Mustafa Dayhan Bey’den Hayat ve Maneviyat Üzerine Tavsiyeler

Altınoluk Dergisi'nin gerçekleştirdiği bu röportajda, Mustafa Dayhan Bey’in çocukluk hatıralarından aile büyüklerinin ibretlik hayatlarına, maneviyatla yoğrulmuş bir ömürden toplum hizmetine uzanan bir yolculuğa dair derinlemesine bir bakış açısı bulacaksınız.

Mustafa Dayhan Bey ile gerçekleştirdiğimiz bu samimi sohbette, hayatın zorlukları karşısında nasıl ayakta kalınır, manevi dünyamızı nasıl güçlendirebiliriz sorularına içten ve yol gösterici cevaplar bulacaksınız.

MUSTAFA DAYHAN BEY İLE...

Altınoluk Dergisi: Efendim, sohbetimize başlamadan önce okuyucularımızın sizleri tanıması için bizlere hayat hikayenizi anlatabilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn vessalâtu vesselâmu alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmaîn.

Efendim bendeniz, 9 Mayıs 1944’te İzmir’de dünyaya gelmişim. O zaman Türk mahalleleri İzmir’in yukarısında İkiçeşmelik kısmındaydı; burada doğmuşum. Ağabeyim merhum Hasan Dayhan (1940), bendeniz ve kız kardeşim (1948) olmak üzere üç kardeştik.

1950’li yıllarda, çocukluk devrimizde, her ne kadar Demokrat Parti hükümete gelmişse de henüz iktidar olamadığından yasaklar devam ediyordu. Ben o zaman 4-5 yaşlarımdayım. Kur'an-ı Kerim’i biraz özürlü olan bir hoca hanımdan öğrendim. Rahmetli annemle de evde Kur’an-ı Kerim çalışır, beraber talimler yapardık. Annem, akşam namazı sonrası, Haşir suresinin son üç ayetini, yatsı namazı sonrası da Bakara suresinin son iki ayetini kendine has makamıyla, sesli olarak okurdu. Ben de bu şekilde ezberlemiştim. Bazen de coşar, ilahiler söylerdi. Evimizde misafir eksik olmazdı. Onların bir kısmı yatıya kalırlardı. Bazen kapıyı kapatırlar, içeride zikre otururlardı. Annem de kapının dışında o zikre iştirak ederdi.

Bunların yanında ben Kur’an okumasını esas bu hoca hanımda öğrendim. Hoca hanımın oturduğu ev yukarı mahalledeydi. Annem bana derdi ki “Oğlum hoca hanımın kapısını çalmadan önce arkana bir dön bak! Eğer seni takip eden varsa kapıyı çalmadan, (geldiğin yoldan değil) üst mahalleden eve geri dön.” derdi. Bu şekilde Kur’an-ı Kerim’i öğrendim.

Daha sonra İkiçeşmelik Camii’nde Kur’an-ı Kerim kursu açıldı. Burada devam ettim. Bir gün yine böyle camide okurken herkesin önünde elifba, fakirin önünde Kur'an-ı Kerim olduğu halde karakoldan polisler geldi. İkiçeşmelik Polis Karakolu yakınımızdaydı. Ne kadar talebe varsa hepsini karakola götürdüler. Ama burası kendi mahallem olduğu için ben kaçtım. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i böyle şartlar altında öğrendik.

1953’e kadar biz İkiçeşmelik muhitinde kaldık. 1953’ten sonra Alsancak’a geldik. Alsancak’ta Orta 1 ve Orta 2. sınıflarını okudum. Ama o günkü öğretmenlerin içerisinde böyle hakikaten çok ters insanlar vardı. Mesela namaz kılanları “gerici”, “yobaz” olarak yaftalarlardı. Öğretmenlerin bu tavrı soğuttu. Ben Orta 2.sınıftan sonra ayrıldım. Ayrıldıktan sonra da babam marangoz olduğu için beni hırdavat işine verdi. Hırdavat işini öğrendim. Sonra da babam hırdavat dükkânı açtı. 1961-62 yıllarında bu dükkânda çalışmaya başladık.

A.: Babanız merhum Ahmed Dayhan Amca, Sami Efendimizin İzmir vekillerindendi. Bize kendisinden bahsedebilir misiniz?

M.D.: Merhum babam Ahmed Dayhan, 1912 senesinde Konya’da doğmuş. 1930’lu yıllarda İzmir’e gelmiş. Mesleği marangozdu. Konya’da Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar var. Babam marangoz olarak Almanların fabrikasında çalışmış. O zamanlar mesai babamın anlattığına göre sabah güneş doğunca başlar, akşam güneş batınca bitermiş. Kazandığı para da günlük ancak bir somun ekmek almaya yetermiş. Hatta Konya’da genelde tandır ekmeği yapılır. Bir kez fırından taş gibi sepsert çıkar, günlerce yenilir bitmek bilmez, suya batırılarak yumuşatılır öyle yenirdi. Babam: “Oğlum, bazen olur gider çarşıdan ekmek alır (o şehir ekmeğini) tandır ekmeğine katık yapar yerdik” diye anlatırdı. İzmir’e göç edene kadar bu böyle devam etmiş, gitmiş.

Babamın hayalinde seri imalat yapmak, fabrikasyon işler var. Bu hayalini gerçekleştirmek için İzmir’e gelmiş.

İzmir’de muhtelif fabrikalarda çalışmış, çok başarılı olmuş. Bir fabrika almış, fabrika yanmış. Sonra ikinci bir fabrika kurmuş. Fabrikayı kereste ile doldurmuş, tam çalışmaya başlayacakken seferberlik ilan edilmiş. Babamı da askere çağırmışlar. İzmir’e döndüğünde bakmış ki ne fabrikada kereste ne de evde yakacak odun kalmış. Velhasıl böyle talihsizlikler içinde yılmamış, her seferinde yeniden, sıfırdan başlamış.

O yıllarda askeriyenin at arabasına ihtiyacı var, dokuma tezgâhına ihtiyacı var. Onları yapmış, askeriyeye çalışmış.

Babam, o zamanlar Kurmay Başkanı olan Ragıp Gümüşpala ile çok samimiydiler. Daha sonra bu zat Genelkurmay Başkanlığı yaptı ve emekli olduktan sonra Adalet Partisini kurdu. Bir gün babam, Ragıp Gümüşpala’yı ziyarete gittiğinde odanın içinde iki üç kişi oturuyorlarmış. Ragıp Gümüşpala babama:

“- Bak Konyalı Ahmed! Sen buraya elini kolunu sallayarak giriyorsun. Biz senin bütün sülâleni araştırdık ve seni biliyoruz.” demiş.

Babam Marangozlar Derneği kuruluşunda bulundu. Orada başkanlık da yaptı. Dolayısıyla eve geç gelirdi. Sohbetleri de olurdu. Çocukluğumuzda biz babamızı pek göremezdik. Daha çok annemizle vakit geçirirdik.

Babam hem maddi yönüyle hem manevi yönüyle karşı taraftan bakıldığında sessiz gözüken fakat çok azimli, hedefine de ağır adımlarla ve mutlaka ulaşmak üzere giden gayretli bir insandı. Buna misal olmak üzere bir hatırasını anlatayım:

O zamanlar muamele vergisi diye bir vergi var. Babama arkadaşları diyorlar ki: “Ahmet Abi, Ankara’ya gidelim biz bunu anlatalım.” Marangozlar Derneği kurmuşlar ya. İnsanları nasıl çalıştıracağız, sanayiyi nasıl geliştireceğiz bunları kendi aralarında konuşuyorlar. O devrin bürokratlarının çoğu Cumhuriyet Halk Partili. Oraya gitmek için önce CHP il başkanından izin almak lazım, bu izinden sonra Ankara’da görüşülecek kişiden randevu almak lazım. Babam bunu bildiği için “Ben gitmem.” diyerek arkadaşlarının bu teklifini reddediyor.

Sonra bir akşam babam Odunkapı Camii’ne akşam namazına gidiyor. Camide Mustafa Hilmi Efendi Hazretleri var. Benim bildiğim kadarıyla bu zat Esad Efendimizle irtibatı olan bir hadis âlimi ve Gümüşhanevî Dergâhı postnişini. Babam Sami Efendimize intisap etmeden önce bu zata intisaplıymış. Hilmi Efendi’nin Odunkapı Camii’ne varınca namazı kılacak ama cemaate yetişememiş. Arka tarafta namaz kılıyor. Babam namazını bitirmiş. Kalkıp arkasını dönünce bakmış Hilmi Efendi onu bekliyor. Hilmi Efendi babama demiş ki:

“- Bak Ahmed Efendi, sen Ankara’ya git! İnşallah bu meselede Rabbimiz size yardım edecek ve inşallah hayırlı neticelerle dönersin.” Öyle deyince teslimiyet var ya işte. Babam “Peki efendim.” demiş. Ertesi gün arkadaşlarına “Ben Ankara’ya gitmeye karar verdim.” demiş. “Tamam.” demişler. Trene binmişler. Trende tesadüf CHP il başkanı da varmış. Arkadaşları babama “Gel Ahmet Abi gidelim bir konuşalım.” demişler. Babam “Hayır ben onlarla konuşmam.” demiş.

