Küresel Ekonomik Düzen Neden Adaletsizlik Üretiyor?

Bilal Akyol, Prof. Dr. Gülfettin Çelik ile küresel ekonomik düzen, finans sistemi ve adalet krizini konuştu.

Röportaj: Bilal Akyol

Küresel sistemin ekonomik, siyasal ve sosyal krizlerle sarsıldığı bir dönemde, dünyayı bir yangın yerine çeviren mevcut finansal düzene, bu düzenin insan tasavvuruna ve ürettiği adaletsizliklere dair İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Gülfettin Çelik Hoca ile bir hasbihal gerçekleştirdik.

Mülakatımızda, sadece birer askeri veya ekonomik operasyon olarak görülemeyecek olan küresel müdahalelerin dinî ve tarihî arka planını, modern iktisadın “sonsuz ihtiyaçlar” dogmasının sömürü düzenine nasıl zemin hazırladığını ve bu kuşatmayı yaracak olan zihniyet dönüşümünün imkânlarını ele aldık.

KÜRESEL SİSTEMİ ANLAMAK İÇİN EKONOMİNİN ÖTESİNE BAKMAK

Bilal Akyol: Hocam, bir iktisatçı gözüyle baktığınızda; bugünkü küresel finans sistemi, insanlığın ortak geleceği açısından hangi güvenlik ve adalet krizlerine yol açıyor?

Prof. Dr. Gülfettin Çelik: Ekonomik alanı veya ekonomik sistemle ilgili bir konuyu düşündüğümüzde mutlaka onun ilintili olduğu siyasal, idari ve hatta sosyal alanı da dikkate almak gerekir. Konuyu daha somut hale getirirsek; Mesela şu an Orta Doğu'da, Filistin'de başlayan ve Hürmüz'e kadar uzanan, bütün bir coğrafyayı içine alan siyasi ve askeri bir operasyon söz konusu. Buna "Sadece askeri bir müdahaledir, ekonomik bir çıkar ilişkisidir" dersek yanılırız.

Zira bunun arka planında, en azından İsrail açısından 3.000 yıla kadar uzanan bir inanç bütünü vardır. Orada, "yeryüzünün seçkin kulları", "Allah'ın doğrudan doğruya Cennet’e götüreceği seçkin ırk" tanımı var. Yahudiler böylesi bir inanca sahip olarak bugünkü fiiliyatlarını gerçekleştiriyorlar. Diyorlar ki: "Biz Allah'ın seçkin kullarıyız. Bir sorumluluğumuz, mükellefiyetimiz varsa o da kendi hemcinslerimize, Yahudilere karşıdır. Diğer insanlık bize hizmet etmek için var olduğuna göre çok da önemli değildir." Bu rahatlıkla davranıyorlar. O yüzden de bu kadar kolayca öldürüyorlar, yakıp yıkıyorlar. En nihayetinde bu bakışın sadece Filistin ve Hürmüz'le sınırlı kalmadığını, bu grubun etkin olduğu bütün küresel sisteme de yayıldığını ancak bu bütüncül anlayışla görebiliriz diyebiliriz.

İkinci olarak; herhangi bir sistem mutlaka insan ve insan dışındaki varlıklar üzerine bina edilir. Bu varlıklar tabiat, canlı-cansız nesneler, diğer insanlar veya toplumlar olabilir. İnsan söz konusu olduğunda ya "insan-insan" ilişkisi ya da "insan-madde" ilişkisi devrededir. Siyasal, sosyal ve ekonomik alanlar insanın diğer insanlarla, canlı ve cansız varlıklarla olan münasebetini kurgular. Bütün bunları, sistemleri açıklarken dikkate alacağımız ana unsurlar olarak görebilirsiniz. Modern bilim de bunu böyle açıklar.

İki Uç Nokta

Fakat bence dikkate alınması gereken bir husus daha var. O da bizatihi varlık olarak insanın, bu maddi dünyada kendini nereye tanımladığı ve konumlandırdığıdır. Burada iki uç durum vardır:

Birincisinde insan, "Ben bu kâinatın merkeziyim" diye bakar ve hiçbir kural tanımaz. Sadece kendi canının istediğini, gönlüne hoş geleni esas alır; etrafındakilerin de bunu kabullenmesini bekler ve ona göre bir sistem oluşturur.

