Mürşide Teslimiyetin Önemi

Şeyhine teslim olan (Hakikatte Cenâb-ı Hakk'adır) bir sâlik kısa bir zamanda terakki eder, yüksek derecelere yükselir. Teslim olamayanın, ibâdeti daha fazla olsa dahi tereddüdü, şüphesi olduğu için, gönül âleminden bir nasib alamaz, alsa dahi noksan olur.

Meşhur bir hikâye vardır: Dervişin biri rüyâsında Şeyhinin cehennemlik olduğunu görmüş, çok üzülmüş. Ne yapsın bir türlü karara varamamış, tereddüd içinde kalmış. Söyleyeyim mi, yoksa söylemeyeyim mi? En sonunda kararını vererek, cesâret edip şeyhinin huzuruna varmış, görmüş olduğu rüyayı kederli ve neşe'siz bir halde anlatmış.

Şeyhi dikkatlice dinledikten sonra, fazla teessüre kapılmaksızın "Evlâdım, müracaat edecek başka bir kapı mı var ki?" diyerek, namaza durmuş, tâdili erkân üzere, büyük bir huşû içinde, uzun müddet namazına devam etmiş. Aradan hayli zaman geçdikten sonra, aynı derviş bu sefer şeyhini Firdevs Cennetinde bin bir türlü nimetler içinde olduğunu görmüş. Bu sefer pek ziyâde memnun ve mesrur olarak tekrar gelip şeyhine sürurlu müjdeyi büyük bir neş'e içinde vermiş. Bu sefer maneviyatlı şeyhi hiç itidalini bozmadan evvelki cümleyi tekrar etmiş. "Evlâdım müracaat edecek başka bir kapı mı var ki?" diyerek ayni minval üzere büyük bir hulûsu kalb ile ibâdetlerine devam etmiş.

Bu hikâye Hak yolunda yürüyenlerin derecelerini ölçecek pek ehemmiyetli bir kıssadır. Yüksek durumda bulunan Hak âşıkları yapmakda oldukları ibâdetleri Hakk'ın emrini yerine getirmek ve yalnız rızâsını kazanmak için yaparlar. Başka hiç bir karşılık beklemezler. (Ne cennet arzusu ve ne de cehennem korkusu) Yaptıkları bu iyi ameller gözlerine asla çok görünmez. İşte bu âriflerin ve âşıkların durumudur.

MÜSLÜMANLIK TESLİM OLMA İŞİDİR

Alâaddin Attar -kuddise sirruh- hazretleri buyurur:

Müslümanlık teslim olma işidir. Teslim olmuş bir müslüman boynuna İblis gibi bir lânet halkası geçirilse, Allah'ın kendine lâyık gördüğü şeyden, imânından nasıl râzı ise öylece râzıdır. Sâdık kul Hakk'ın kazasından râzıdır. Kendi fiilinden değil.

Sultanü'l-ârifîn Mahmûd Sâmî - kuddise sirruh- hazretlerine, mânen simya ilmi verilmiş olmasına rağmen, o zâhiren bu çok mühim olan nesneye en ufak bir meyl göstermemiş, alnının teri ile maişetini şereflice temin etmişdir. Pederlerinden kendilerine intikal eden pek büyük servete dahi itibar etmemişler, el sürmemişlerdir.

Ali -kerremellahu vecheh ve radıyallahu anh - Hazreti Ebu Bekir -radıyallahu anh- Efendimize hitaben:

-Ya Eba Bekir! Sen hepimize tekaddüm ediyorsun! Bunun sebebi nedir? sualine cevaben:

-Halkı iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı ister, bir kısmı da ahıreti. Ben ise yalnız Mevlâmı, Mevlâmın rızasını isterim, buyurmuşlardır.

Teslimiyet mevhibe-i ilâhî ise de kula düşen teslimiyetin ehemmiyetini idrak edib teslimiyet yolunda gayret sarfetmelidir. Kalb ancak teslimiyetin tam olmasıyla huzura kavuşur. Teslimiyet gönüldeki kederi ve sıkıntıyı izâle eder, ruh sevdiği ile berâber olur. Kulun mâneviyatdaki derecesi teslimiyet ölçüsündedir. Teslimiyet ehli daima Rabbiyle berâberdir.

Teslimiyet noksanlığından bir çok verimsiz üzücü haller tecelli eder. Her şeyde tereddüdü, vesvesesi artar. Teslimiyet tam bir huzur ve rahatlık verir, teslimiyeti olmayanların her işlerinde kararsızlık bağımsızlık görülür.

MÜRŞİD VASITADIR

Hakikatte teslimiyet Cenâb-Hakka'dır. Mürşid vasıtadır. Sâlik mürşidine teslim olub muhabbet beslemesi lâzımdır.

Fakir de, evvelce bu teslimiyet mevzuu zihnimi işgal ederdi, bu nasıl olabilir deye düşünürdüm. Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerinin, mürşidimle karşılaştırdığı vakte kadar. Vakta ki muhterem Üstaz hazretlerinin o güzel hali ve muamelâtındaki inceliği ve istikameti, fakiri öyle cezbetti ki, irade ve mecâlim kalmadı. Hakk celle ve âlâ hazretlerinin inâyeti ile teslimiyet hali husul buldu, tahakkuk etti. Yoksa insan her önüne gelene araştırmadan teslim olmamalı. Hatta her hal sahibi bile irşada selâhiyetli değildir.

Teslim olunacak mürşidde bir çok ilâhî meziyet ve sıfatlar bulunmalıdır ki onun tasarrufu sâyesinde (Cenâb-ı Hakk'ın izniyle) sâlik tefeyyüz edebilsin.

Kaynak: Sâdık Dânâ, Altınoluk Dergisi, 235. Sayı, 2005 Yılı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.