Akşamleyin Ankara’ya varmışlar. Babam hemen Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyarete gitmiş. Kendisi hep öyle söylerdi. “Gittiğiniz yerde o beldenin manevi sahiplerinin kabrine mutlaka gidin, fatihalar, ihlaslar okuyun.” derdi.

Camiye varınca o sırada orada bulunan köpeklerden dolayı babam biraz korkmuş. Bu esnada yanına bir zat yanaşmış. “Gel, beraber ziyaret edelim.” demiş ve birlikte Hacı Bayram--ı Veli Hazretlerini ziyaret edip duada bulunmuşlar.  Babam, bu vergi meselesiyle ilgili hayırlı neticeler almak için çok dua etmiş. Sonra camiye girip namaz kılmışlar. Namazdan sonra o zat babamın elinden tutarak:

“- Oğlum, evliyaullah hazerâtı sizin o işinizi hallettiler.” demiş. Babam şaşırıp kalmış. O zat hemen sırtını dönerek yanından ayrılmış.

Ertesi gün bakanlığa gitmişler. O zamanlar Maliye Bakanı Ferit Melen. Kolay olmamasına rağmen randevuyu almışlar ve kapılar önlerinde bir bir açılmış. Sonunda bakan, babam ve arkadaşlarını içeri almış ve konuşmaya başlamışlar. Babam Ferit Melen’e şöyle demiş:

“- Efendim, bu kanun öyle bir kanun ki bizim kazancımız bu vergiyi ödemeye yetmiyor.” Bunun üzerine Ferit Melen:

“- Peki, sen ne öneriyorsun? Alternatifin ne?” diye sormuş. Babam:

“- Efendim, kazandığımız paradan size yüzde yirmi vergi ödeyelim. Vergi ödemezsek devlet nasıl yaşayacak?” demiş.

Bu sözler Ferit Melen’in çok hoşuna gitmiş. O esnada zile basarak bu vergi kanununu hazırlayan kişileri içeri çağırmış ve babama “Bana anlattıklarını bunlara da anlat!” demiş.

Babam dönüp onlara da durumu anlatmış. Bunun üzerine Ferit Melen o memurlara dönerek:

“- Yazıklar olsun size! Bu adam ilkokul mezunu, sizler ise şu şu okullardan mezunsunuz ama bu adamın anlattığı gibi bana anlatamadınız. Çıkın gidin buradan!” demiş. Sonra babama dönüp:

“- Tamam, ben bu kanunu düzelteceğim.” diye eklemiş.

Babam da saf, temiz bir insan olduğu için:

“- Efendim, ben bu şekilde dönersem İzmir’e beni almazlar. Sizin karar verip Resmî Gazete’de yayımlamanız, benim de o gazeteyi alıp gitmem gerekir.” demiş. Ferit Melen:

“- Maşallah!” diyerek şaşırmış ve “Yani bu nasıl olur, Resmî Gazete’de yayımlanacak diyorsun.” diye karşılık vermiş. Babam da:

“- Siz isterseniz olur efendim.” demiş. Ferit Melen bir müddet durup:

“- Peki öyleyse, yarın gel, Resmî Gazete’yi al.” demiş.

Babam, “Hakikaten ertesi gün gittiğimde Resmî Gazete’yi elime verdiler ve bu muamele vergisi böylece kalktı.” diye anlatırdı.

Babam sevinçle İzmir’e dönünce doğruca Hilmi Efendi’ye gitmiş. Hilmi Efendi, babamı tebessümle karşılamış ve onu tebrik etmiş. Sonra da:

“- Ahmet Efendi, gördün mü? Sen gidince bu iş halloldu.” demiş ve eklemiş “Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin türbesinde senin yanında dua eden arkadaşın biraz önce buradaydı. Eğer biraz daha erken gelseydin kapıda onunla karşılaşacaktın.”

İzmir Yüksek İslam Enstitüsünün açılışında da babamın buna benzer bir hatırası var. Müsaadenizle onu da arz edeyim:

İzmir’de Yüksek İslam Enstitüsü yoktu ve bu işi Kestane Pazarı derneği üstlenmişti. Bu derneğin başkanı Ali Rıza Güven’di.  Babam da o zaman Kestane Pazarı derneğindeydi. Dernektekiler, “Önümüzdeki sene Ahmet Tatari’nin eski, tarihi bir binası var, orada Yüksek İslam Enstitüsü'nü açalım.” diye karar veriyorlar. Dernekte “Olur, olmaz” tartışmaları sürerken babam, “Biz bu sene bunu açacağız.” diyerek ısrarcı olmuş.

Dernek başkanı Ali Rıza Güven’in o zaman başbakan olan Süleyman Demirel ile samimiyeti varmış. Onun vasıtasıyla randevu alıp Ankara’ya gitmişler. Süleyman Demirel’e durumu anlatıp “Efendim, biz böyle bir enstitü açmak istiyoruz.” demişler. Demirel de:

“- Tamam, aşağıya Milli Eğitim’e inip söyleyin, hemen çalışmalarını yapsınlar.” karşılığını vermiş.

Aşağıya inip Milli Eğitim’e gitmişler. Ancak Milli Eğitim’deki genel müdür, “Hükûmetin böyle bir kararı yok, böyle bir şey mümkün değil, olamaz.” demiş. Bir sonuç alamayınca tekrar yukarı çıkmışlar, Demirel kendilerini tekrar içeri kabul etmiş. Durumu Demirel’e izah edince Demirel, Milli Eğitim’e telefonu edip:

“- Biz hükûmet olarak gerekli kararı aldık. Ne gerekiyorsa onu yapın!” diye talimat vermiş. Ardından onlara dönüp “Hadi bakalım, hoca ismi verin.” demiş. Babam, “Hiçbirimiz hoca ismi veremedik, işte bu konuda zorlandık.” diye anlatırdı. Sonrasında aşağı inmişler ve gerekenler yapılmış.

Kaldıkları otelden ayrıldıkları esnada, Ali Rıza Güven, babamı, kaldığı odanın ücretini öderken görmüş ve hemen yanına gelip “Ahmed Abi, napıyorsun?! Otelin ücretini derneğin kasasından karşılayacağız.” demiş. Babam buna razı olmamış ve “Ben derneğin parasıyla kalmam, kendim vereceğim.” demiş ve kendi otel parasını ödemiş. Babam bunu bize dernek ve vakıf işlerinde nasıl hassasiyetle davranılması gerektiğine dair örnek olarak anlatırdı.

İzmir’e dönmüşler. Babam, “Yüksek İslam Enstitüsünün o yıl açılmasına fakir vesile oldu.” derdi. Süleyman Demirel’in de katıldığı bir törenle İzmir Yüksek İslam Enstitüsü açılmış.

A.: Babanızın Lâdikli Hacı Ahmed Ağa ile tanışıklığı olmuş mu?

M.D.: Evet olmuş. Ama müsaadenizle Lâdikli Hacı Ahmed Amca’dan bahsetmeden önce annemin babası Ahmet Tahir dedemden bahsetmek isterim. Çünkü Lâdikli Ahmed Amca’nın sevdiği bir kimseymiş.  

Ahmet Tahir dedem I. Cihan Harbi’nde Bağdat cephesinde savaşmış bir gaziydi. O savaş yıllarında çektikleri zorlukları anlatırken “O kadar büyük bir susuzluk çektik ki arkadaşlarım at nalının bastığı yerde biriken suyu içtiler. Ben içmedim.” derdi.

Dedem, 1917 Yılı’nda İngilizler tarafından esir alınarak Hindistan’ın Nowgong kasabasındaki Üserâ Karargâhına götürülen piyade taburunun neferlerindenmiş. Burada üç yıl esir kalmış. 700 kişilik taburdan üç yıl sonra ancak 70 kadar asker memleketine dönebilmiş. Dedem de bu gazilerden birisiydi.