 Diğer uçta ise kendisini adeta yok sayan, hiçbir iradesi ve dirayeti olmayan bir insan vardır. O da kendini dış dünyaya göre tanımlar; "Ben ancak etrafımdaki aşkın dünya ile varım, Öyleyse benim hiçbir iradem olamaz" teslimiyetine kadar gider. Yani bir tarafta hiçbir şeyle sınırlandırılmamış, kuralsız bir insan; diğer tarafta hiçbir şey yapamayacak kadar kendini sınırlamış bir insan vardır. İnsanlık tarihi bu iki süreç arasında akıp gitmiştir.

Arada ise başka mekanizmalar doğar. İnsan der ki, "Evet ben bir bireyim, özgürüm ancak yine ben sınırlıyım, beni mutlak bir irade, yaratıcı sınırlandırıyor." Bu inanç ona diğer insanlarla ilişkisinde de sınırlar koyar. Hem irade verir hem de onu daraltır: "Çalmayacaksın, haram yemeyeceksin, zulmetmeyeceksin, emanete hıyanetlik etmeyeceksin" gibi kurallar getirir.  Ancak bu kural koyucu toplumdan topluma değişir. Bu bazen aşirettir, ailenin reisidir ya da bazen bilim adamıdır. Veya bunların baskın olduğu durumlar yaşanır.

Modern dünya kendisini bilimin yönlendirmesine bırakmayı tercih etmiştir. Ancak onun da sınırlarını daraltmış, pozitif bilim esasında kural konulan bir zemine oturtmuş. İktisatta da şöyle bir tanım geliştirmiştir. "İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur, imkânlar ise sınırlıdır.  İnsana düşen de bu sonsuz sınırlı imkânlarda sonsuz ihtiyaçlarını karşılayabilme becerisi göstermesidir. " Bu genel kabul yapıldıktan sonra artık buna göre teori geliştirilir, kurallar manzumesi vazedilir olmuştur. İnsanların nasıl istihdam edileceği, gelirin nasıl paylaşılacağı ve tüketileceği ilmi odluğu kabul edilen bu temeller üzerinde belirlenmeye çalışılır olmuştur.  

Ancak zaman göstermiştir ki modern dünyanın bu sınırlayıcı genellemesi birçok yanlışlıklar, eksiklikler barındırmaktadır ve bunun da neticesinde uygulamalar insanı hedeflediği neticeye götürmemektedir. Öyle ki bu yaklaşımı kabul eden insan, Batı dünyasında asırlara yayılır şekilde, birçok örnekte görüleceği gibi başkalarını umursamadan sadece kendi ihtiyaçları için her şeyi yapar olmuştur. Karşı tarafa bedeli ne olursa olsun.

 Hâlbuki bilimi sadece pozitif bilimlerin sınırlarında insan aklının keşfettiği kurallardan ibaret görmek ciddi bir eksikliktir. İlmi, kâinatı yaratan iradenin ortaya koyduğu kurallar manzumesini de içine alan bir bütünde görmek gerek.

İnsan ancak bu aşamaya vardığı zaman, somutta da İslam ile tamamlanmış bilim anlayışında Kur'an ve Sünnet esasında oluşturduğu sistemde nefsinin sınırlarıyla değil, kâinatın ilahi kurallarıyla ancak kendisini sınırlandırarak dengeleyebilir. "Benim ihtiyacım var ama yanımdaki insanın aç kalmasına da razı olamam" diyebildiğinde ancak kendi sınırlarına çekilebilir.

Makine, Sınırsız Kazanma Aracına Dönüştü

Eğer insanın davranışı sadece kendi ihtiyaç tanımına bırakılırsa devreye "nefis" girer. O zaman makineyi icat eden insan, onu sadece sınırsız kazanma aracı olarak görür. Tıpkı Sanayi Devrimi'nde günde 17-18 saat çalıştırılan, neslini devam ettiremeyen bir işçi sınıfı ile kuralsızca kazanan bir sermayedar sınıfının ortaya çıkması gibi neticeler hep tekrarlanır durur.

Sermaye sahiplerinin hükmettiği, emeğiyle geçinenin ona köle olduğu bir düzen oluşur ve bu sistem devletler seviyesine ulaşarak dönüştürülemez bir mekanizma halini alır. Bugün yapay zekâ ve dijital çağda bunun yeni versiyonlarını yaşıyoruz.

