Mehir ile İlgili Hükümler

Mehir nedir, ne anlama gelir? Mehir ile ilgili ayet ve hadis var mıdır? İslam’da mehrin hükmü nedir? Mehir olabilecek şeyler nelerdir? Mehrin alt ve üst sınırı nedir? Mehir çeşitleri nelerdir? Mehir ne zaman verilir veya verilmez? Mehir ile ilgili meseleler.

Mehir; evlenme sırasında kadına bu adla verilen veya daha sonra verilmesi kararlaştırılan mal veya paradır. Bir fıkıh terimi olarak mehir yerine eş anlamlısı olan; “ecr”, “ukr”, “nıhle”, “sadaka”, “farîza”, “hibe”, “tavI” veya “nikâh” sözcükleri de kullanılır.

Eski çağlardan beri aile yuvası içinde erkekle kadın arasında kendiliğinden bir görev bölümü anlayışı görülmüştür. Buna göre, erkek dışarıda geçim için kazanç sağlamaya çalışırken, kadın da daha çok evin iç yönetimi, yemeğin hazırlanması ve çocuğun eğitim ve bakımı gibi ev içi hizmetlere yönelmiştir. Bu fıtrî yöneliş sonunda ailenin malî yükümlülüklerini daha çok evin erkeği üstlenmiştir. Mehir, nafaka, evin gerekli eşyasını temin etmek bunlar arasındadır.

MEHİR İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Aile yuvası içinde erkeğe malî sorumluluk verilmesinin nedeni Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanmıştır:

“Allâh’ın insanlardan bazısını bazısından üsün kılması ve bir de mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yönetici ve koruyucusudurlar.”[1]

Evlilikte doğan ilk haklardan olan mehir kitap ve sünnet delillerine dayanır.

Allahü Teâlâ şöyle buyurur:

“Aldığınız kadınların mehirlerini yürekten isteyerek ve Allâh’ın bir atıyyesi olarak verin. Eğer onlar size gönül rızasıyla bir şey bağışlarsa onu afiyetle yeyin.”[2] Çoğunluk fakihlere göre burada hitap kocalaradır. Kimi bilginler ise hitabın velilere olduğunu söylemişlerdir. Çünkü cahiliyye devrinde mehri kızın velisi alır ve adına da “nıhle” denilirdi. Yukarıdaki âyetin, mehrin kadına ait bir hak olduğunu belirlemek için indiği nakledilmiştir.[3] Başka bir âyette ise mehirden şöyle söz edilir:

“Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile ondan hiçbirşey geri almayın.”[4]

Mehrin evlilikte gerekli bir hak olduğu şöyle belirlenir:

“Haram olanlar dışındaki kadınlarla evlenmeniz, iffetli olarak ve zina etmeksizin yaşamak ve mallarınızdan onlara mehir vermek şartıyla size helâl kılındı. Onlardan yararlanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir miktarını belirledikten sonra karşılıklı rıza ile indirim yapmanızda bir sakınca yoktur.”[5]

Abdullah b. Abbas (r. anhümâ)’dan nakledildiğine göre Hz. Ali, Allah elçisinin kızı Hz. Fâtıma ile evlenirken “hutâmî zırhı” denilen değerli bir zırhını mehir olarak vermiştir.[6]

Diğer yandan bir kadınla evlenmek isteyen bir sahabiye Allâh’ın Rasûlü mehir olarak bir şeyler vermesini bildirmiş, ancak erkeğin fakir olduğunu görünce, “demirden bir yüzük bile olsa evde araştır ve getir” buyurmuş, erkek bunu da temin edemeyince, onu bildiği Kur’ân karşılığında bu kadınla evlendirmiştir.[7]

Mehirle ilgili âyet ve hadislerin topluca incelenmesinden şu sonuca ulaşılmıştır. Hz. Peygamber herhangi bir evliliğin mehirsiz olarak akdedilmesine ruhsat vermemiştir. Eğer mehir vâcip olmasaydı, bunu göstermek için arada bir onu terkederdi.

Öbür yandan mehrin kadına ait bir hak olduğu konusunda görüş birliği vardır. Ancak mehrin hükmü, miktarı ve niteliği üzerinde bazı görüş ayrılıkları bulunmaktadır.[8]

Kimi gayri müslim topluluklarda, özellikle Musevîlerde drahoma denilen mehir benzeri bir meblağ evlenen eşler arasında cereyan etmektedir. Ancak drahoma evlenen kadının kocasına verdiği veya vermeyi üstlendiği bir meblağ veya maldır. Mehir ise bunun aksine erkeğin kadına önem ve değer verdiğinin bir sembolü olmak üzere verilir. Bir İslâm toplumunda mü’min bir kadınla cinsel temas ya nikâhsızlık nedeniyle had cezasını gerektirir, ya da evliler arasında olmuşsa mehri gerekli kılar. Bu, kadına duyulan saygının bir sonucudur.