Dedemin taburu esir düşmeden bir gün önceki gece dedem rüya görmüş. Sabah siper arkadaşlarına “Allahu a’lem biz bugün İngilizler’e esir olacağız.” demiş. Bu kulaktan kulağa yayılınca komutana haber vermişler. Komutan dedemi çağırıp “Tahir Efendi nasıl bir rüya gördün?” diye sormuş. Dedem rüyasını anlatmış. “Peki sen bunu nasıl yorumladın?” diye sorunca “Efendim Allahu a’lem galiba biz bugün İngilizler’e esir düşeceğiz. Ben öyle yorumladım.” demiş ve hakikaten öğlen vakti İngilizlere esir düşmüşler. 

Dedemin esaretiyle ilgili olarak anlattıklarından aklımda kalan; “Bizi gemiyle bir adaya götürdüler.” derdi. “Kaçanlar oldu ama her taraf deniz olduğu için kaçanlar gerisin geri döndü.” diye anlatırdı.

Esir kampında askerlere zorla diz hizasında kısa kıyafet giydirilmiş. Dedem giymemiş. Belden ayağa uzayan elbisesiyle beş vakit namazını eda etmek için sömürge subaylarıyla görüşmüş ve onları ikna etmiş.

İngilizlerin bazı esirleri ilaçlı sudan geçirerek kör ettiklerini okudunuz mu? Dedem “O insanların gözlerini kör ettiler!” diyerek bize onları anlatırdı. Bugün tarihi vesikalarda çeşitli anlatımlar var. Ermeniler araya tercüman olarak giriyor, Türklerin söylemediği şeyleri İngilizlere aktarıyor ve İngilizleri ikna ediyorlar. Esirleri o ilaçlı suya sokuyorlar ve o insanların hepsinin gözü kör oluyor. Sonra bu körlük meselesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelmiş ama maalesef o zamanlar üstünü kapatmışlar. O insanlar o körlükle kalmışlar. Bu bilgiler bugün pek çok araştırmayla da ortaya kondu.

Dedem bize o savaş yıllarını anlatırdı. Ben, “Dede, süngü savaşını nasıl yapıyordunuz?” diye sorardım ama pek anlatmak istemezdi. Çocuk aklıyla, “Dede, düşmanın altından girip üstünden mi çıkıyordun? ‘Allah Allah’ mı, ‘Allahu Ekber’ mi diyordunuz?” diye sorduğumda rahmetli dedem önce bir ağlar, sonra da şöyle derdi:

“- Oğlum, Allah bize gösterdi, size göstermesin. Komutan başa geçer, süngüyü silaha takar, havaya kaldırır ‘Evlatlar, analarınız sizi bugün için doğurdu. Allah Allah, ileri!’ dediği an, bir ‘Allah Allah!’ sedası kopardı ki komutan emri geri alsa bile asker artık duramaz. Giderdik. İlk defa insan öldürmek çok zor olur.” diye anlatırdı. Şöyle bir anısını da anlatırdı:

“- Cephede arkadaş kafiri yere yatırmış, süngüyü basmaya çalışıyor ama kâfir de süngüyü tutuyor. Cebelleşiyorlar. Biz uzaktan ‘Tetiğe bas, tetiğe bas!’ diye bağırdık. O zamanlar mermi çok kıymetli. Tetiğe bastığı an süngü hart diye gavurun göğsüne girdi ve o şekilde öldü.” derdi.

Dedem bu savaşları görmüştü ve bize “Bak oğlum, savaşlar olmasa insanlar birbirini yer.” derdi. Şimdi hatırlıyoruz, ne kadar doğru bir söz.

Dedemin bir de baytarlığı vardı ama bu fahri bir baytarlıktı. Kimseden para almadan yaparmış. Mesela doğum yapamayan bir ineğe yardıma gidermiş. Hayvan ters gelmişse, onu anne rahminde –o günün şartlarını düşünün– çevirir, doğumu yaptırır, işini bitirir ve evine dönermiş. Allah gani gani rahmet eylesin, babacan, iri kemikli bir adamdı. O, aklıma gelince bunları da anlatmak istedim.

Dedem, dört kız bir oğlan olmak üzere beş evlada sahipti. “Ben dört kızımın hepsini yetimlere vereceğim.” demiş ve vermiş. O kızlardan biri de benim annemdir. Dedem Konya’da manda alır satardı. Yaşlı olmasına rağmen kimseye muhtaç olmadan ekmek parasını kazanırdı.  Dedem esirken bir öksürüğe yakalanmış ve o öksürükle geri geldi. Öksürmeye başladığı zaman da morarırdı mübarek.

Dedem Konya’da iken hastalanıyor. Hasta yatağında yatarken Lâdikli Hacı Ahmed Amca dedemi ziyarete gelmiş. Babam aşağıya inip kendisini kapıda karşılamış. Birlikte yukarı çıkmışlar. Babam, dedeme:

“- Baba bak, Lâdikli Hacı Ahmed Amca seni ziyarete geldi.” demiş. Dedem:

“- Allahu Ekber! Uzun zamandır seni görmek istiyordum, şimdiye mi nasip oldu?” demiş. Yataktan doğrulmak istemiş. Lâdikli Hacı Ahmed Amca “Ben seni ziyarete geldim, rahatına bak, huzurlu ol.” demiş.

Sohbet ettikten sonra, Lâdikli Amca “Ben müsaade alayım, ziyaretim burada bitti.” demiş ve babamla aşağı inmişler. Aşağıya indiklerinde Lâdikli Amca babama:

“- Bak Ahmed Efendi, kayınpederin ayağa kalkacak ve iyi olacak. ‘Beni İzmir'e götürün.’ derse götüreceksiniz, demezse götürmeyeceksiniz. Hadi ben şimdi gideyim, beni manen çağırırlar.” demiş ve gitmiş. O gün akşam dedem vefat ediyor. Ertesi gün Lâdikli Hacı Amca babamın yanına gelip:

“- Bak Ahmed Efendi, bana görev verdiler. ‘Git, Ahmed Efendi’ye söyle, kayınpederi Tahir Efendi burada kalacak.’ dediler. Şimdi ben geldim, size söyledim, görevimi yaptım. Tahir Efendi buraya defnedilecek.  Benim çarşıda alacaklarım var, beni çağırabilirler, cenaze namazında bulunamayacağım. Hepinizin başı sağ olsun!” demiş ve gitmiş.

Lâdikli Amca’nın son zamanlarında babamla arası çok iyiydi. Hastanede yatarken babama “Ahmed evladım, hastaneden çıkar çıkmaz senin evine misafirliğe geleceğim.” demiş ama ömrü vefa etmedi ve gelemedi.

Elhamdülillah anne tarafımın da böyle maneviyat ehli kimselerle ünsiyet vardı. Bu ünsiyet vesilesiyle İzmir’e gelen hocalar, maneviyat ehli kimseler evimizde misafir kalırdı.

Efendim babanız merhum Hacı Ahmed Dayhan Amcanın Sami Efendimizle tanışma hikayesini anlatabilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Merhum kayınpederim Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi, 1947-1950 arasında İzmir Foça’da asker olarak bulunurken İzmir’de bazı kimselerle tanışıyor. Bunlardan biri de Tayfur Koyuncuoğlu.

Tayfur Koyuncuoğlu Amca gömlekçilik yaparak geçimini sağlayan eski bir ihvanımızdı. O kadar ki Sami Efendimizin Suriye’ye hicretlerinde ailesini de alıp Suriye’ye gitmiş bir kimseydi. Babam, Tayfur Amca’nın hem annesinin hem de babasının manevi halleri açık insanlar olduğunu söylerdi.

Tayfur Amca ile babam arkadaştılar. Babam, Tayfur Amca vesilesiyle Tahir Büyükkörükçü ile tanışmış. Babamın intisaplı olduğu Mustafa Hilmi Efendi, 1940’ta vefat edince babam da bir boşluğa düşüyor. Tahir Büyükkörükçü Hoca da malum Sami Efendimize intisaplı olduğu için İzmir’e geldikçe etrafındaki insanlara Sami Efendimizi anlatıyor. Hatta Tahir Hoca zaman zaman “İzmirlilerin Sami Efendi Hazretleriyle tanışmasına ben vesile oldum.” derdi. Babam da Tahir Hoca vasıtasıyla Sami Efendimizi tanımış ve O’na intisap etmiş.

Babamın Sami Efendimize intisabından sonra Sami Efendimiz İzmir’e geldiklerinde 1953’e kadar bizim İkiçeşmelik’teki evimizde misafir oldu. O zamanlar ihvan çok azdı ama çok da ihlaslılardı.

Biz 1953’te Alsancak’a geldik. Babam orada iki katlı bir ev yapmıştı. Sami Efendimiz 1953’ten Medine’ye hicretlerine kadar İzmir’i teşrif ettiklerinde bizim bu evimizde misafir oldular. Musa Efendimiz de vefatlarına kadar İzmir’i teşriflerinde fakirhanemizde misafir oldular. Muhterem Osman Efendimizin de birkaç kere teşrifleri nasip oldu elhamdüllilah.

Biz, bir evde misafir olma âdâbını; mesela ev sahibi ile nasıl diyalog kurulur, misafir olunan evde nasıl yemek yenilir, lavaboya nasıl gidilir, nasıl abdest alınır, bunların inceliklerini muhterem Üstazlarımızın bu ziyaretleri vesilesiyle bizzat talim eyledik.

Sami Efendimizin ilk geldiği zamanlar ders kontrolü için evimizin çatı katında toplanılırdı. Efendi Hazretleri ders kontrolü yapar, sonra İstanbul’a dönerdi. O gittikten sonra şimdiki gibi haftalık sohbetler olmazdı. Herkes aldığı manevi dersle, zikrullah ile meşgul olurdu.

O zamanlar Konya’da meşhur hafızlardan Kağnıcı Hafız Ahmet Abi vardı. Kıraatı düzgün, mevlithan bir zattı. Onun siyah bir chevroleti vardı. Sami Efendimizi İzmir’e o getirirdi. Bir gelişinde, Alsancak Talatpaşa’daki evimizi bulamamışlar. Üstadımız “Beni arabadan indirin.” buyurmuş. Üstadımız araban inince yürüyerek bizim evin önüne gelmiş, araba da arkasından takip etmiş. O günler tabii çok tatlıydı. Bu anlattıklarım 1953’ten Dr. Dursun Abinin İzmir’e gelişine kadar olanlar.

Bir müddet sonra Dursun Abimiz doktor binbaşı olarak İzmir’e geldi. Recep Pekdüz Amcanın anlattığına göre 1958’de bizim evimizde beş kişiyle sohbetlere başlamışlar: Babam, amcam, Dr. Dursun Abi, Recep Pekdüz ve Sıtkı Şenbabaoğlu Bey amca.

Daha sonra İhvanın sayısı artınca sohbetler Dursun Abinin evine taşmaya başladı. Daha sonra da rahmetli perdeci Erdal Sezen Abimizin evinde sohbetler olmaya başladı ve ihvan kalabalıklaştı.

O zamanlar sohbetlerde okumak için kitap yoktu. Sami Efendi Hazretleri’nin eseri olan “Musâhâbeler”in basılması düşünülüyor, fakat kendisi Arap harfleriyle basılmasında ısrar ediyor. Dursun Abi de “Efendim, eğer Arap harfleriyle basarsanız ihvan bundan istifade edemez. Biz bunları yeni harflerle bastıralım. Çok istifade edilir.” diyor. Sami Efendimiz “Çok istifade ederler mi?” deyince Dr. Dursun Abi, “Evet ederler efendim.” demiş ve Sami Efendimiz yeni harflerle basılmasına razı olmuş. Dr. Dursun Abi, “Latin harfleriyle basılmasına fakir vesile oldum.” derdi. O kısıtlı imkânlarla “Musâhâbeler” basıldı ve sohbetlerde okunmaya başlandı.

***

Vitir Namazlarının da Kazası Gerekir

İzmir’de tren vagon tevzi bürosu başkanı Sıtkı Şenbabaoğlu vardı. Onun yanında Telgrafçı Recep Pekdüz Amca vardı. Recep Amcanın Sami Efendimizle olan bir hatırasını nakledeyim:

Recep Amcanın babası Gümüşhanevî dergâhına mensuptu. Fakat kendisi bir yere intisaplı değildi. Recep Amca da bir tarikata intisap etmek istiyormuş. Bir gün Sıtkı Şenbabaoğlu vesileyle Recep Amca babamla tanışıyor. Recep Amca babasına “Ben İzmir’de bazı kimselerle tanıştım, Sami Efendi isminde bir zattan bahsediyorlar. Bu zata tâbi olmak istiyorum.” demiş. Babası da “Aman oğlum dikkat et! Ortalık çok kötü.” gibi nasihatlerde bulunmuş.

Recep Amcanın babası, İzmir’e gelince babamla tanışmışlar. Babamdan çok memnun kalmış ve O’na “Oğlum Recep, Sami Efendi’den ders almak istiyor, Sami Efendi İzmir’e gelince inşallah O’na ders aldıralım.” demiş. Babam da “O’nu listenin başına yazdım, inşallah Sami Efendimiz gelince ona da ders alacağız.” demiş.

Sami Efendimiz İzmir’e gelmiş. Babam Recep Amca’ya “Yarın sabah namazını Alsancak Camii'nde kıl, sonra bizim eve gel.” demiş. Recep Amca anlatıyor:

“Namazı kılıp evlerine gittim. Sami Efendi Hazretleri’nin karşısına oturdum. Üstazımız bana yönelik olarak doğrudan:

“- Vitir namazlarının da kazası gerekir.” dedi. Kendi kendime, “Allah Allah!” dedim. “Ben kaza namazlarımın listesini yapmıştım ama vitir namazının kazasını kılmıyordum. Bunu nereden bildi?”  O gün bana dersi talim ettiler. Eve geldim. Akşam oldu uyuduk. Gece rüyamda büyük bir salondayız. Salonda oturacak yer yok, benden başka kimse de yok. Karşımda kırmızı perdeli bir sahne var. Birden salonun perdeleri açıldı, Peygamber Efendimiz aleyhisselatüvesselâm zuhur ettiler, elini uzatıp beni sahneye çektiler. Ve ben uyandım.”

***

Altınoluk: Sami Efendimizin evinize misafir olduğu zamanki hal ve hareketlerinden, sizi nasıl etkilediğinden, daha çok sizin birebir Sami Efendimizle olan hatıralarınızdan bahsedebilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Ben tabii o zamanlar çocuktum. O günlerde çocuklar büyüklerin önünde pek gezmezdi. Bizim çocukluğumuz böyleydi, her şey ciddi bir çerçevede olurdu. Onlar sohbete geldikleri zaman biz uyumuş olurduk. Çocukluk halimizle bu ortamlara pek dahil olmazdık.

Ağabeyim Hasan Dayhan’ın bir anlatımı var: “Babam benim elimden tutar, biz Basmane Garı’na gideriz. Sami Efendimiz Hazretlerini trende karşılar, evimize kadar getiririz.” derdi. Ben tabii küçüğüm, o büyük. Yani 1950’li yıllar. Ben altı yaşımdayım, o on yaşında o zamanlar.

Annem anlatmıştı. Sami Efendi Üstadımız misafir odasında kalıyor. Sabah lavaboya gidince annem toplamak maksadıyla odasına girmiş. Annem babamı çağırarak yer yatağını gösterip “Efendi, bu yatakta bugün hiç yatılmamış, yatak sadece elle buruşturulmuş.” demiş. Sami Efendi Hazretleri’nin durumu buydu.

Hiç unutmuyorum, aklımız başımıza gelmeye başlayınca, bir gün babamla Erenköy’e gittik. Sami Efendi Üstadımıza misafir olduk. Hasbihalden sonra yemek için hazır bir masaya buyur ettiler. Sofrada kendisi bize bizzat elleriyle servis yaptı. Babam utanıp, sıkılıp her ayağa kalkmak istediğinde:

“- Ahmed Efendi, siz benim misafirimsiniz.” diyerek onu oturttu.

***

Askerliğimi Gölcük’te Sakarya denizaltısında 24 ay yaptım. İzinlerimde İstanbul’a Mustafa Alemdar Amcanın dükkânına sık sık giderdim. Bir ziyaretimde Sami Efendi Üstadımız:

“- İhvanımızın çocukları, bizim ihvanımızdır.” buyurdular. Bu söz beni çok mutlu etti.

***

Gençlik devrimizde sohbetlere vaazlara devam ederdik. Mesela Tahir Büyükkörükçü Hoca İzmir’e gelir, vaazlar verirdi. Bir gün Salepçioğlu Camii’nde öğle namazından sonra kürsüye çıktı, ikindi ezanları okunurken hâlâ kürsüdeydi.  O günkü cemaatin aşkını bir düşünün. O zamanlar büyük teypler vardı. Bu vaazları kaydeder, dükkâna gelir, işi gücü bırakır bu bantları çoğaltır ve bütün Türkiye’ye dağıtırdık. Böyle bir havanın içindeydik.