Sömürgecilik dönemlerinde milyonlarca insanın köleleştirilmesi ya da yok edilmesi nasıl bu zihniyetin ürünüyse, bugünkü küresel adaletsizlik de aynı mekanizmanın devamıdır. Mesela Batı'nın sömürgeleştirme dönemlerindeki tavırları başka türlü açıklanamaz. "Bana rakip olmasınlar, benim denetimim dışında kalmasınlar; öyleyse ben bunların parmaklarını bile keseyim, prangalara vurayım da bana mahkûm olarak çalışsınlar" düşüncesi nasıl izah edilebilir? Milyonlarca Kızılderili'nin öldürülmesi, milyonlarca Afrikalının okyanuslarda yitip gitmesi başka nasıl açıklanabilir? Bugün, yaklaşık 250 yıldır bu sömürü mekanizmasının sahibi olan insanların yönettiği bir dünyada yaşıyoruz.

Küresel ortamın bizi nereye götürmekte olduğu da artık apaçık ortada. Bir yanda kişi başı 50 bin dolar geliri olan toplumlar, diğer yanda en temel ihtiyacını karşılayamayan insanlar varsa, bu tesadüf değil. Durumun devam edip gitmekte olduğuna baktığımızda da dünyanın bir çarkın içinde olduğu açıkça görülüyor.  Egemen olanların başkalarını ezerek sonsuz ihtiraslarını karşıladığı bir düzen içindeyiz. Geriye kalan milyarları ezen bir çark.

FAİZ VE FİNANS SİSTEMİ KÜRESEL DÜZENİ NASIL SÜRDÜRÜYOR?

Akyol: Bu ekonomik düzen dünya hangi enstrümanlarla devam ettiriliyor?

Çelik: Düzenin bizi çıkmaza sürüklediğini en azından küresel ölçekteki gelir dağılımındaki eşitsizlikten görebiliriz. Bunu devam eden bir duruma dönüştüren çok etken var elbette. Bu duruma, iyi niyetle yürütülen, meşruiyet sağlayan birçok yan mekanizmaya dayalı uygulamalar söz konusu.

Mesela “insani yaşam” çok güzel bir tanım. Ancak bu genel hedefe götüreceği söylenen asgari ücret ya da yaşam standardı, bu eşitsizliği meşrulaştıran kriterler haline gelmiş durumda. Refahın tüm kesimler için sürekli artırılması gereken bir konu olmasına engel olan, gözümüzü karartan kriterler haline gelmiş durumda.  Tabi bu çarkı kuran ana unsurlara bakarsak, bütün bunların ötesinde faizi görürüz.

Eşitsizliklerin esas sebebi.  İslam, insanoğlunun sınırsız kazanma hırsını dizginlemek için faizi yasaklamış, yerine zekât, infak, karz-ı hasen ve misafire ikram gibi adalet mekanizmaları getirmiştir. Batı dünyasında ise akla ve pozitif bilime dayalı bir kural koyma süreci olduğu için, bu kurallar genellikle güçlünün lehine, zayıfın aleyhine işlemiştir. Faiz, bankalar, uluslararası kurumlar (IMF, Dünya Bankası vb.) var olan bu eşitsiz düzenin devamlılığını sağlayan araçlara dönüşmüştür.

ADİL BİR EKONOMİ İÇİN NASIL BİR ZİHNİYET DEĞİŞİMİ GEREKİR?

Akyol: Hocam peki yapılması gereken nedir?

Çelik: Temelde insanın dünyadaki konumunu yeniden tanımlaması ve sınırsız cüretkârlığına "dur" demesi gerekir. Bu sadece yasa ve devlet otoritesiyle çözülemez; zihniyetlerin dönüşmesi lazımdır. İnsan, "Ben de bir kulum, o da bir kul; benim hakkım olduğu kadar onun da hakkı var" diyebilmelidir.

Aslında piyasa ekonomisi teorik olarak arz ve talebin eşitliğini sağlamayı esasa alması yönüyle ideal bir düzendir. Derler ki, "Aktörler özgürse, kendi iradeleriyle davranırlarsa piyasa dengesi kendiliğinden doğar." Ancak ortada arz kıt ise ve ev ihtiyacı olan çoksa, piyasa baştan dengesiz başlar. İnsan, "Ev benim, 20 tane de müşteri var. İstesem bu evin kirasını 50 binden 70 bine, hatta 80 bine çıkarabilirim" dediğinde piyasa buna müsaade eder.

Kiracı da ev bulamadığı için mecburiyetten "Ne yapalım, kahrolsun ama vereceğiz" der ve buna razı olur. Peki bu durum adaleti ortaya çıkarır mı? Çıkarmaz. Mülk sahibinin, "Piyasa bana bu fırsatı veriyor ama bu vicdani değil. Bu adamın aldığı maaş belli, yaşam standardı belli. Ben bu evi 75'e değil, hakkaniyetli olan rakama vermeliyim" demesini sağlayacak olan nedir? Sadece yasa koyarsanız, adam o yasayı aşmak için "Oğlum geliyor, kızım evleniyor, evi boşalt, tadilat yapacağım" gibi kırk tane bahane üretir.

İşte o insanın içindeki bu manevi bekçiyi, o vicdani sınırı besleyecek mekanizmalar üretmemiz gerekir.

Burada Müslüman topluluklara büyük iş düşüyor. Kulluğu sadece namaz, oruç gibi ibadetlere veya birkaç haramdan kaçınmaya hapsetmemek; kulluğun aynı zamanda "diğer insanların hayatını kolaylaştırmak" ve "dünya nimetlerini de israf etmemek" olduğunu yeniden keşfetmemiz gerekiyor.

Var olan faizci ve sömürücü enstrümanları ikame edecek kâr payı, yardımlaşma sandıkları ve karz-ı hasen gibi pratikleri, rol modeller üzerinden topluma göstermeliyiz. Mesela rahmetli Mahir İz Hoca'nın maaşını alır almaz zekâtını anında hesaplayıp vermesi gibi örneklikler çoğalmalı.

Bizim toplumumuzun infak ve yardımlaşma refleksi çok güçlüdür; 1999 depreminde ve son Kahramanmaraş depremlerinde bunu tüm gücüyle gördük. Dünyanın birçok yerinde afetlerde sistemler zorlanıp, çökerken bizde yapıyı güçlendirici etki yaptı. Ancak bizdeki bu güçlü sivil dayanışmayı egemen davranış kalıbı haline getirecek bilimsel temelleri kurmalı ve modelleştirmeliyiz.

ADİL BİR DÜNYA DÜZENİ İÇİN BİREY VE KURUMLAR NASIL DEĞİŞMELİ?

Akyol: Hocam, anlattıklarınızdan yola çıkarak şunu söyleyebilir miyiz: Öncelikle ferdin kendi içinde bir inşa süreci yaşaması gerekiyor. Ancak ondan sonra kişi, araçları ve kurumları inşa edip güzel örneklikler sergilerse ideal/ âdil bir Dünya düzeni mümkün olabilecek.

Çelik: Doğru ama “var olan kurumları göz ardı edelim, sadece bireyle hareket edelim” demiyorum. Çok güzel kurumlarımız var. Komşuluk, akrabalık, dostluk, hemşehrilik gibi sivil dinamiklerimizin yanı sıra devlet, vakıflar, şirketler ve dernekler gibi mekanizmalarımız da var. Örgütlü yapıları da insani değerlerimizle beslemeliyiz.

Tabii burada devlete, topluma ve bireye düşen ayrı roller var. Devletin görevi yasal zemini hazırlamaktır. Toplum ve birey ise bunu kendi ölçeğinde sahiplenmelidir.

Mesela fabrikatörsünüz, iş adamısınız ve yanınızda çalışan insanlar var. Onların sizinle olan iş münasebetini sadece 'ücret' ve 'kâr' sınırına hapsederseniz işin içinden çıkamazsınız. O iş ilişkisini aynı zamanda infak, tasadduk, dünya ve ahiret kardeşliği veya Allah'ın rızasını beraber elde etme ortaklığı gibi ulvi bir zemine taşımanız gerekir.

Gelişme her iki taraftan da olmalı. Hem ferdi hem ictimai kurumsal alan birbirine paralel giderse bu model doğar. Sadece sistemin sömürücü yönünden şikâyet edip "Hadi bunu yıkalım, adil bir dünya kuralım" demek tek başına yeterli olmaz. Bunu da belirleyen arka plandaki insanın zihniyeti elbette.

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİNDE TÜRKİYE’NİN ROLÜ NE OLABİLİR?

Akyol: Bu yeni nizamın inşasında Türkiye’nin rolü ne olur?

Çelik: Şunu ifade etmeliyim ki Türkiye, bu noktada dünyanın ihtiyaç duyduğu, kesinlikle dikkate alınması gereken kilit bir coğrafyadır. Bunu neden söylüyorum? Birincisi, bana göre klasik Orta Doğu coğrafyasından Balkanlara kadar uzanan bu kuşak, klasik dünyanın ana mihver ve eksen coğrafyasıdır.

Bu bölgede tek bir milletin, tek bir dinin veya tek bir kültürün egemenliği bulunmamaktadır. Burada adeta insanlığın ortak havuzu yer almaktadır. Bu bütünde bütün toplulukların ortaklaşa ürettiği bir kültürel zenginlik ve seviye söz konusudur. Bu bölge tarihte insanoğlunun yaşayabildiği her durumu örnekler. Tabi gelecekte yaşanacaklara da örnek olacak şekilde. Bu coğrafyada gelişen İslam kültür ve medeniyet örnekliği coğrafyayı istisnai güzellikte bir döneme kavuşturmuştur.

Daha önce var olan kültürel zemine; insanlığın yeryüzündeki konumunu belirleyen, onun ahiret yolculuğunu ve diğer topluluklarla olan ilişkilerini tanımlayan İslam gibi bir nizam vazedildikten sonra, bu yapı çok daha dengeli bir hale gelmiştir. Elbette insani olarak bazen savaşlar veya öfkeler yaşanabilir ancak İslam, savaşı bile belirli kurallara bağlamıştır.

Savaşta dahi "Ağacı kesemezsin, kadını ve çocuğu öldüremezsin; sadece sana silah çeken askeri hedef alabilirsin" şeklinde katı sınırlandırmalar getirmiştir. Aynı hassasiyet ekonomik alanda da geçerli olmuş; örneğin "İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz" ilkesi her alanda karşılığı bulunabilecek şekilde genel kültür kodu haline gelmiştir.

Yeni ve Âdil Bir Dünya İçin Türkiye Kilit Coğrafyadır

Bu birikimin ve medeniyet mirasının sahiplenilmesi son derece önemlidir. Türkiye; bu mirası sahiplenen yegâne ülkelerden, devletlerden ve toplumlardan birisidir. Bu itibarla bana göre, Diğer dünya, özellikle Batı dünyası, şayet yeni bir dünya inşası için yol arıyorsa, en azından kendi çıkarı açısından bile İslam coğrafyasından keşfedebileceği ve öğreneceği pek çok enstrümanın bulunduğunu bilmelidir.  İslam coğrafyasının Batı'ya söyleyeceği çok sözü vardır ve geçmişimiz, özellikle Osmanlı kültür ve medeniyeti bunun en somut örneğidir.

Örneğin, Orta Çağ'da Osmanlı'nın zirve dönemindeki Balkanlar; o kadar çok farklı milletin bir arada yaşamasına rağmen herkesin hemen hemen eşit hayat standartlarına sahip olduğu müstesna bir coğrafyaydı. Sırp, Rum, Bulgar, Arnavut, Torbeş, Gacal veya Makedon...

Hangi unsuru sayarsanız sayın, her birinin hayat standardı olabildiğince birbirine eşit düzeyde bulunuyordu. Birbirinden çok farklı kültürlerin ve dinlerin bir araya gelip yoğrulduğu böyle bir ortamda böylesi adil bir nizam, ancak İslam ile doğabilirdi. Bu yapı; Abbasi ve Emevi geleneğinden süzülüp gelen, Orta Asya kültürüyle bütünleşen, Selçuklu ve nihayetinde Osmanlı'da vücut bulan o ortak İslam şuuruyla var olabilirdi.

İşte bugün bütün bu değerlerin yeniden keşfedilmesi gerekmektedir. Geçmiş, bu anlamda salt yaşanmış bitmiş bir tarih değil; geleceğe de ışık tutacak olan bir örneklikler bütünüdür. Türkiye, sahip olduğu bu tarihi ve kültürel misyon yönüyle, bana göre dünyada merkez konumunda olan bir mihver bölgedir.

Akyol: Hocam, derinlikli bir mülakat oldu. Kıymetli vaktinizi ayırıp fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Çelik: Bendeniz de teşekkür ederim.

Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 485

İslam ve İhsan

İSLAM EKONOMİSİ İLE KAPİTALİZM ARASINDAKİ FARKLAR

İslam Ekonomisi ile Kapitalizm Arasındaki Farklar

ULUSLARARASI DÜZEN DAĞILIRKEN: YENİ DÜNYA DÜZENİNDE TÜRKİYE EKSENİ

Uluslararası Düzen Dağılırken: Yeni Dünya Düzeninde Türkiye Ekseni

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle