Lamartine’e Göre Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kıyaslanamaz Üstünlüğü
Lamartine’in değerlendirmesi üzerinden Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gaye, vasıta ve netice açısından kıyaslanamaz üstünlüğü ve İslâm medeniyetine etkisi anlatılıyor.
Fransız tarihçi Lamartine, Peygamber Efendimiz’in yüksek şahsiyet ve muzafferiyetini selâmlamaktan kendini alamayanlardandır:
LAMARTİNE’E GÖRE HZ. MUHAMMED (S.A.V.) NEDEN KIYASLANAMAZ?
“Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti, insan dehâsının üç ölçüsü ise; modern tarihin en büyük şahsiyetlerini Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le kıyaslamaya kim cesaret edebilir?” (A. de Lamartine, L’histore de la Turquie)
Bu cümleyi teşrih edelim:
İnsan dehâsı üç açıdan değerlendirilebilir:
- Bu büyük zâtın gayesi nedir?
- Bu şahsiyet, hangi vasıtalara sahiptir?
- Bu vasıtalarla, gayesine ulaşmak yolunda gayretlerinin neticesi ne olmuştur? Ne nisbette muvaffak olabilmiştir?
Peygamber Efendimiz’in gayesi, cihanşümuldür ve bütün asırları içine alan en büyük gayedir. O’nun gayesi, Hakk’ın rızâsıdır. Cenâb-ı Hakk’ın elçiliğini, risâletini yerine getirmektir. O; insanlığa hidâyet getirmek, onların iki dünyasını da mâmur eylemek gibi, iki cihan çapında büyük bir dâvâya sahiptir. O’nun gayesi, insanlara bir şeyleri zorla kabul ettirmek değildir, gönüllerin fethidir. O; adâleti tahkim etmek, zulmü bertarâf etmek, cemiyette kardeşliği ve fedâkârlığı gerçekleştirmek gibi çok büyük ideallere sahiptir.
Peygamberimizin Vasıta ve İmkânları
Vasıta ve imkânlara gelince;
Efendimiz; bir yetim olarak geldiği dünyada, hem yetim hem öksüz olarak büyümüştü, peygamber olduğu kırk yaşına geldiğinde de hanımı Hazret-i Hatice’nin maddî-mânevî bir miktar desteğinden başka hiçbir şeye mâlik değildi. Etrafındakiler ekseriyetle fakir ve yoksullardı. Gayesinin tahakkuku için harcayabileceği servetleri olmadı. Çoğu kez sıcak bir tebessümden başka bir ikrâmı olamadı. Kendisi de ashâbı da; açlıktan karınlarına taş bağlayarak, uzun seferlerde bir deveye üç kişi münâvebeli binerek, hep yokluklar içinde gayret ettiler.
Peygamberler içinde dahî mukayese edilecek olsa; Peygamber Efendimiz’in emrinde, ne Süleyman -aleyhisselâm-’da olduğu gibi rüzgârlar, ne Musa -aleyhisselâm-’da olduğu gibi denizleri yaran, taşlardan su çıkaran bir asâ vardı. Fakat O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; insanları rüzgârlar gibi latifleştirmeye, taş kalplerden gözyaşları ve alın terleri akıtmaya talip bir gönülden başka hiçbir şeye mâlik değildi.
Bu yüksek hedef ve dar imkânlar içinde;
«Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in risâletinin maddî-mânevî neticesi nedir?» diye sorulacak olursa, Vedâ Hutbesi’ni îrâd ettiği esnadaki umumî manzarayı ortaya koyabiliriz:
Kız evlâtlarını diri diri toprağa gömen, putlara tapan, sürekli kabîle savaşları içerisinde, hiçbir siyasî-içtimâî varlık gösteremeden tükenip gitmekte olan ümmî bir câhiliyye toplumundan; îmanlı, vicdanlı, irfanlı, merhametli, fedâkâr, mücâhid ve îman kardeşliğiyle bütünleşmiş bir fazîletler medeniyetine vâsıl olmuş, sayıları yüz binlere ulaşan bir ümmet...
Arap Yarımadası’nı tamamıyla tesiri altına almış; Habeşistan, Irak ve Şam bölgesine davetçilerini göndermiş; 30 yıl içerisinde Semerkant’tan, Kayravan’a uzanan, asırlar sonra da bütün kıtalarda ilerleme istîdâdını sürdüren dev bir coğrafya...
Yanıp sönmeyen, geçip gitmeyen kıyâmete kadar devam eden bir tesir...
Dâimâ tazelenen, sürekli yüksek şahsiyetler tevlid eden bir medeniyet...
Ömerü’l-Fâruklar, Ömer bin Abdülazizler, Selâhaddin Eyyûbîler, Alparslanlar, Fatihler, Kanunîler gibi adâlet, hizmet ve cihad kahramanları yetiştiren bir medeniyet...
Bâyezidler, Cüneydler, Mevlânâlar, Yesevîler, Yûnuslar, Hüdâyîler, Muhyiddinler, Sadreddinler, Şâh-ı Nakşibendler, Gazâlîler, Rabbânîler gibi mânâ ve mârifetullah erlerini, mânevî terbiye ve tezkiye dehâlarını yetiştiren bir medeniyet...
Merhamet, şefkat, hizmet, diğergâmlık gibi hasletleri zirve ölçülerde hayata geçirmiş bir toplum... Zekât verecek fakir bulunamayan beldeler... Psikiyatriye ihtiyaç bırakmayan bir huzur iklimi... Depresyonun, bunalımın sızamadığı; kenetlenmiş, birbirinin derdiyle dertlenmiş dergâh gönüller...
Her medeniyet, kendi insan tipini vücuda getirir. O insan tipi de, mensup olduğu medeniyetin sıfat ve karakteriyle hem-âhenktir, yani uyum hâlindedir.
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tesis ettiği İslâm medeniyeti; insanlık tarihinde, bir kere ulaşılabilmiş bir zirvedir. Bunun sebebi, selîm beşerî fıtratın, ilâhî ilim, irfan ve hikmet ile teçhiz edilmiş olmasıdır.
Bütün bunlar, canlı bir Kur’ân olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhânî dokusundan nasiplenmiş bir ümmetin ortaya koyduğu fevkalâde neticeler...
Bu büyük gayelere pek az ve zayıf vasıtalarla ve büyük bir muvaffakiyetle, ulaşabilmiş Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in üstünlüğü, hiç kimseyle kıyaslanamayacak derecede âşikârdır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hidayet Güneşi, Yüzakı Yayıncılık










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!