1966’da askerden geldim. 1966 ile 1970 yılları arasında biliyorsunuz MTTB-TMTF kavgaları, sokak hareketleri vardı. O zamanki üniversiteli gençlerle birlikte hareket ettik. Geceleri sokaklarda sabahlara kadar solcularla mücadele ettik. Solcular gece 12’den sonra sokaklara yazılar yazardı. Bu yazılar genellikle hükümete ve polislere hakaret ve küfürler içerirdi. Biz de benzin alarak bu yazıları silerdik. O zaman Faruk Sükan içişleri bakanıydı. İki otobüs polis bizi takip ederdi. Polisler derdi ki “Demokraside bunlar var, onlar yazarlarsa siz müdahale etmeyeceksiniz. Siz silerken onlar müdahale etmeyecek. Demokrasi gereği kimse kimseye müdahale etmeyecek.” Ama bir ara geliyor, kapışıyorduk. Polisler bizi ayırıyordu. Böyle hengâmelerin içinde 1970’lere kadar geldik. Fakat 70’lere gelince ne dediler biliyor musunuz? “Hüviyetinizi getirin, kalaşnikofu alın.” Biz bunu görünce “Bu iş bizim işimiz değil, bu işin içinde başka bir iş var.” dedik ve evlerimize çekildik. Sonra da ortalık iyice karıştı ve neticesinde ihtilal oldu.

Sorunuza dönecek olursak, Muhterem Abdullah Sert Hocamızın, babamdan duyduğu çok mühim bir tespiti var. Der ki:

“Ahmed Abi, Sami Efendimiz Hazretleri ile ilgili şu tespitte bulunmuş:

“Sami Efendi Üstazımız; bir, para işine girmedi. İki kadınlarla bir ihtilatı (içli dışlı olma hali) olmadı. Üç, özellikle şöhretten kaçındı. Muvaffakiyetinin sebebi burada.”

Yani Sami Efendimizin muvaffakiyetinde bu üç esasın çok büyük rolü var diye babam tespitte bulunmuş.

Gerçekten de Sami Efendimizin hayatında büyük bir disiplin ve ciddiyet vardı. Mesela bir seferinde Akhisar’a gelmiş. Oranın vazifelisi Halil Amca, “Efendim, müsaade ederseniz kerimem (kızım) elinizi öpsün.” demiş. Üstadımız, “Bak, bir daha böyle söylerseniz evinizde kalmam.” demiş. Ömer Kirazoğlu Abi evlendikten sonra Sami Efendimiz ev halkına sohbet ettikten sonra Ömer Abi, “Efendim, müsaade ederseniz annem de gelsin.” deyince Sami Efendimiz dönüp “Yani akraba olduk diye kaideler ortadan mı kalkacak?” buyurmuşlar.

Sami Efendimiz Hazretleri şer’i şerife son derece riayetkâr, titiz, hiç laubali konuşmaz, çok dikkatli bir insandı. Bunun yanında babam, Sami Efendimizi anlatırken derdi ki “Su verirsen içer, ekmek verirsen yer, vermezsen yemez.” Üstadımızın böyle bir hali vardı. En son rahatsızlık hallerinde bile “Ben rahatsızım.” demez, “Doktora selam söyleyin.” dermiş. Doktor da “Eyvah ciddi bir sıkıntı var.” deyip hemen eve koşarmış.

***

Evlatları Böyle Terbiyeliyse…

Şaban Düz Hocaefendi’den dinlemiştim. Şaban Düz Hoca, Sami Efendimizin İzmir’e bir gelişinde kendisini ziyaret etmek için Alsancak’taki evimize gelmiş. Abdest almak için çoraplarını çıkarıp lavaboya girmiş. O abdestini alıp gelinceye kadar babam O’nun çoraplarını giymeye hazır hâle gelecek şekilde düzeltip koymuş. Abdestten sonra çoraplarını o halde gören Şaban Hoca ağlamaklı olmuş ve:

“- Evlatlarını böyle terbiye eden bu zata biat edilebilir.” diye karar vermiş ve o gün Sami Efendimiz Hazretlerine intisap etmiş.

Şaban Hocamız, “Musâhabeleri sohbette okuyabilmek için önce üzerinde çalışmak gerekir.” derdi.

***

Gerçek Şeyh

Hacı Ahmet Tatari isminde Arap menşeli, İzmir’in önde gelen zenginlerinden fabrikatör bir zat vardı. O günün şartlarında arayış içerisindeydi.  Babam anlatmıştı:

Ahmet Tatari bir gün Sami Efendimizi yemeğe davet etmiş. Üstadımız, babam ve iki üç ihvanla birlikte Tatari’nin evine gitmişler. Sofraya oturmuşlar. Tabi mükellef bir sofra, yemekler fevkalade. Sami Efendimizin de önüne tabak konmuş. O da şöyle bir iki lokma yiyor, sonra nezaketen yiyormuş gibi yapıyor. Yemek tabakta duruyor. Herkes tabağını bitirdikten sonra O da tabağını uzatıyor. Kısa bir sohbet akabinde ziyaret bitiyor.

Sami Efendimiz ayrıldıktan sonra Hacı Ahmet Tatari evde kalanları etrafına toplayıp “Hadi anlatın bakalım. Ne gördünüz?” diye sormuş ve sonra kendisi cevaplamış:

“- Gördünüz mü? Sami Efendi çok az, ihtiyacı kadar yemek yedi. Gerçek mânâda şeyh işte böyle olur.  Bundan önce davet ettiğimiz şeyh ne yaptı? Yedi, yedi, karnı kocaman oldu. Gece de teheccüde kalkamadı. O da öyle gitti.” demiş.

***

Sami Efendimizin son umrelerinde bulunmak nasip oldu. Kendilerini Cidde’de kayınpederimle karşılamıştık. Son haccında, Asansörcü İlhan Abi Volkswagen kaplumbağa arabasıyla gidiyordu. Bana “Sen de gelmek ister misin?” diye sordu. “İsterim.” deyince “Hadi gel öyleyse.” dedi. Asansörcü İlhan Abi, Dr. Dursun Abi, Dursun Abinin dayısı ve bendeniz dört kişi hacca gittik. Arafat’ta deliller (rehberler) para aldıkları halde görevlerini yapmadılar. Ortada kaldık. Sami Efendi Üstadımızı bir sandalyeye oturttuk. Orada bulunan İstanbullular bizi misafir olarak kabul ettiler. O gün biz Arafat’ta Üstadımıza saatlerce nazar ettik.

O zamanlar hac menâsikinde Arafat’a çıkarken Mina’da dört gün üç gece kalınırdı. Arafat’a çıkarken bir gece Mina’da kalınır, beş vakit namaz kılınır, dönüşte de yine Mina’da üç gece kalınırdı. Bu sünnet-i müekkededir. Burada kalırken bendeniz biraz rahatsızlandım. Dördüncü günün sabahında iyileşince “Bugün sabah ezanını ben okuyayım.” dedim. Saba makamında bir ezan okudum. Sami Efendimiz Hazretleri, “Bu genç niye bugüne kadar okumadı? Kim bu?” diye sormuşlar. “Ahmed Dayhan’ın oğlu efendim.” demişler. Böyle tatlı hatıralarımız da oldu elhamdülillah.

Dursun Abinin, Kâbe’de, Altınoluk’un karşısında otururlarken Sami Efendimizle bir hatırası var: Bir dilenci gelmiş, para istemiş. Sami Efendimiz vermiş. Sami Efendimiz Hazretleri, sadakayı verirken elini cebine atar, eline gelen paraya bakmadan verirdi. Sonra o dilenci tekrar gelmiş, Sami Efendimiz tekrar vermiş. Aynı dilenci üçüncü defa gelince -Rahmetli Dursun Abi güçlü kuvvetli bir insandı- dilencinin elini kapmış, mâni olmak istemiş, Sami Efendimiz Hazretleri:

“- Mâni olmayın. Bir daha olsun.” demiş. Böyle haller, Musa Efendimizde de vardı.

Sami Efendimiz hac veya umre maksadıyla Harem-i Şerifte iken bembeyaz elbiseleriyle, nurani simasıyla, Altınoluk’un karşısında otururlardı. Biz de genellikle arkalarında otururduk.

Altınoluk: İnternette bahsettiğiniz şekilde Sami Efendimizin bir video görüntüsü var. Harem-i Şerifin içinde, galiba namazdan önce, Sami Efendimiz beyazlar içinde yüzü çok net görünüyor, dudakları tesbihat ile meşgul. Bir de Harem-i Şeriften çıkıp arabaya binerken bir görüntü var.

