Nesilleri İnşa Edebildik mi?
Sosyal depremler, eğitimde değer kaybı ve nesil inşası üzerinden toplumun ahlaki ve manevi dönüşüm sorunu ele alınıyor.
Üç yıl önce Kahramanmaraş merkezli, büyük bir deprem yaşamıştık. Geçtiğimiz ay Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okullarda yaşanan elim hadiseler de ruhumuzda büyük bir deprem etkisi gösterdi. Hadiselerden sonra çok şey yazıldı, söylendi; tartışmalar meselenin farklı boyutları üzerine hâlen devam ediyor ve etmelidir de. Zira çocuk yaştaki kişilerin faili olduğu bu faciaları, bizi bekleyen daha büyük sosyal depremlerin habercileri olarak okumalıyız.
6 Şubat depremlerinden sonra yapılan hasar tespit çalışmalarından sonra yaşadığımız felâketin büyüklüğü ortaya çıkınca ona "asrın felâketi" demiştik. Devletimiz ve milletimiz, bütün imkânlarını seferber ederek büyük bir iradeyle yıkılan şehirleri yeniden inşa etti, yaraları kısa sürede sardı. Binalar, yollar ve köprüler yeniden şekillendi; mahalleler, köyler sıfırdan kuruldu.
Bu büyük yıkım bize şu gerçeği çok acı bir şekilde hatırlattı: Zemini sağlam olmayan bir bina, en modern usullerle inşa edilse bile ayakta kalamaz. Buna mukabil, zemini güçlü olan bir yapı, eski de olsa sarsıntılardan daha az etkilenir, ayakta kalır.
TOPLUMSAL YIKIM VE NESİL KRİZİ
Biz bu büyük âfetle binalarımızı doğru zemine, sağlam temeller üzerine inşa etmenin kıymetini anladık; peki ya şimdi? Yaşadığımız bu sosyal depremler bize ne anlatıyor? Hangi ihmallerimizi yüzümüze çarpıyor? Görmezden geldiğimiz hangi manevi fay hatlarını gün yüzüne çıkarıyor?
Yitirdiğimiz canların acısını kalbimize gömerek yıkılan şehirleri birkaç yılda yeniden inşa edebildik; peki ya ruhu enkaz altında kalmış, istikbalimiz olan neslimizin uğradığı yıkım ve tahribatı kaç yılda ve nasıl onaracağız?
Bugün okullarımızdan yükselen şiddet çığlıkları, adliyelere yığılan dava dosyaları, sanal ve gerçek sokaklarda kol gezen ahlakî yozlaşma; muhafaza edemediğimiz, kaybettiğimiz değerlerimizin bize birer faturasıdır.
Bu faturaların temelinde, modern zamanın ebeveynleri olarak evlatlarımızı "ÖSYM derecelerine", "prestijli mesleklere" ve "lüks yaşam standartlarına" kurban etmemiz yatıyor.
Kendi zamanında yaşayamadığı eksiklikleri, gerçekleştiremediği hayalleri evladı üzerinden ikame etmeye çalışan, çocuğunu bir "emanet" olarak değil, kendi ihtiraslarını tatmin edeceği bir "proje" olarak kodlayan bir ebeveyn kuşağıyla karşı karşıyayız.
EĞİTİMDE ŞAHSİYET ODAKLI DÖNÜŞÜM
İffet, edep, hayâ, insaf, ihsan, vicdan, şefkat, merhamet, sabır, metanet ve diğerkâmlık gibi bir nesli insan kılan değerlerden uzak kalmış; yalnızca "test çözme makinesi"ne dönüştürülmüş bu nesil, pimi çekilmiş bir el bombası gibi toplumun ortasına bırakılmıştır.
Meseleyi sadece rakamlara ve hukuki metinlere indirgemek de bir başka yapısal sorunumuzdur.
Modern hukuk sistemi, ferdin haklarını korumaya odaklansa da toplumun dokusunu bir arada tutan sorumluluk bilincini ıskalamaktadır. Haklarımızı savunurken birbirimize karşı olan sorumluluklarımızı unutmak, hukuk devletini bir "mevzuat yığınına" dönüştürür. Oysa gerçek adalet, hukuki metinlerin ötesinde, ahlâkî bir mutabakatı gerektirir. Bizler "hak" kelimesini sadece talep edilen bir şey olarak anlıyoruz; oysa hak, aynı zamanda yerine getirilmesi gereken bir borçtur.
Son yıllarda nüfus artışımızda ciddi bir azalma var. Nüfusumuzun artması gerektiği sıkça gündemimizde. Ancak nüfusun sayısı ile uğraşırken asıl noktayı sürekli ihmal ediyoruz: Gelecek nesiller hangi ruhla gelecek?
Türkiye, tarihî mirası gereği İslam âleminin karakolu, mazlum coğrafyaların umududur. Ancak bir karakolun gücü, sadece duvarlarının sağlamlığı veya içindeki silahların teknolojisiyle değil, içindeki muhafızların sadakati ve ahlâkıyla da ölçülür.
Çin Seddi gibi aşılmaz yapılar inşa edebilirsiniz; fakat kapılara diktiğiniz muhafızlarda ahlâk yoksa az bir menfaat uğruna kapılar düşmana açılır, kale içeriden fethedilir.
Eğer bir toplum kendi değerlerine yabancılaşmış ise o kalabalık bir güç değil, ancak bir yük ifade eder.
Bugün İslam âlemi bizden sadece askerî ve iktisadi bir güç olmamızı beklemiyor; küresel buhranlara karşı yeni bir fikrî paradigma ve şahsiyet modeli bekliyor.
Eğer bu "sosyal depremden" sağ çıkmak ve tarihi misyonumuzu bihakkın yerine getirmek istiyorsak geleceğimiz olan neslimiz ve sosyal dokumuz değişmeyen gündemimiz olmalıdır.
Eğitim müfredatımız "test" odaklılıktan "şahsiyet" odaklılığa evrilmelidir. Sınav stresi altında ezilen gençliğe "varoluş gayeleri" aşılanmalı, milli bir mefkûre sahibi olmaları sağlanmalıdır. Gençlerin enerjisini doğru yönde kullanmalarını sağlayacak sanat, zanaat ve üretim odaklı alanlar oluşturulmalıdır. Toprağa basmayan, alın teri bilmeyen, el emeği vermemiş nesillerden "merhamet, sabır, tahammül, kadirşinaslık" beklemek hayalperestliktir.
DİJİTAL İÇERİKLERİN TOPLUMSAL ETKİSİ
Çocukların ruh sağlığını korumak adına dijital platformlarda üretilen içerikler bir "milli güvenlik" meselesi olarak görülmeli, uzman kişilerden oluşan kurullar içeriklere müdahale edebilmelidir.
Küresel şirketlerin kölesi olmuş, dikkati dağınık, haz odaklı bir nesil, dijital dünyanın insafına terk edilemez. Zihinler, işgal edilmeye en açık kalelerdir.
Boşanma ve şiddet gibi toplumsal meseleler adliye kapısına gelmeden önce, manevi rehberlik birimlerince ele alınmalıdır. Sadece hukuki bir arabuluculuk değil, ailenin içindeki sorunlara manevi boyutta rehberlik edebilecek, çocuğu korumaya alacak bir ara katman inşa edilmelidir.
SORUMLULUK BİLİNCİ VE DEVLET TOPLUM İLİŞKİSİ
Elbette sorunlarımıza çözümler bunlarla sınırlı değildir. Bunlar sadece örnek olabilir. Ancak şu hususu gözden kaçırmamak gerekir:
Her şeyi siyasetten beklemek, her sorunu siyasî bir eleştiriyle çözmeye çalışmak, asıl sorumluluğu yani "kendimizi ıslah etme" sorumluluğunu perdelemekten başka bir işe yaramaz. Devleti oluşturanlar, o kurumlarda oturanlar, o kanunları yazanlar da nihayetinde bizim içimizden çıkan, bizim değerlerimizle yetişen insanlardır. Devlet, aslında toplumun aynasıdır. Eğer aynadaki suretimiz bozuksa, aynayı kırmakla bir yere varamayız; suretimizi, yani kendimizi düzeltmek zorundayız.
Bizler ailede merhameti, komşulukta vefayı, ticarette dürüstlüğü, eğitimde irfanı kaybettiğimizde; devletin sadece kolluk kuvvetiyle veya kanunlarla toplumu "adam etmesini" beklemek bir yanılgıdır. Her şeyi devletten beklemek, acziyetin bir ifadesidir. Bizim görevimiz; siyasetin yapacağı bir reformu beklemekten ziyade, her bir ferdin kendi hanesinde, kendi gönlünde o reformu başlatmasıdır.
İNSANI İNŞA EDEN TOPLUM ANLAYIŞI
Velhasıl, bugün yaşadığımız sosyal patlamaların kökeninde insanı maddeden ibaret gören ruhsuz yaklaşımlar yatmaktadır. Eğer insanın fıtrat ve ruh sağlığını muhafaza edemezseniz; elinizde kalan binlerce bina, sadece görkemli birer enkazdan ibaret kalacaktır.
Muhafazakârlık, sadece ecdadın hatırasına sahip çıkmak olmamalıdır. İnsanı koruyan, onaran ve yaşatan “muhafaza-nâs”lık olmalıdır.
Nihai hakikat şudur ki; âlemin nizamı, insanın inşasıdır. İnsanı kaybeden, her şeyi kaybeder; insanı kazanan, ebedi olanı kazanır.
Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!