Kimi Dost Edinmeliyiz?

Dinimiz, “kimi dost edineceğimize” karışır. Mü’minlerin, “Allâh’ı, Rasûlü’nü ve kendisi gibi îman eden kimseleri dost edinmesini” emreder. Çünkü dostluk, sadece bu dünyada başlayıp biten bir münasebet ve irtibat değildir.

İnsan, tek doğar ve tek ölür. Ancak yaşadığı müddetçe tek başına değildir.

Anne rahmine düştüğü andan itibaren bu “rahim” sebebiyle akrabalık bağları oluşur; annesi, babası, kardeşleri, teyzesi, amcası… vs.

Doğup süt emdiğinde, hele annesi dışındaki kimseleri emmişse, süt bağı sebebiyle de başka akrabalıkları da oluşmaya devam eder.

Bir meskende oturur, komşuları; bir okula gider arkadaşları olur. Gittiği her yerde insanlarla irtibat kurar ve birtakım “bağlar” dokumaya devam eder.

DOĞRU DOST EDİNMEK

Bu arkadaşlıklar içinde, daha husûsî, daha içten olanlarına da “dost” denir. Gerçekten bir insanın dostluk kurması, hâlinden anlayan dostlarının bulunması büyük bir nimettir. İnsanı rahatlatır, yalnızlıktan kurtarır. Dertlendiğinde içini dökeceği, sevindiğinde mutluluğunu paylaşacağı kimseler; insanı hayata bağlar, yaşadığı anlardan zevk almasına sebep olur.

Bu, oldukça tabiî ve gerekli bir durumdur. Sevmeyen, sevilmeyen, dostları olmayan, dost dediği kimseler tarafından ihanete uğrayan veya terk edilen kimseler; en derin mutsuzluklara gömülür, karamsarlaşır ve hayatın temposundan düşerek iç dünyasında yok oluşa doğru savrulur. Bu yüzden dost sahibi olmak kadar doğru dostlar edinmek de çok önemlidir.

Zira insan, “Dostum!” dediği kimseye karşı hasbîdir, hesâbî değildir. Menfaatin, ufak hesapların bu dostluğa zarar vermesine râzı olmaz. Aralarında herhangi bir sebeple kırgınlık olduğunda bile bunu telâfi etmek için gayret gösterir; kötülük görse bile iyilik yapmaya devam eder.[1]

DOST DENİLEN KİMSELER

İnsan, dost bellediği kişiye karşı elini açar, gönlünü açar, evini açar. Ondan bir kötülük beklemediği için fedakârlıkta sınır tanımaz. Sevgisi uğrunda her türlü bedeli ödemeyi göze alır. Bu dostluk yüzünden başına gelebilecek hiçbir sıkıntı ve felâketi önemsemez.

İşte tam da bu yüzden dinimiz, “kimi dost edineceğimize” karışır. Mü’minlerin, “Allâh’ı, Rasûlü’nü ve kendisi gibi îman eden kimseleri dost edinmesini” emreder.[2] Çünkü dostluk, sadece bu dünyada başlayıp biten bir münasebet ve irtibat değildir. Onun gerçek hayat olan âhirete tesir eden, çok derin akisleri ve karmaşık bir yelpazesi vardır.

Îmanın tesis ettiği kardeşlik ve dostluk bağı, dünyevî irtibatlardan daha sağlam ve kalıcıdır, en azından böyle olmalıdır. Eğer iki taraf da îman ehli ise, birlikte, âhirete uzanan bir gönül köprüsü kurmuşlar demektir. Anne-babanın, evlat ve eşlerin birbirini terk ettiği, menfaat üzere arkadaşlık kurmuş kimselerin yüz üstü bıraktığı, herkesin kendi ameliyle baş başa kaldığı o çetin hesap gününde «el-ahillâ‘», yani takvâ üzere sâdık ve samimi dostlar, kişinin yanı başındadır.[3] Onlar, dünyadaki gibi, “kendileri yanma pahasına” dostunu kurtarma derdindedirler.

Bu dünyada menfaat, korku, mecburiyet vb. sâiklerle bir şekilde “dostluk” kuran kimseler ise, âhirette birbirlerini “satmanın” derdindedirler. Çünkü orada herkes, kendi yaptıklarıyla meşguldür. Kötü arkadaş ve dostlar ise, insanın başını bu dünyada belâya soktukları için birbirinin yüzünü görmek istemeyeceklerdir. İnsan, kendi kendisine büyük bir pişmanlık içinde, “Keşke filân kimseyi dost edinmeseydim!” diyecektir.[4] Ama artık iş, işten geçmiştir. Bu pişmanlığın bir faydası olmaz.

DİPNOTLAR

[1] Bkz: Fussilet, 34.

[2] Bkz: el-Mâide, 55-56, el-Ahzâb, 6.

[3] Bkz: ez-Zuhruf, 67.

[4] Bkz: el-Furkan, 28.

Kaynak: Melike Şahin, Şebnem Dergisi, Sayı: 167

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.