Mustafa Dayhan: Evet, o görüntüleri bendeniz Antepli bir arkadaşımla çekmiştik.  Kayınpederimle umre için Mekke-i Mükerreme’deydik. Antepli arkadaşımın film makinesi vardı. Ben de bir makara aldım. O’na “Sami Efendimizi filme çekeceğiz.” dedim. O zamanlar fotoğraf, video çekmek yasaktı. Araplar makineyi gördüler mi elinden alırdı. Sami Efendimiz de kendilerinin fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmazlardı. Buna rağmen gençlik heyecanıyla kamerayı koltuğumun altına gizledim. Sami Efendimiz namazdan önce tesbihat ile meşgulken onu görebileceğimiz uzak bir yere geçtik ve oradan o görüntüleri gizlice çektik. Namazdan sonra da dışarı çıkıp Sami Efendimiz Harem-i Şeriften çıkıp arabaya binerken çektik.

O zamanlar film makinelerinin makaraları kodak marka olurdu. Bunlar postayla Almanya’ya gönderilir, orada banyo edilir, postayla geri gelirdi. Tabi postada başına bir şey gelmezse. Biz bu filmi çektikten sonra Almanya’ya gönderdik. Banyo edilip bize geldi.

O görüntüleri ilk defa İzmir’de muhterem Abdullah Sert Hocamızın da olduğu bir programda ihvanımız ile paylaştık. Sonra bende kalmasın diye Sami Efendimizin torunu Ahmet Faruk Bey’e gönderdim. O internete koymuş ve öyle bütün dünyaya yayıldı. Bir de bizde Sami Efendimizin İzmir’e bir ziyaretlerinde bizim evden çıkarken sadece baş kısımlarının göründüğü bir fotoğraf var. Kutu makine ile evin balkonundan çekmiştim.

Altınoluk: Bu fotoğrafı bizimle paylaşabilir misiniz? Sami Efendimize ait çok az fotoğraf bulunuyor.

Mustafa Dayhan: Tabi, memnuniyetle. Bunlar bize tatlı birer hatıra olarak kaldı. Mühim olan kirâmen kâtibinin amel defterimize neler yazdıkları. Muhterem Osman Efendi Üstadımızın ifade ettikleri gibi, ilahi kameraların neler kaydettiğidir. “Oku kitabını!” denildiğinde önümüze nelerin konulacağıdır. Cenâb-ı Allah o günde, bizleri, kitabı sağından verilen kullarından eylesin, Âmin!

- Efendim merhum Ahmed Dayhan Efendi’ye manevi vazife tevdii nasıl olmuş?

Mustafa Dayhan: Sami Efendimizin henüz Medine-i Tahireye göçmediği, fakat rahatsızlığı dolayısıyla da evden pek dışarı çıkmadıkları bir dönemde babam bir rüya görmüş. Rüyayı çözememiş. İstanbul’a gitmiş. Musa Efendimize rüyasını anlatmış. Musa Efendimiz:

“- Ahmet Abi, siz burada kalın. Ben inşallah yarın Sami Efendimize sorayım.” demiş.

Ertesi gün Musa Efendimiz, Sami Efendimizin rahatsızlıkları dolayısıyla görüşememiş. Bunun üzerine Musa Efendimiz:

“- Ahmed Abi isterseniz siz geriye dönün. Fakir, Sami Efendimizle görüşünce sizinle tekrar konuşurum.” demiş. Aradan bir müddet geçince Musa Efendimiz babamı çağırmış. Karşılıklı oturmuşlar. Musa Efendimiz buyurmuş ki:

“- Ahmed Abi, siz İzmir’de vazifeliymişsiniz biz sizi nasıl atladık?” Babam da:

 “- Estağfirullah efendim, ben cahil bir adamım, böyle bir vazifeyi yapamam.” demiş. Musa Efendimiz bunun üzerine:

“-Ahmed Abi, sizin dersiniz çok yüksek. Biiznillah yaparsınız.” demiş. İzmir’de o zamanlar malum Dr. Dursun Ağabeyimiz var. Dolayısıyla İzmir’in üst tarafındaki ihvan ile babamın, alt tarafındaki ihvan ile Dursun Ağabeyin ilgilenmesi yolunda vazife taksimine gidiliyor.

Ben de bazı ağabeylerden “Sami Efendimiz, Ahmed Abi’ye, Esad Efendimize hizmetinden dolayı hususi ders verdi.” diye duyardım.

- Esad Efendimize hizmeti ne vesile ile olmuş?

Mustafa Dayhan: Safâ Camii’nin inşası sürecinde.

- Safâ Camii’nin yapılış süreciyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Bu süreci anlatmadan önce size iki isimden bahsedeyim. Birincisi Konya ihvanından Mehmet Rastgeldi Amca’dır.  Babam derdi ki “Sami Efendimiz İstanbul’dan çıkacağı zaman Mehmet Amca gelmedikçe çıkmaz.” Dolayısıyla İzmir’e hep Mehmet Rastgeldi Amcayla gelirlerdi. Bu zat Lâdikli Ahmet Amca’nın da yakın dostuydu.

Bir diğer isim Menemenli Operatör Doktor Ahmet Fâhir Sağol Beydir. Evleri bugünkü Safâ Camii’nin hemen 50-100 metre aşağısındaydı. Kendisi askerî doktordu. Bir vesileyle Ömer Kirazoğlu Abi’yle tanışıp ahbap olmuşlar. Fâhir Abi, Ömer Abi’den Sami Efendimizin ismini duymuş. Ömer Abi’ye Sami Efendimizle tanışmak istediğini söylemiş. Ömer Abi de uygun bir vakitte tanıştıracağını söylemiş.

Dr. Fâhir Abi, böyle fırsat kollarlarken rahatsızlanmış, memleketi Menemen’e dönmüş. O, Menemen’de iken Sami Efendimiz İzmir’e gelmiş. Ömer Kirazoğlu Abi hemen Dr. Fâhir Ağabey’e “Efendi Hazretleri İzmir’de, görüşün.” diye telgraf çekmiş. İşte Esad Efendimizin kabirlerinin keşfi Sami Efendimizin bu ziyaretleri esnasında olmuş. 

Bendeniz hadisenin bizzat şahidi Dr. Fâhir Ağabeyi tanıdım. Kendisinden caminin yapılış süreci ile ilgili yaşadıklarını yazıp bendenize göndermesini rica ettim. O da bu süreci daktilo edip gönderdi. Müsaadenizle Dr. Fâhir Abi’nin daktilo metnini paylaşayım:

“Bismillahirrahmânirrahîm

Kelime olarak Es-Safâ kelimesinde mânevî bir şifre vardır.

1952 senesi Eylül ayı son haftası, Cuma günü, Menemen’de, ikindi vakti pederim Halit Sağol ile nalbant dükkânı önünde otururken postacı geldi. Elinde bir telgraf vardı. “Dr. Ahmet Fâhir Sağol” adına gelen telgrafı aldım, okudum. Telgraf İstanbul’dan, Ömer Kirazoğlu’ndan geliyordu. Önce durakladım çünkü Ömer ağabey, benim o günlerde Menemen’de olduğumu bilmiyordu. Ben hemen telgrafı açtım ve okudum. “Efendi Hazretleri İzmir’de, görüşün” diyordu Ömer ağabey. Biraz daha düşündüm. Çünkü Efendi Hazretleri Sami Efendi Hazretlerini İzmir’de nasıl bulacaktım? Hiçbir kardeşi tanımıyordum, adreslerini bilmiyordum. Bu tereddüdüm çabucak zâil oldu. Çünkü beni karşılayacaklardır muhakkak, diye düşünerek İzmir’e gitmeye karar verdim. Pederimden müsaade istedim.

Pazar günü Menemen’de bağdan göçülecekti. Zaten o günlerde Menemen’de bulunmamın nedeni de düğün hazırlıklarıydı. İzin hakkım yoktu. Bu arada bir ay rahatsızlandığım için raporluydum. Hava Harp Okulunda Dr. Üsteğmen iken rahatsızlandığım için Eskişehir Hava Hastanesine yatırıldım. Orada bir müddet yattıktan sonra teşhis bile koyamadılar. Neticede bir buçuk ay hava değişimine heyetçe karar verildi.

O nedenle Menemen’e gelebildim. İzin hakkım yokken âni çıkan bir rahatsızlık neticesi verilen istirahat müddeti, düğün hazırlıkları için âdeta bir nimetti, lütûftu. İzmir’e gitmek için pederden müsaade istedim. Pazar günü bağdan göç olacağı için “İnşallah yetişirim” diye söyledim. Cumartesi günü İzmir’e gittim. Orada kimden istifâde edecektim, bilmiyordum. Bu endişe içinde ikindi namazını İzmir’de Hisar Câmiinde kılmaya karar verdim ve câmiye gittim.

