Kıyamet Günü Dostluklar Düşmanlığa mı Dönüşecek?

Dünyada dost sandıklarımız, âhirette düşmanımız mı olacak? Gerçek dostluk, insanı nereye götürür: felâkete mi, kurtuluşa mı?

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İnsanlar kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (Nâziât, 46)

“O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir. Artık insan, kendi kendinin şâhididir. İsterse özürlerini sayıp döksün!” (Kıyâme, 13-15)

GERÇEK DOST KİMDİR, PİŞMANLIK SEBEBİ OLAN DOST KİM?

Dostluklar O Gün Düşmanlığa Dönecek

Bu dünyada, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun olmayarak sürdürülen dostluklar Kıyâmet günü düşmanlığa döner. Birbirine hayrı tavsiye edip kötülüklerden nehyetmeyen ve Allah’ın yasaklarını çiğneme husûsunda yekdiğerine yardımcı olan dostlar, o gün düşman kesilirler. Cenâb-ı Hak bunu şöyle haber verir:

“Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

Nihâyet bize geldiğinde arkadaşına: «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaşmışsın!» der. Bugün (nedâmet) size hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü siz (günah işleyerek) zulmetmiş oldunuz. Siz, azapta ortaksınız.” (Zuhruf, 36-39)

“O gün, zâlim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o Peygamber ile birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallâhi zikir (Kur’an) bana gelmişken o beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (muhtelif vaadlerle aldatıp yanlış yola sevkeder, en zor ânında da) yüzüstü bırakıp rezil rüsva eder.” (Furkân, 27-29)

“Keşke”lerle Dolu Bir Pişmanlık

En isâbetli dostluk, pişmanlığa sebep olmayan dostluktur. Bunun için insan kimlerle beraber olduğunu ve kimlerle nereye doğru gittiğini sık sık kontrol etmeli, kendini hesaba çekmelidir. Güzel insanlarla beraber bulunmalı, ancak asıl hedefi Allah Teâlâ ile ünsiyet ve dostluğu kazanmak olmalıdır.

Kötü insan, arkadaşını saptırır ve beraberce helâke sürüklenirler. Mü’min ise arkadaşını rüşd yoluna hidâyet ederek onu sürura kavuşturur. Âhirette hakikati gören kâfir, dünyada kâfirlerle beraber olduğu için nedâmet duyar. Mü’minler de Allah için sevdikleri dostlarıyla beraber oldukları için mesrur olurlar.

Suç Ortaklığı: Günah Üzerinde Dostluk

Dünyada dost olduklarını zanneden insanların şiddetli münâkaşalarını tasvir eden şu manzara ne müthiştir:

“Kâfir olanlar dediler ki: Biz hiçbir zaman bu Kur’an’a ve bundan önce gelen kitaplara inanmayacağız. Sen o zâlimleri, Rablerinin huzuruna durduruldukları zaman, birbirlerine söz atarken bir görsen! Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara: Siz olmasaydınız, elbette biz mü’min olurduk, derler.

Büyüklük taslayanlar, zayıflara: «Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis siz kendiniz suç işliyordunuz!» derler.

Zayıflar da büyüklük taslayanlara: «Hayır! Gece gündüz (işiniz) dolap çevirmekti. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz!» derler. Azabı gördüklerinde, nedâmet ateşiyle için için yanarlar. Biz de o inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yaptıklarının cezâsını çekerler.” (Sebe’, 31-33)

Şeytanın İtirafı: “Ben Sadece Davet Ettim!”

Zayıflar, “Gece ve gündüzün akıp gitmesi yani selâmetin uzunluğu bizi aldattı ve biz sizin hak üzere olduğunuzu zannettik ve sizi taklid ettik!” derler. Ayıplanma ve azarlanma korkusuyla nedâmet ve hasretlerini birbirlerinden gizlerler.[1] Yani onlar “İstediğimiz şeyi yapıyoruz ama bize bir şey olmuyor. Demek ki âlimlerin âhiretle ilgili verdiği bilgilerin aslı yokmuş!” diye düşünmeye başlamışlardı. “Hep böyle gidecek” zannediyorlardı. Ama öyle olmadı. Zamanla gençlik bitti, sıhhat elden gitti ve nihâyet ömür tükendi. Kuvvetliler zayıfladı, zenginler fakirleşti, meşhurlar tanınmaz hâle geldi. Bitmez zannedilen ne varsa tükendi ve ilâhî vaadlerin tahakkuk zamanı geldi. Maskeler düştü, aldatmaca bitti ve herkes hatâsını îtirâf etmeye başladı:

 “(Kıyamet gününde) hepsi Allah’ın huzuruna çıkacak ve zayıflar o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: «Biz sizin tâbilerinizdik. Şimdi siz, Allah’ın azabından zerre kadar bir şeyi bizden defedebiliyor musunuz?» Onlar da diyecekler ki: «Allah bizi hidayete erdirseydi biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için kurtuluş yoktur.»

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaadetti, ben de size vaadde bulundum ama vaadimi yerine getirmedim. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi dâvet ettim, siz de bana icâbet ettiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Daha önce beni (Allah’a) ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.» Şüphesiz zâlimler için elem verici bir azap vardır.” (İbrâhîm, 21-22)

Âhirette Dostluklar Biter, Takvâ Kardeşliği Kalır

Hakikat ortaya çıkınca öfkeler iyice kabarır ve birbirlerine beddua etmeye başlarlar:

“(İnkârcıların liderlerine:) «İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur» (denildiğinde, liderler:) «Onlar rahat yüzü görmesin! Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.» (derler).

(Tâbî olanlar ise:) «Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu başımıza siz getirdiniz! Ne kötü bir yerdir!» derler.

Yine onlar: «Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır!» derler.” (Sâd, 59-61)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O gün dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler. Ancak müttakîler bundan müstesnâdır.” (Zuhruf, 67)

En Ağır Pişmanlık: Kıyamet Günü

Rasûlullah Efendimiz:

“Pişmanlığın en kötüsü, kıyâmet gününde yaşanandır.” buyuruyorlar. (Vâkıdî, III, 1016-1017; Kudâî, Müsnedü’ş-şihâb, no: 1337)

Efendimiz’in bu îkâzına kulak verelim ve pişman olacağımız işlerden bir an evvel vazgeçelim! Cenâb-ı Hak cümlemizi dünya ve âhiret pişmanlıklarından muhâfaza buyursun! Âmîn!

Dipnot:

[1] İbn-i Acîbe, el-Bahru’l-medîd, IV, 498; Mazharî, et-Tefsîru’l-Mazharî, VIII, 32.

Hazırlayan: Doç. Dr. Murat Kaya

İslam ve İhsan

GERÇEK DOSTLUĞUN ALAMETLERİ

Gerçek Dostluğun Alametleri

GERÇEK DOSTLUK İLE İLGİLİ HİKAYE

Gerçek Dostluk ile İlgili Hikaye

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.