Nikâhtan sonra, cinsel temas veya başbaşa kalma olmaksızın boşamada, daha önce mehir belirlenmişse, bunun yarısı kadının hakkıdır. Ayette şöyle buyurulur:

“Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de belirlemiş bulunursanız, o zaman, onlar için belirlediğiniz mehrin yarısı vardır. Ancak kadınların haklarından vazgeçmesi veya nikâh düğümü elinde bulunanın bu hakkı bağışlaması durumu müstesnadır.”[9]

Mehir, nikâh akdinin rükun veya şartlarından olmayıp, evlilik sonunda ya önceden belirlenmekle ya da hiç konuşulmaması durumunda kendiliğinden meydana gelen haklardandır. Bu yüzden mehirsiz akdedilecek nikâh geçerli olur ve kadın emsal mehre hak kazanır. Allahü Teâlâ şöyle buyurur:

Eğer kadınları nikâhtan sonra henüz kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir belirlemeden boşarsanız, (bunda) size bir günah yoktur. Ancak bu durumda boşanan eşlere eli geniş olan durumuna, eli darda olan da kendi durumuna uygun olarak iyi bilinen örfe göre mut’a (teselli hediyesi) versin. Bu iyiler üzerinde bir borçtur.”[10]

Bu âyette cinsel birleşmeden veya mehir tesbitinden önce kadını boşamanın geçerli olduğu belirlenmektedir. Boşama ancak sahih evlilikte söz konusu olduğuna göre, âyet nikâh sırasında mehrin konuşulmasının bir rükun veya bir şart olmadığını gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir mehir belirlenmeden evlendirdiği sahabiler de olmuştur. Nitekim Ukbe b. Âmir (r.a.)’ten nakledildiğine göre Allâh’ın elçisi bir sahabiye “Seni filanca kadınla evlendireyim mi?” diye sormuş, erkeğin “evet” demesi üzerine aynı soruyu kadına da sormuş, kadının da kabul etmesi üzerine onları evlendirmiştir. Burada evlilik akdi yapılırken mehirden hiç söz edilmediği görülür. Ancak bu sahabinin, sonradan vefatından önce eşine, Hayber gazvesinden kendisine ganimet olarak isabet eden payını mehir olmak üzere verdiği nakledilmiştir.[11]

Mâlikî mezhebine göre ise mehir nikâhın bir rüknü olup, onsuz nikâh akdi geçersiz olur. Bu duruma göre, Mâlikiler dışında çoğunluk fakihlere göre mehir konuşulmaksızın yapılacak evlilik akdi geçerli olur ve kadın zifaftan sonra emsal mehre hak kazanır.

MEHİR OLABİLEN ŞEYLER

İslâm’da satışı veya kullanılması yasaklanmayan her şey mehir olarak verilebilir. Menkul ve gayri menkul mallar, zînet eşyası, standart (mislî) olan şeyler ve hatta menkul veya gayri menkul bir maldan yararlanma hakkı bunlar arasında sayılabilir. Ancak İslâm’ın yasakladığı içki, domuz eti veya murdar ölmüş hayvan eti gibi şeyler mehir olamaz. Bu gibi şeyler mehir olarak belirlense, evlilik akdi mehirsiz yapılmış sayılır ve kadın emsal mehre hak kazanır.[12]

Bir erkeğin, evleneceği kadına Kur’ân-ı Kerîm okumayı veya bir takım dinî hükümleri öğretmesinin mehir sayılıp sayılmaması müctehitler arasında tartışılmıştır. İlk Hanefî müctehitlerine göre Kur’ân ve fıkıh öğretimi mehir yerine geçmez. Çünkü Kur’ân öğretimi ve benzeri ameller taat niteliğinde olup, kişi bunları Allâh’a yaklaşmak için yapar. Diğer yandan, mehirden söz eden âyetteki”... mallarınızla istemeniz...” (en-Nisâ, 4/24) ifadesi mehrin “mal” niteliğinde olmasını gerektirir.

Sonraki Hanefî fakihleri ise Kur’ân öğretimi ve diğer dinî hizmetlerin; -şartların değişmesi ve insanların geçim için çok meşgul olması gibi nedenlerle- bir ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler. Delil; Hz. Peygamber’in bildiği Kur’ân’ı eşine öğretmesi karşılığında bir erkeği evlendirmesidir.[13] İlk Hanefî müctehitleri, bu hadisi te’vil ederek, mehirsiz evlendirmenin Hz. Peygamber’e mahsus bir muâmele olduğunu söylemişlerdir.[14]Günümüzde, mali bir harcama gerektiren hac ve umreye götürme, eş için mehir olarak belirlenebilir.

MEHRİN ALT VE ÜST SINIRI

Mehrin en çok miktarı için bir sınır getirilmemiştir. Âyette şöyle buyurulur: “Onlardan birisine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, içinden bir şey almayın.” [15]

Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in eşi ve kızları için en çok 480 dirhem gümüş para mehir uyguladığını dikkate alarak kendi hilafeti sırasında mehri 400 dirhemle sınırlamak istemişti. O devirde beş dirhem yaklaşık bir kurbanlık koyun bedelidir. Hz. Ömer minberden indikten sonra Kureyş’li bir kadın, yukarıdaki âyeti (en-Nisâ, 4/24) okuyarak, Allahü Teâlâ’nın mehir için bir sınır getirmediğini, aksine kadınları yükler dolusu mehre lâyık gördüğünü söyledi. Bunun üzerine yeniden minbere çıkan Hz. Ömer şöyle demiştir: “Size kadınlarınız için 400 dirhemden fazla mehir vermenizi yasaklamıştım. İsteyen malından dilediği kadar verebilir.”[16]

Mehrin en az miktarı ise Ebû Hanîfe’ye göre on dirhem gümüş veya bunun karşılığıdır. Delil; hırsızlıkta had cezasının uygulanmasını gerektiren en az miktar bir dinar (yaklaşık dört gram 22 ayar altın para) olup bu da Hz. Peygamber döneminde on dirhem gümüş para değerindedir.

İmam Malik’e göre mehrin en az miktarı üç dirhem gümüştür. Bu mezhep de kendi hırsızlık nisabını ölçü almıştır. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel en az miktar için bir sınır koymamışlardır. Delilleri; mehir âyetinde malın azına bir sınır konulmamasıdır.[17]

MEHRİN ÇEŞİTLERİ

Mehir genel olarak miktarı taraflarca belirlenen (mehr-i müsemmâ) veya miktarı örfe bırakılan mehir olmak üzere ikiye ayrılır. Miktarı taraflarca belirlenen mehir ise peşin (muaccel) ve ödemesi geri bırakılan (müeccel) mehir diye ikiye ayrılır. Aşağıda bu çeşitleri açıklayacağız.

1) Miktarı taraflarca belirlenen (müsemmâ) mehir:

Bu, nikâh akdi sırasında veya daha sonra eşlerin karşılıklı rıza ile belirledikleri mehirdir. Âyette bu çeşit mehirden şöyle söz edilir: “Eğer siz, onları kendileriyle cinsel temasta bulunmazdan önce boşar, fakat daha önce onlara bir mehir tayin etmiş bulunursanız, bu tayin ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır.” [18]

Miktarı belirlenmiş olan mehir de peşin verilip verilmemesi durumuna göre ikiye ayrılır. Peşin veya vadeli mehir.

a) Peşin ödenen (muaccel) mehir:

Eşlerin daha önce miktarını belirledikleri mehir, nikâh akdi sırasında verilebileceği gibi, sonraki bir tarihte de ödenebilir. İşte akit sırasında peşin olarak verilen mehre “peşin mehir” denir. Eşler mehrin miktarını belirlemekle birlikte, ödeme şeklini tesbit etmemiş olurlarsa, peşin ödenecek miktar örfe göre belirlenir. Örf, tamamının veya bir bölümünün peşin, geri kalanın ileri bir tarihte verilmesi şeklinde meydana gelmişse, buna göre amel edilir. Çünkü mehrin ödeme şekli üzerindeki örf, aksi kararlaştırılmadıkça eşler arasında şart koşulmuş gibidir. Hadiste şöyle buyurulur: “Müslümanların güzel gördüğü şeyler Allah nezdinde de güzeldir.” [19]

Diğer yandan kimi fakihler, kadına zifaftan önce mehrin bir bölümünü vermeyi müstehap sayarlar. Delil; Hz. Ali’nin evlilik sırasında Hz. Fatıma’ya zırhını mehir olarak vermesidir. Bu evlilik Medîne’de, Hicretin ikinci yılında vuku bulmuş ve mehrin ödenmesi konusunda Medîne örfüne uyulmuştur.[20]

Günümüzde Mısır’da geçerli olan örfe göre, genel olarak mehrin üçte ikisi, Fas Devleti’nde ise yarısı peşin olarak alınır.[21]

b) Ödemesi sonraya bırakılan (müeccel) mehir:

Mehrin tamamını peşin olarak değil de, evlenmenin sona ermesi beş veya on yıl sonunda yahut kocanın ölümü halinde ödenmesi kararlaştırılabilir. işte bu şekilde, ödenmesi belirli vadeye bağlanmış olan mehir “vadeli (müeccel) mehir” adını alır. Bu durumda kadın, belirlenen va’de gelmeden önce mehri isteyemez. Miktarı belirlendiği halde, ödeme durumundan söz edilmeyen ve bu konuda örf de bulunmayan mehir; boşanma veya eşlerden birisinin ölümü halinde peşine dönüşür. Boşamanın kesin (bâin) veya cayılabilir (ric’î) nitelikte olması, sonucu değiştirmez. Ancak ric’î boşama durumunda mehir, iddetin sonunda peşine dönüşür.[22]

2) Miktarı örfe bırakılan mehir (mehr-i misil-emsal mehir):

Kadının emsâli dikkate alınarak belirlenen mehir. Kadın şu durumlarda emsal mehre hak kazanır:

a) Nikâh akdi sırasında mehrin konuşulmaması durumunda kadın daha sonra emsal mehre hak kazanır. Evlilik sırasında mehrin bilerek veya bilmeyerek konuşulmaması nikâh akdine zarar vermez. Çünkü nikâh akdi evlenecek eşlerin icap ve kabûlü ve gerekiyorsa velilerin icazeti ile tamam olur. Mehir ise nikâhın rüknü olmayıp, mali sonuçlarındandır. Bu yüzden nafaka hakkı gibi kendiliğinden meydana gelir. Mehir konuşulmadığı halde koca vefat ederse, karısı emsal mehrini miras malından alır. Kadın vefat ettiği takdirde ise onun mirasçıları emsal mehri kocadan alırlar.

b) Mehir belirlenmiş olmakla birlikte, mehir hakkında aşırı bilinmezliğin bulunması veya mütekavvim olmayan (alım-satımı caiz olmayan) bir malın mehir olarak belirlenmesi durumlarında kadına emsal mehir gerekir. Meselâ; mehrin ev, otomobil, hayvan gibi mutlak şekilde belirlenmesi durumunda, bunların nitelikleri belirsiz olduğu için “aşırı bilinmezlik”ten söz edilir ve bu durumda emsal mehir gerekir.Yine Şarap, domuz eti gibi İslâm’ın yasakladığı mütekavvim olmayan şeylerin mehir olarak tesbit edilmesi de geçersiz olup, kadın emsal mehre hak kazanır.

c) Tarafların mehirsiz evlenmeyi kararlaştırması durumunda böyle bir şart geçersiz olup kadın emsal mehire hak kazanır. Şıgar adı verilen trampa evliliğinde iki aile karşılıklı olarak kızlarını mehirsiz evlendirmeyi kararlaştırırlar. Böyle bir anlaşma hadisle yasaklanmıştır. Allâh’ın elçisi “İslâm’da şigar evliliği yoktur.” [23] buyurmuştur. Hanefîlere göre evlilikte şigar anlaşması geçersiz olup, nikâh sahih olarak meydana gelir ve kadın emsal mehre hak kazanır. Şigar evliliği İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre fâsittir[24]

d) Mehrin konuşulup konuşulmadığı veya miktarı konusunda eşler arasında anlaşmazlık çıkarsa kadın emsal mehir alır. Ancak bu konuda hangisi delil getirirse kabul olunur. Delil getiremezlerse “mehir konuşulmadı” diyenden (inkâr eden) yemin istenir. O, yeminden kaçınırsa, diğer eşin iddiası sabit olur. Yemin ederse, kadın emsal mehir alır.[25]

Emsal mehrin belirlenmesinde şu kriterler dikkate alınır. Bunun için evlenecek olan kadının babası tarafından en yakın hısımı olan kız kardeş, yeğen veya hala gibi kadınlardan; yaş, güzellik, servet, takvâ, akıl, dine bağlılık, bekarlık, iffet, ilim, edep, güzel ahlâk gibi niteliklerde benzeri olan kadınların daha önce evlenirken aldıkları mehir miktarı ölçü alınarak “emsal mehir” belirlenir. Kadının bu niteliklerde dengi olan bir hısımı bulunmazsa iki tane adaletli erkek veya bir erkek iki kadının şahitliği ile emsal mehir belirlenir. Bu da mümkün olmazsa mehr-i misli belirlemesi için hakime başvurulur.[26]

MEHİR VE BAŞLIK PARASI İLİŞKİSİ

Mehir, evlenecek olan kadının hakkıdır. Babası veya dedesi mehri kadın adına teslim alabilir, fakat ona sahip olamaz. Ancak kadın razı olmadığı takdirde veliye yapılacak mehir ödemesi geçerli değildir. Kadın; küçük, akıl hastası veya bunamış olursa mehir onun adına velisine verilir.

Günümüzde “başlık parası” adıyla velinin koca tarafından aldığı para ile çeyiz alınmış veya evlenecek kadına harcanmış olursa bunun mehir olarak nitelendirilmesi mümkündür. Ancak böyle bir parayı kızın babası alır ve kendi özel işleri için harcamış olursa bunun mehir ile ilgisi bulunmaz. Acaba kızın babasının mehir dışında damattan böyle bir parayı alma hakkı var mıdır? Aşağıda, başlık parası denilen bu paranın hükmünü belirlemeye çalışacağız.

Ebû Hanîfe ve diğer kimi fakihlere göre, kızın babasının evlenecek erkekten mehir dışında bir şey alması caiz değildir. Osmanlı Devleti uygulamasında başlık parası için “cebrî hibe (zor altında kalanın yaptığı bağış)” hükümleri uygulanmıştır. Buna göre koca, uygun bulduğu takdirde başlık parasını daha sonra rucû yoluyla kayın pederinden geri isteyebilecektir. Ancak böyle bir rücû, aile içinde huzursuzluklara yol açabileceği için belki evliliğin yürümemesi durumunda başlık parasının geri istenmesi düşünülebilir. Nitekim 1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nde başlık parası şu şekilde düzenlenmiştir: “Mehir, evlenen kadının hakkı olup onunla çeyiz yapmaya zorlanamaz. Bir kızı evlendirmek veya teslim etmek için ana) baba veya diğer hısımların, kocadan akçe veya benzeri şeyleri almaları memnûdur” (H.A.K. mad. 89, 90).

Ahmed b. Hanbel’e göre baba, kızını evlendirirken mehir yanında başka bir meblağ alabilir. Delil; Hz. Mûsâ’nın Şuayb (a.s.)’ın kızı ile evlenmek için sekiz yıl çobanlık yapmasıdır. Kur’ân’da şöyle buyurulur:Şuayb (a.s.), Musa’ya dedi ki; bu iki kızımdan birini, sen bana sekiz yıl işçilik yapman şartıyla, sana nikahlamak istiyorum. Eğer işçiliğini on yıla tamamlarsan o da kendinden.” [27] Bu âyet-i kerime, karşılığında ücret alınabilen yararlanmanın mehir olabileceğini gösterir. Hanbelîler dışındaki diğer mezheplere göre, burada başlık parasından çok babanın kızı adına almış olduğu mehir söz konusudur. Nitekim, Hz. Mûsâ’nın, Şuayb (a.s.)’ın yurdunda evlendirilmesi ve daha sonra mal-mülk sahibi olarak yeniden Mısır’a dönmesi bunu gösterir.[28]

KADININ MEHRİN TAMAMINA HAK KAZANDIĞI DURUMLAR

Kadın mücerred evlilik akdi ile mehir üzerinde hak sahibi olamaz. Cinsel temas, sahih halvet veya eşlerden birisinin ölümü kadını, mehir üzerinde hak sahibi kılar. Aşağıda bunları kısaca açıklayacağız.

1) Cinsel temas (zifaf):

Evlilikte ilk cinsel birleşme ile kadın mehrin tamamı üzerinde hak sahibi olur. Mehir peşin konuşulmuşsa bunu teslim alma hakkı doğar. Hatta bu durumda kadın mehri teslim almadıkça cinsel temastan kaçınma hakkına sahiptir. Mehir sonraki bir vadeye bağlanmışsa, vadesi gelmedikçe istenemez. Evlilikte cinsel temas veya sahih halvet sonucunda kadının mehrin tamamına hak kazanması şu âyete dayanır: “Bir eş yerine başka bir eş alırsanız, onlardan birine yükler dolusu mal vermiş olsanız bile, ondan bir şey geri almayın.” [29]

Burada evliliğin sahih veya fâsit olması sonucu değiştirmez. Hatta kadınla cinsel temasın hayız, nifas, ihram, oruç veya itikâf durumlarında olması da sonucu etkilemez. Çünkü koca cinsel temasla hakkını aldığı için, buna karşılık kadının da mehir üzerindeki hakkı kesinleşir. Mehir miktarı daha önce evlilik sırasında belirlenmemiş ise, ya sonradan karşılıklı rıza ile belirlenir ya da emsal mehir gerekir. Âyette şöyle buyurulur: “Birbirinize kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir ahit almışken, verdiğinizi nasıl geri alabilirsiniz.” [30] Bu âyetteki, “kaynaşıp başbaşa kalmak” anlamına gelen “ifdâ” cinsel temas olarak tefsir edilmiştir. İşte cinsel temasla bir hak halini alan mehir, artık ödenmedikçe veya hak sahibi olan kadın tarafından borçlu koca bu konuda ibrâ edilmedikçe düşmez.[31]

2) Sahih halvet (eşlerin başbaşa kalması):

Sahih bir nikâhla evli bulunan eşlerin, kimsenin görmediği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız olarak kalmalarına “sahih halvet” denir. Başbaşa kalmaya engel sayılan durumların da bulunmaması gerekir. Eşlerin yanında üçüncü bir kişinin bulunması, karı-kocada cinsel birleşmeye engel bir durumun olması, hastalık, küçüklük, ay hali, farz oruçlu olmak, farz veya nafile hac için ihramda bulunmak başba’şa kalsa bile eşler için cinsel temas engeli sayılan haller arasındadır.[32] Eşlerin bu engellerle birlikte başbaşa kalmasına ise “fâsit halvet” denir. Meselâ; düğünden önce trafik kazası geçiren nikâhlısının başında hizmet için hastanede kalan kadının bu başbaşa kalışı fasit halvet niteliğinde olup mehre hak kazandırmaz.

Sahih halvetin sonuçları şunlardır:

a) Bu halvetten sonra eşler boşanırsa kadın mehrin tamamına hak kazanır. Eğer mehrin miktarı konuşulmamışsa emsal mehir gerekir. Burada kadın evlenmeyi istediği bir erkekle, cinsel temas engeli olmayan bir ortamda başbaşa kaldığı için, daha sonra boşanma olunca kadının yeniden evlenmede, öceki şartlarla eş bulması güç olabilir. İşte bu eksikliğin mehirle giderilmesi hedeflemiş olmalıdır (bk. en-Nisâ, 4/21).

b) Yine bu şekilde boşanan kadın iddet bekler. İddet süresince nafaka ve halvetten en az altı ay sonra doğacak çocuğun nesebinin babaya bağlanması gibi haklardan yararlanır.[33]

3) Eşlerden birisinin ölümü:

Sahih evlilikte, cinsel temastan önce eşlerden birisinin ölümü durumunda, kadının önceden miktarı belirlenen mehrin tamamına hak kazandığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü ölümle nikâh akdi feshedilmiş olmaz, belki mali sonuçlarını doğrurarak sona erer. Mehir de bunlar arasındadır. Ancak vefat eden kadın olursa, mehri mirasçıları isteyebileceği için bunlar arasında kocası da vardır. Bu yüzden koca mehirden kendi miras payı olan dörtte bir veya ikide bir miktarı düşebilir.

Çoğunluk müctehitlere göre cinsel temastan önce eşlerden birisi ölür ve daha önce mehir miktarı belirlenmiş olmazsa kadın mehr-i misle hak kazanır. Delil Abdullah b. Mes’ud’un (ö.32/652) naklettiği şu hadistir. “Cinsel temastan önce kendisi veya kocası vefat eden kadın için daha önceden bir mehir konuşulmamışsa emsal mehir gerekir. Bunda ne aldatma ve ne de hile olmaz. Kadın iddet bekler, miras hakkına sahip olur.” Ashâb-ı kiramdan Ma’kıl İbn Sinan, İbn Mes’ud’a şöyle dedi: Hz. Peygamber Vâşık kızı Berva’ hakkında senin naklettiğin gibi hüküm vermişti.”[34]

4) Kadının kocasının evinde bir yıldan çok kalması:

Mâlikîlere göre, kocasının evinde cinsel temas olmaksızın en az bir yıl kalan kadın mehrin tamamına hak kazanır. Hanefî ve Hanbelilere göre ise bu süre içinde eşler herhangi bir tarihte yalnız başbaşa kalmışlarsa (sahih halvet) kadın mehre hak kazanır. Aksi durumda mehir gerekmez.[35]

KADININ MEHRİN YARISINA VEYA TESELLİ HEDİYESİNE HAK KAZANDIĞI DURUMLAR

Sahih evlilik cinsel temas veya sahih halvetten önce kocanın fiili ile sona ermişse, kadın daha önceden miktarı belirlenmiş olan mehrin yarısını alabilir. Eğer mehrin tamamı daha önceden peşin olarak ödenmişse, kadın bunun yarısını kocasına geri vermek zorunda bulunur. Delil şu âyettir: “Eğer siz onları, kendileriyle cinsel temasta bulunmazdan önce boşar, fakat daha önce mehir tesbit etmiş olursanız, bu mehrin yarısı onlarındır.” [36]

Bu âyetin hükmüne göre, kadının yarı mehir almasının şartları üç maddede toplanabilir: a) Mehir daha önceden tesbit edilmiş olacak, b) Koca, karısını cinsel temastan önce boşamış bulunacak, c) Kadın mehir hakkından vazgeçmemiş olacak.

Burada evlilik boşama ile sona erebileceği gibi fesih, ilâ, mulâane, kocanın iktidarsızlığı, İslâm dinini terketmesi, karısı Müslüman olduğu halde kendisinin İslâm’a girmekten kaçınması, kadının usûl ve fürûuna hurmet-i müsâhareyi (sıhrî hısımlık) gerektiren bir fiil işlemesiyle de sona erebilir. Bütün bu durumlarda evliliğin sona ermesi kocanın fiili ile olmuş bulunur ve kadın bu yüzden yarı mehre hak kazanır. Yeter ki bu ayrılık cinsel birleşmeden önce meydana gelsin. Bu çeşit ayrılıkta kadına iddet gerekmez.[37]

Mehir miktarı nikâh akdi sırasında belirlenmemiş olur ve bu ayrılma cinsel temastan yahut sahih halvetten önce olmuşsa Hanefî ve Hanbelilere göre kadına mehir gerekmez. Ancak böyle bir kadın mut’a denilen bir mala hak kazanır. Delil şu âyettir:

Eğer kadınları nikâhtan sonra henüz kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir belirlemeden boşarsanız, (bunda) size bir günah yoktur. Ancak bu durumda boşanan eşlere eli geniş olan durumuna, eli darda olan da kendi durumuna uygun olarak iyi bilinen örfe göre mut’a (teselli hediyesi) versin. Bu iyiler üzerinde bir borçtur.”[38]

Mut’a; kocanın; mal, giysi veya yiyecek olarak boşanmış eşine verdiği şeyler demektir. Âyette mut’a’nın miktarı belirlenmemiş ve bu husus içtihada bırakılmıştır. Ebû Hanîfe’ye göre, mut’a’nın en azı bir giysi, baş örtüsü ve bir yorgan olup mehr-i mislin yarısından çok olamaz.[39]

KADINA MEHİR VERİLMESİ GEREKMEYEN DURUMLAR

İki durumda kadına mehir vermek gerekmez.

1) Evlenme akdi fâsit olur ve koca karısını cinsel temastan önce boşarsa, erkeğin mehir veya mut’a vermesi gerekmez. Burada evliliğin karşılıklı rıza ile veya hakimin hükmü ile sona ermesi sonucu değiştirmez.

2) Evlilik akdi sahih olur, fakat cinsel temas veya sahih halvetten önce kadının fiili ile sona ermiş bulunursa kadın yine bir şey alamaz. Kadının dinden çıkması veya kocası İslâm’a giren ve ehli kitaptan olmayan kadının, Müslüman olmaktan kaçınması durumlarında evlilik akdi kadın tarafından veya kadın sebebiyle sona ermiş sayılır. Kadının kocasının usûl veya fürûundan birisiyle hurmet-i musahareyi gerektiren bir fiil işlemesi meselâ; zina etmesi durumunda da evlilik kadın tarafından sona erdirilmiş sayılır.[40]

Sonuç olarak mehir evlilik süresinde kadın için bir yedek akçe niteliğindedir. Çünkü onun beklenmedik bir zamanda kocasını kaybetmesi veya boşanmaları durumunda kendisine yeni bir hayat programı hazırlayıncaya kadar mehir ona destek sağlar. En az mehir miktarının iki kurbanlık koyun parası kadar olduğu, üst sınırının ise yaklaşık 80 koyun (400 dirhem gümüş) alacak kadar bulunduğu dikkate alınırsa, mehrin gerçekte kadın için önemli bir sosyal güvence niteliğinde olduğu söylenebilir.

Dipnotlar:

[1] Nisâ’, 4/34. [2] Nisâ’, 4/4. [3] İbn Kesîr, Muhtasar Tefsîr, Beyrut 1402/1981, I, 357; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, y. ve t.y., 11,512,513. [4] Nisâ’, 4/20. [5] Nisâ’, 4/24. [6] Nesâî, Nikâh, 76; Ebû Dâvûd, Nikâh, 24, 25. [7] Nesâî, Nikâh, 62; Şevkânî, age, VI, 170. [8] bk. Serahsî, el-Mebsût, V, 62 vd.; Kâsânî, age, II, 274 vd.; İbnü’l-Hümâm, age, II, 434 vd.; Cassâs, age, III, 86. [9] Bakara, 2/237. [10] Bakara, 2/236. [11] Ebû Dâvûd, Nikâh, 30, 31. [12] el-Kasânî, age, II. 227 vd.; İbn Abidîn, age, Mısır, t.y., II, 252, 458-461; Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, II, 143. [13] bk. Buhârî, Nikâh, 14, 35, 44, Fadâilü’l-Kur’ân, 22, Libâs, 49; Müslim, Nikâh, 76. [14] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VI, 170; Askalânî, Bulûğu’l-Merâm, Terc. A. Davudoğlu, İst. 1967, III, 247 vd.; Bilmen age, VI, 173. [15] Nisâ’, 4/20. [16] Şevkânî, age, VI, 168; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Mısır, t.y., IV, 283 vd. [17] bk-Nisâ, 4/4, 24; Buhârî, Nikâh, 34-51; Zühaylî age, VII, 256; Bilmen, age, IV, 121-123; Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 279, 280. [18] Bakara, 2/237. [19] Ahmed b. Hanbel, I, 379. [20] M. Muhyiddîn Abdüihamîd, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, s. 140, 141. [21] Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara, 1974, s. 218. [22]
 Mehmed Zihni, Ni’met-i İslâm, İstanbul 1976, s. 641 vd. [23] Nesâî, Nikâh, 60, Hıyel, 15, 16; Müslim, Nikâh, 60; İbn Mâce, Nikâh, 16; bk. Buhârî, Nikâh, 28; Müslim, Nikâh, 57, 59, 61. [24] Kâsânî, age, II, 282, 283; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I, 309-311; Bilmen, age, II, 6, 119-120, 140, 142. [25] Molla Hüsrev, Düraru’l-Hukkâm, I, 342. [26] Kâsânî, age, II, 287; Bilmen, age, II, 119. [27] Kasas, 28/27. [28] Döndüren, «Mehir» mad. Şamil İslâm Ansik., IV, 110. [29] Nisâ’, 4/20. [30] Nisâ’, 4/21. [31] bk. Kâsânî, age, II, 291 vd.; Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 57 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 716; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, VII, 289. [32] İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, II, 465. [33] Zühaylî, age, VII, 292; Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, s. 287. Ş.İ.A. «Mehir» mad., IV, 110. [34] Ebû Dâvûd, Nikâh, 31; Nesâî, Talâk, 57; İbn Mâce, Nikâh, 18; Dârimî, Nikâh, 47. [35] Zühaylî age, VII, 292. bk. İbn Rüşd, age, II. 20. [36] Bakara, 2/237. [37] Kâsânî, age, II, 296 vd.; İbnü’l-Hûmâm, Fethu’l-Kadîr, II, 438-439. [38] Bakara, 2/236. [39] Serahsî, el-Mebsût, V, 82, 83; Sâbûnî, Tefsîrû Âyati’l-Ahkâm, I, 379-380. [40] Kâsânî, age, II, 336, 337.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

MEHİR NE DEMEK?

Mehir Ne Demek?

MEHİR NEDİR? MEHİR NEDEN VERİLİR?

Mehir Nedir? Mehir Neden Verilir?

MEHİR HANGİ DURUMLARDA VERİLMEZ?

Mehir Hangi Durumlarda Verilmez?

KADININ MEHİR HAKKI

Kadının Mehir Hakkı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.