Belki orada bir kılavuz kendini tanıtacak, bana yardımcı olacaktı. Namazı cemaatle kıldık. Sağıma ve soluma baktım, bir tanıdık veya bir işaret bekliyordum. Ayağa kalktık, orta yaşta bir kişi ile tanıştım. “Buyrun, bir çay içelim” dedi. Beraberce onun dükkânına gittik. Gittiğimiz yer küçük bir terzi dükkânıydı. İsmi Tayfur Koyuncuoğlu imiş. Çay söylediler.  O arada bir genç geldi. Konuşmasında “Efendi Hazretleri” diye söyleyince, ben hemen:

“- Kim o Efendi?” dedim. O zaman:

“- İstanbul’dan Sâmi Efendi Hazretleri dün geldiler” dediler. Ben de durumu anlattım. “Hemen ziyârete gitmem lâzım” dedim. O genç arkadaşla dükkândan ayrıldık. İkiz Çeşme’de Hacı Ahmed Dayhan’ın kardeşi Kadri Efendi’nin evine gittik.

(O zamanlar babamla amcam aynı evde kalıyorlardı. Amcamın ismi Rıfat’tı. Dr. Fâhir Ağabey metinde ismini sehven Kadri olarak zikretmiş. M.D.)

Efendi Hazretleri oradalarmış. Ben odaya girdim, ellerini öptüm. Hatırımı sordular.

“- Yarın Bandırma Ekspresi ile döneceğiz, Ömer Bey’e de haber verdik.” dediler. O anda içimden gelen bir ses bana şöyle söyletti ki, hâlâ nasıl böyle söyledim diye kendimden hayâ ediyorum:

“- Efendim, Menemen’i ziyaret etmeden mi gideceksiniz?” dedim. Ama pişman oldum ve müsaade isteyerek odadan çıktım. Hemen beni çağırttılar ve:

“- Peki, Menemen’e nasıl gideriz Fâhir Bey?” dediler.

“- Kolay Efendim.” dedim ve planı arz ettim. Ertesi gün, yanında hizmetinde bulunan Konyalı Halıcı Mehmet Rastgeldi Amca, Mehmet Amca, Ahmet Dayhan ile beraber arabalarla Menemen’e gelecekler, ben Menemen’in girişinde söz verdiğim saatte bekleyecektim. Karşıladım, oradan Kabristana gidildi.

Eski kabristanın duvarları yıkılmış, mezar taşları kısmen çalınmış, âdetâ bir çöplük gibi bakımsız bir hâldeydi. Çünkü yıllarca ben de görmemiştim. Kabristanın bir tarafına gecekondu gibi göçmen evleri yapılmış. Efendi Hazretleri ile yürüdük. Bir betondan yığıntı yanına yaklaşırken bana Efendi Hazretleri şöyle seslendi:

“- Kabrin yanına biraz otursak nazar-ı dikkati çekmez miyiz?” dediler. Dâima sünnete uyarak hareket ederlerdi. İstişâre etmeden bir işe tevessül etmezlerdi. Ben “Hayır Efendim” dedim. Ayağından lastikleri çıkararak, mestlerle kabristanda âdetâ toprakta, çöplükte yürüyerek gittiler ve diz çöktüler. Bizler arkasından kabir ziyâretinde bulunduk.

O sırada arkada bir kişi şöyle seslenerek, elinde bazı evraklarla geldi:

“- Bakın dün belediyeden fen memurları geldiler, bu plan projeleri unutup gitmişler. Yarın bu parseller belediyede açık arttırma ile satılacak.” diye haber verdi. Efendi Hazretleri de yanımıza geldi. Bu konuşmayı duydu. Kabristandan ayrılırken Efendi Hazretleri cebinden bir adet kâğıt 100 lira çıkardı, bana uzattı.

“- O parseli alalım inşallah” dediler. Ben parayı aldım, cebime koydum. Ama Konyalı Halıcı Hacı Mehmet Rastgeldi Amca hemen yanıma geldi:

“- Ver o parayı, al bunu.” dedi. İtiraz edemedim. Efendi Hazretleri’nin verdiği parayı verdim. Oradan arabaya binerek Menemen’deki evimize gittik. Odada kahve içtiler, babamla tanıştılar. O zaman düğün hazırlıklarından bahsettim, düğüne dâvet ettim. Duâ buyurdular. Hep beraber İzmir’e avdet ettiler. Ertesi gün kabristandaki o parseli Belediye Reisi Bedri Bey’in yanına giderek açık arttırma ile satılan o parseli, “Orada büyük dedem var.” diyerek satın aldım. Bir müddet sonra oraya câmi yapılması uygun görüldü. İstanbul’dan Ömer Kirazoğlu Ağabey geldiler. Yerinde ölçtüler. Sonra, yapılacak olan Safâ Câmiinin beraberce temelini attılar.

Yukarıda anlattığım hâdiseler sanki önceden planlanmış, tanzîm ve tertip edilmiş gibi sıra ile cereyan etmiştir. Büyüklerin mânevî himmet ve rızâları ile hepsi zuhûr etmiştir. Allah hepsinden râzı olsun. Câmi inşaatında Hacı Ahmed Dayhan Ağabey, Pederim Halit Sağol ve yardımları olan herkesten Allah râzı olsun. Rahmetle yâd edelim. (Operatör Doktor Ahmet Fâhir Sağol. Şubat 1997)

-Mektubun başında Es-Safâ kelimesinde mânevi bir şifre olduğu söyleniyor. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?

Mustafa Dayhan: Esad, Sâmi ve Fâhir isimlerinin ilk heceleri.

Biz de burada vakıf kurulurken “Es Safâ” ismini almak istedik. Ancak resmi makamlar Arapça diye kabul etmemişti.

Malumunuz safâ kelimesinin, gönül huzuru, rahatlık, neşe gibi manalarının yanında saflık, berraklık gibi anlamları da var. Esad Efendimiz naat-ı şerifinde Peygamber Efendimize hitaben:

“Safâ-yı sîneme zulmet veren jeng-i günâhımdır

Aman ey kân-ı ihsân zulmet-i kalbim cilâ ister” diyor.

Yani “Sînemin; gönlümün, safâsına; onun berraklığına, zulmet veren, onun safiyetini bozan günâhımın pasıdır. Aman ey ihsân kaynağı, kalbimin karanlığı cilâ ister.” diyor.

Sinelerimizin, kalplerimizin şifası da devası da safâsı da cilâsı da Rasulullah Efendimiz’dedir. “Mânevi yolun gayesi nedir?” diye sorulsa vereceğimiz cevap tek olur: Rasûlullah Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmaktır.

- Dr. Fâhir Bey’in anlattıkları haricinde sizin Safâ Camii’nin yapılış safhası ile ilgili bildiğiniz hususları bizimle paylaşabilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Önce şunu belirtmek isterim bizim evde bu konular sathi olarak konuşulurdu. Biz fazla bir şey bilmezdik. Rahmetli babam sır insandı. Biz de 6-7 yaşlarında çocuktuk. 1980’li yıllarda bu bilgilere sahip olduk.

Bu mektuptan sonra Dr. Fâhir Sağol Abi’ye telefon ettim. “Arsayı satın almak için Sami Efendimizin verdiği paranın üstüne siz de para verdiniz mi?” diye sordum “Evet verdim.” dedi. Kendisi de katkıda bulunmuş, o arsayı almışlar. Daha sonra çevredeki arsalar peyderpey alınmış. Böyle etraftan arsalar toplanınca Sami Efendimiz Hazretleri cami yapılması için işaret buyurmuş.

Cami yapılması kararlaştırılınca Konyalı Halıcı Hacı Mehmet Rastgeldi, babama diyor ki:

“- Ahmed Abi, burada bir cami yapılacak. Para işi sende kalacak.” Babam da:

“- Bir şartla. Ben yazarım ve size hesap veririm.” demiş.

“- Lüzumu yok. Biz sana itimad etmiyor muyuz?” demişler. Babam:

“- Olmaz. Ne alındı, verildi hepsini yazar, hesap veririm.” demiş. Bunun üzerine

“- Tamam sen bildiğin gibi yap.” demişler. Dolayısıyla caminin parasının büyük bir kısmı Konya’dan geldiğini hatırlıyorum.

Caminin teknik sorumlusu, mimar ve mühendisi Ömer Kirazoğlu Abi. İnşaatının başında bulunan isimse Mahmut Kalfa. Bu zat Ömer Kirazoğlu Abi’nin ekibinden ve muhtemelen Sami Efendimizin ihvanından bir zat. Caminin yapılış safahatını bizzat bilen bir kişi. Merhum Ağabeyim Hasan Dayhan, Mahmut Kalfa’ya ulaşıp ona caminin yapılış hikayesini anlattırmıştı.

Mahmut Kalfa’nın anlatımını bize özetleyebilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Mahmut Kalfa’nın anlatımına göre cami yapılmadan önce o devrin müftüsüne sorulmuş: “Bir kısmında eski kabirlerin olduğu arsaya cami inşa edilir mi?” diye.

Müftü Efendi “Kabir üstünde namaz olmaz. Bütün arsayı tarayacaksınız, kabirleri başka bir yere nakledeceksiniz. Bir tane bile kemik kalmayacak.” demiş.

Bunun üzerine caminin inşaatı için hafriyata başlanıyor. İşçiler hem cami temeli için kazı yapıyor hem de arsanın diğer bölgelerinde kabir olup olmadığını kontrol ediyor. Kabre denk geldiklerinde o kabrin kemiklerini özenle toplayıp bir köşede muhafaza ediyorlar. Çünkü başka bir mezarlıktan kabir yeri satın alınmış. Temel kazısı bitince oraya defnetmişler.

İnşaatın temeli kazılırken bir müddet sonra Esad Efendimizin kabrinin hizasına gelinince Mahmut Kalfa işçilerin ücretini verip göndermiş. Ertesi günkü yevmiyelerini de vermek istemiş. İşçiler “Biz çalışmadan almayız.” demişler ve almamışlar. Kendisi bir gece çalışıp arsanın kalan yerlerini taramış ve temeli tamamlamış. Sabah da kabrinin üzerine bir masa koymuş.

-Cami inşaatı kaç yıl sürmüş?

Mustafa Dayhan: İki yıl kadar sürmüş. Tabi büyük bir meşakkat çekmişler. 1950’li yıllar. O zamanlar inşaat teknolojisi yok gibi bir şey. Düşünün damperli kamyon bile yok. Suyu mahallenin çeşmesinden alıyorlar. Yardımlar son derece az.  İmkanlar mahdut. Ama niyetler hâlis olunca Cenâb-ı Hak lütfu ihsanıyla tamamlamaya muvaffak kılmış.

-Efendim Musa Efendimiz ile olan hatıralarınızı paylaşabilir misiniz?

Mustafa Dayhan: Musa Efendimiz İzmir’e geldiklerinde Alsancak’taki evimizde misafir olurlardı. Bütün ailemiz bir araya gelir, hep birlikte aşkla, şevkle kendilerini karşılamaya hazırlanırdık. Hanımlar büyük bir muhabbetle yemekler, börekler, çörekler hazırlardı.  Hatta Musa Efendimiz zaman zaman “Annenizin börekleri…” diye iltifat ederdi.  Bu yanlış anlaşılmasın, mesele boğaz değil. İkramların ihlasla, muhabbetle, şevkle yapılışı. Tabii böyle hazırlanan ikramların insanlara nasıl lezzetli geldiğini bir düşünün. Merhum annem misafirlere çok ihtimam ederdi. Mesela İzmir’e o zamanlar ders kontrolüne Konya’dan Mustafa Doğanay Amca gelirdi. Bu zat Sami Efendimizin Konya vekili idi. Keşfi açık, mübarek ve muhterem bir kimseydi. Merhum kayınpederim Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi de ilk dersini bu zattan almış. İzmir’e Şekerci Mustafa Büyükbayram Amcanın Simka marka küçük bir arabası ile gelirlerdi. Bizim evde misafir olurlardı. Konya ihvanımız balığı sever diye annem sabah kahvaltısında balık kızartırdı. Öyle muhabbetli, güzel zamanlardı.

Musa Efendimiz nezaket ve zarafetiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi. Bunun yanında -tabirimi mâzur görün- bir “ağa”lık tarafı vardı. Yani cömert, ihvanına sahip çıkan, koruyup gözeten, onlarla bizzat alâkadar olan bir yapısı vardı. Sevildiğinizi hissederdiniz. Gönlü bol bir insandı. İhvanıyla maddi manevi ilgilenirdi. Mesela çay veya meyve ikramı esnasında oturuyoruz diyelim, tek tek ihvanı sorardı: “Hafız Hüsnü Mehmet Efendi ne yapıyor? Filan Efendi ne yapıyor?” diye. Bazen böyle hafiften güncel meselelerden konuştuğu da olurdu. Böyle çok neşeli, muhabbetli anlar olurdu. Biz de neşeli bir şekilde sualler sorardık.

Arabayla gelirler ve muhakkak hediyeler getirirlerdi. Mesela hiç unutmuyorum, bir seferinde valizini açtı. Kızları çağırdılar, her birine birer entari hediye etti. Hepsine şıp diye oturdu. Bunlar küçük çocuklar, 5-6 yaşındalar. Yine çocuklara muhakkak gıcır gıcır paralarla harçlık dağıtırdı.

Bize İzmir Kahramanlar’da bir yer verilmişti. Binayı yıktık. Yeni bina yapıyoruz. Musa Efendimiz İzmir’e gelmişlerdi. Buca’ya gittik, sohbet yapıldı. Dönüşte bu yerin önünden geçiyorduk. Dedim ki:

 “- Efendim, burada vakıf hizmetinde kullanmak ve talebelere yurt olması için bir bina yapıyoruz.” Eve geldik. O zaman abime çıkarmış, o zamanın en büyük parası ne idiyse bir deste ondan vermişti. Binayı bitirdikten sonra talebeler yerleşince İzmir İlahiyat Fakültesi dekanı ve hocaları gelmiş, çok beğenmişlerdi.

 Onun cömertliği, sehaveti herkesçe malum. Ziyaret edip de elinin dokunmadığı bir hayır/hizmet müessesesi sanmıyorum ki olsun.

Bir keresinde kendilerinin umreye gittikleri bir zaman biz de gittik. Orada hususi bir görüşmemiz oldu. Sonunda “Yarın sohbet var, sizi de getirsinler.” dedi. “Peki efendim” dedim. Arkadaşlardan rica ettim, ertesi günü beni de sohbete götürdüler.

Mecliste emekli hocalar, müftüler, zamanın vazifeli ağabeylerimiz vardı. Fakir o zamana kadar sohbetlere dinleyici olarak gider gelirdim. Bir vazifemiz yoktu. O gün Musa Efendimiz kitabı uzatıp bana “Sohbeti siz okuyun.” buyurdu. Tabii beni büyük bir heyecan, titreme aldı. Musa Efendimizin himmetine sığınıp kendimi toparladım. Hamdele ve salveleden sonra kitabı açtım. Konu o zaman güncel olan bir konuydu. Yazıyı okuyup bitirdik elhamdülillah. O gün bize tatlı bir hatıra olarak kaldı.    

- Efendim sizleri yorduk, teşekkür ederiz, Allah razı olsun.  Çokça istifade ettiğimiz bir sohbet oldu. Bu tür sohbetlerimizi bir dua ile bitiyoruz. Sizden de bir dua istirham ediyoruz.

Mustafa Dayhan: Estağfirullah. Bizler de teşekkür ederiz. Kardeşlerimizin hepsine selamlarımızı, muhabbetlerimizi arz ederiz. Sürçülisan ettikse affola.

Peygamber Efendimiz Bedir Gazvesi’nde çadırın içinde secdeye kapanarak dua ediyor. Biz de secdeye kapanıp o dua ile Gazzeli, Filistinli kardeşlerimize dua edelim inşallah ve sohbetimizi bitirelim:

Allahümme ya Hayyu ya Kayyûm, ya Bedî'as-semâvâti ve'l-ard, ya Zelcelâli ve'l-ikrâm, Birahmetike esteğîs. Birahmetike esteğis, birahmetike esteğis.

Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ya Allah, ya Allah, ya Allah.

Allah’ım! Filistin’de ve Müslümanların yaşadığı bütün beldelerde zayıf ve zulme uğrayan Müslümanlara yardım et! Ayaklarını sabit kıl, kalplerine kuvvet ver ve kâfir kavme karşı onlara yardım et! Onları selamete çıkar, düşmanların şerrinden emin, İslâm’ı ve Müslümanları yeniden birlik ve beraberlikle Aziz eyle Ya Rabbi!

Dualarımızı kabul eyle Ya Rabbi, amellerimizi makbul eyle Ya Rabbi! Vücutlarımıza sıhhat, afiyet ihsan eyle, seyyiatlarımızı hasenata tebdil eyle Ya Rabbi! Bizi bize bırakma, bizi nefsimizin şerrinden, bizi şeytanın şerrinden, bizi şeytandan da şerli olanların şerrinden muhafaza eyle Ya Rabbi! Âmin bi hürmeti Seyyidi’l mürselin. Velhamdülillahi Rabbil âlemin.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 474, 475,476

İslam ve İhsan

MANEVİ HAYATI GÜZELLEŞTİREN HASLET

Manevi Hayatı Güzelleştiren Haslet

TAKVA İLE İLGİLİ ÖRNEKLER

Takva İle İlgili Örnekler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle