Mahmud Sami Ramazanoğlu’nun (k.s.) Hayatı
20. yüzyılın manevi rehberi Mahmud Sami Ramazanoğlu'nun (k.s.) Adana'dan Medine'ye uzanan edep ve istikamet dolu hayatı... İşte o eşsiz manevi miras!
Mahmud Sami Ramazanoğlu’nun (k.s.) hayatından süzülen edep, nezaket ve dürüstlük örnekleri... Adana’dan Medine’ye uzanan bir irşad yolculuğunda nefis tezkiyesi, helal kazanç ve mahlukata şefkat üzerine derin hikmetler. İşte marifetullah yolunda istikamet sahibi bir müminin nasıl olması gerektiğini anlatan o eşsiz hayat hikayesi…
MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU’NUN (K.S.) HAYATI (1892-1984)
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu rahmetullahi aleyh 1892 yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Şecereleri Ramazan Oğulları’ndan Nûreddin Şehîd yoluyla Hâlid bin Velîd Hazretleri’ne dayanır. Babası Müctebâ Efendi’dir.
Şöyle bir menkıbe nakledilir:
Bir gün Hızır aleyhisselam, evlerinin kapısına gelerek, hizmetçi kadın vâsıtasıyla muhtereme vâlideyi (Sâmi Efendi’nin annesini) kapıya çağırır. Her ne kadar vâlide hanım;
“–Kızım, ne isterse ver!” tembihinde bulunsa da ziyaretçi;
“–Hayır muhakkak kendisi ile görüşmem lâzım!” diye ısrar edince, mecbûren kapının arkasına gizlenerek:
“–Buyurun!” der. Hızır aleyhisselam:
“–Kızım, hâmile olduğunu biliyor musun? Senin vâsıtanla büyük bir insan dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben bulunacak, uzun müddet İslâm’a hizmet edecek. Bu müddet zarfında haram ve helâle dikkatli ol ve ismini de «Mahmud Sâmi» koy!” müjdesini verir ve teberrüken bir gömlek ister. Gömlek getirilinceye kadar ortadan kaybolur.
İlk Ders İncitmemek, Son Ders İncinmemek: Sami Efendi Hazretleri’nin Manevi Tahsili
Mahmud Sâmi Efendi rahmetullahi aleyh ilk ve orta mektep tahsilini memleketi Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Dâru’l-Fünûn (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Çok başarılı bir talebe idi. Yüzündeki melâhat ve güzellik, davranışlarındaki nezâket ve edep, derslerindeki üstün başarısı ile hocalarının takdirlerine mazhar olmuştu...
Tahsili devam ederken Sarıyer’de ikâmet ettiği ev, bir sel baskınına uğramış ve daha talebe olan Sâmi Efendi’nin kitaplarından bir kısmı selde zâyî olup gitmişti. Gençliğinden itibâren her şeye ibret ve hikmet nazarıyla bakan Sâmi Efendi rahmetullahi aleyh bu hâdiseyi de farklı okumuş, bunu ilâhî bir îkaz olarak kabûl edip; “Gâlibâ bu meslekten nasîbimiz olmayacak!..” diye yorumlamıştı. Gerçekten de üniversiteyi “pekiyi” derece ile bitiren Sâmi Efendi Hazretleri, kul hakkı endişesiyle, geçimini hukuk alanından değil, bir ticarethânenin muhâsebesini tutarak temin etmiştir.
Yüksek tahsilini tamamlayıp, memleketi Adana’ya dönmek arzusunda olan Sâmi Efendi rahmetullahi aleyh, Bayezid meydanında bir Allah dostuyla karşılaşır. Bu zât Sâmi Efendi’ye, nereli olduğunu, İstanbul’da ne ile meşgul olduğunu sorar. Hazret, yüksek tahsilini tamamladığını ifâde ederek durumunu arz eder. Bu Allah dostu ona:
“–Sizi yeni bir tahsile başlatmama müsâade eder misiniz?” der ve onu Koca Mustafa Paşa semtinde bulunan Kelâmî Dergâhı’na götürür. Yolda sohbet ederken o Allah dostu, Sâmi Efendi’ye der ki:
“–Evlâdım! Senin bu zâhirî tahsilin kâfî değil! Sana, kişiyi iki cihan saâdetine götürecek esas tahsili tavsiye edeyim. Bu yeni başlayacağınız irfan mektebinin ilk dersi kimseyi İNCİTMEMEK’tir; son dersi de aslâ İNCİNMEMEK... Yani Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanarak -ne hâl olursa olsun- hiç kimseye kırılmamak! Affedebilme olgunluğunun zirvesine erebilmek...”
Dergâhın mürşidi olan, zamanın Meclis-i Meşâyıh Reisi Es‘ad Efendi rahmetullahi aleyh, genç Sâmi Efendi ile yakînen ilgilenir:
“–Evlâdım! Hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak icâb eder. En mühim uzvumuz kalp’tir... Bu sebeple, zâhirî nâfile ibadetlerden önce kalbimizi ihyâya başlayacağız. Kalp zikrine ehemmiyet vereceğiz!” der ve Sâmi Efendi için yeni bir hayat başlar.
Artık Sâmi Efendi, dergâhın genç bir hizmet eridir. Bahçe tanzimi, ayakkabıların tertibi, gelen ziyaretçilerin sıraya konulması, onlara yapılan ikramlar, Pîr Hazretleri’ne gelen mektuplara cevaplar, hep bu genç mürîdin uhdesindedir. Dergâhta bulunan kadîm müridler bile ona hayran olurlar. Zira o çok az uyur, akşamları yatakları serer, herkesle beraber yatağına girer, insanlar uyuduktan sonra sessizce kalkar, yeniden abdest alır, seccâdesi üzerinde uzun müddet tesbih, tehlil, zikrullah ve tefekkürle meşgul olurdu. İmsaktan evvel, bahçeden odun getirip kazanı yakar; gusül ihtiyacı olanlar için sıcak suyun hazır olduğunu haber verirdi.[1]
Dergâhtaki bu umûmî hizmetlerin yanında, daha husûsî hizmetler gerektiğinde de, yine genç Sâmi Efendi ilk koşanlardan olurdu. Yaşlı müridler, hasta ihvan, hep Sâmi Efendi’nin candan hizmetleriyle perverde oluyorlardı. Es‘ad Efendi’nin müridleri arasında, mânevî derecesi çok ilerilerde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi de bulunmakta idi. Hayli yaşlanmış olan müftü efendi hastalanmış, bakımı da çok güç hâle gelmişti. Dergâhta bu yaşlı zâtın memleketine, evlâtlarının yanına gönderilmesi istenince Sâmi Efendi rahmetullahi aleyh:
“–Müsâade edilirse bu mübârek zâtın bakım ve hizmetini yapmak isterim!” dedi ve bu hizmeti de büyük bir edep ve hassâsiyetle îfâ etti.
Bu hâlis niyet ve nâzik hizmetin karşılığı olarak da müftü efendinin şu duâsına mazhar oldu:
“Allâh’ım! Bu yaşıma kadar bu kuluna ikram ettiğin mânevî lûtuf ve ikramların hepsini aynen bu genç evlâdımıza da ikram eyle…”[2]
Sâmi Efendi g dergâhta îfâ ettiği samimî hizmetler ve tasavvuf yolunda gösterdiği ciddî gayretler neticesinde nâil olduğu mânevî kemâlât ile de mürşidinin gözde bir talebesi oldu. Öyle ki memleketi Adana’ya gittiğinde, mürşid-i kâmili Es‘ad Efendi Hazretleri, onun gecikmeden İstanbul’a dönmesini arzu etti. Bu arzusunu da buram buram muhabbet ve hasret kokan şu mektupla kendisine bildirdi:
“Muhterem evlâdım!
Arzu ve iştiyâkım sabır ve tahammül çemberini çok fazla zorlamakta olduğundan, kışın şiddetine mukâvemet edemeyen bu ihtiyar pederinizi o güzel sîmânız ile bahtiyar ederseniz çok memnun olurum…
Şâh-ı Nakşibend Efendimiz Hazretleri’nin; «Bizim tarîkımız sohbet iledir.» şeklindeki hikmetli sözünü şüphesiz duymuşsunuzdur. Ömrünüzün baharının ter ü tâzeliği ihtiyarlık hazânı ile târumâr olmadan, yüce tarîkatin füyûzât çiçekleriyle rûhunuzu ve kalbinizi kokulayıp güzelleştirmek, bendenizin biricik arzu ve emelidir. Allah sizi muvaffak eylesin...”[3]
Üstâdının bu nâzik dâveti üzerine İstanbul’a dönen Sâmi Efendi rahmetullahi aleyh, sonraki zamanlarda da günlerini kâh Adana’da pederi Müctebâ Efendi’nin yanında, kâh Kelâmî Dergâhı’nda kendisini ikmâl etmekle geçirdi. (Yazının devamını bu linke tıklayarak okuyabilirsiniz)
Dipnotlar:
[1]. Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn eş-Şeyh Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, s. 73.
[2]. Bkz. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 231.
[3]. M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 52-53, no: 25.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!