KEMÂLE ERMİŞ MÜ'MİNLERİN BEŞ ÖZELLİĞİ

Kemâle ermiş müminlerin 5 belirgin özelliği nedir? Kamil müminin öncelikleri nelerdir? Müminin hayatında namazın önemi ve manevi etkisi nedir? Kul Allah'a (c.c) nasıl yakınlaşacak? Kul Allah'ı (c.c) nasıl tefekkür etmelidir? Nasıl dua etmeliyiz? Nelerden sakınmalıyız? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor...

Kemâle ermiş müminlerin 5 belirgin özelliği:

    1- Allah'ın (c.c) ismi anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Havf ve reca duyarlar.

    2- Allah'ın (c.c) ayetleri okunduğu zaman imanları artar.

    3- Yalnızca Allah'a dayanıp güvenen kimselerdir.

    4- Onlar namazlarını dosdoğru ve huşu içinde kılarlar.

    5- Kendilerine rızık olarak verilenleri Allah (c.c) yolunda harcarlar.

Kemâle Ermiş Mü’minlerin Beş Vasfı

Cenâb-ı Hak Enfâl Sûresi’nde, o kemâle ermiş mü’minlerde beş vasıf istiyor. Birinci vasıf -kendimizi nasıl bu beş âyetle kontrol edeceğiz-:

“…Allah anıldığı zaman « وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ» kalpleri titrer…” (el-Enfâl, 2)

Nasıl insanın, bir yangın görse, bir fâcia görse kalbi titrer, ürperir; demek ki “Allah” deyince de Cenâb-ı Hakk’ın o ilâhî kudret, ilâhî azamet karşısında kalbin titrer olmalı. Tabi bu, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıkça olacak.

İbrahim -aleyhisselâm-’a ufuklar açıldı;

“وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ” dedi. (eş-Şuarâ, 87)

Malıyla imtihan oldu, evlâdıyla imtihan oldu, canıyla imtihan oldu, putperest bir kavimle imtihan oldu. Mânen ufuklar açıldı. Cenâb-ı Hak neslinden peygamberler gönderdi dünyada. Fakat mânen öyle bir ufuklar açıldı ki, Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında hiçlik içinde yaşadı:

“وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ” dedi.

(Yâ Rabbi) insanları (yeniden) yarattığın gün, beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) buyurdu.

Bu beş maddenin birincisi;

“…Allah anıldığı zaman kalpleri titrer...” (el-Enfâl, 2)

Kendimizi bir muhasebe bakımından…

İkincisi:

“زَادَتْهُمْ اِيمَانًا”

“…Kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanları artan…” (el-Enfâl, 2)

Ashâb-ı kirâm bu durumdaydı. Her inen âyette, “Allâh’ın murâdı burada nedir?” O inen âyette tefekkürü artırıyorlardı. “Biz Allah rızâsını nasıl kazanalım?” diye birbirleriyle daima bir istişâre hâlinde olarak.

Eve gidince gece, hanımları da;

“Bugün hangi âyet indi?” derlerdi. İlk merak edilen, buydu. “Hangi âyet indi?”

En çok merak edilen;

“Allah Rasûlü’nün fem-i muhsininden hangi hadîs-i şerîf buyruldu?”

Hanımlar diyorlar, o takvâ üzere hanımlar; modalar-modalar, şu-bu yok onlarda, sıfır! “Hangi kervan geldi, ne kumaş getirdi, ne ipekli getirdi?” onlarda yoktu. Diyorlardı;

“Bugün hangi âyet indi? Allah Rasûlü’nün mübârek ağzından ne gibi kelâmlar çıktı? Sen onu söyle.” diyorlardı.

Sabahleyin gönderirken:

“Aman bize yanlış lokma getirme! Hayatın her şeyine katlanırız, fakat Cehennem azâbına katlanamayız.” diyorlardı.

Ondan sonra:

وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“…Ve yalnız Rab’lerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

Demek ki birincisi; “Allah anıldığında kalpleri titreyen.”

İkincisi; “Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanları artan.”

Tabi devamında azap âyetleri var, müjdeleyen âyetler var.

Bir dağa indirseydik buyuruyor, bir misal olarak, dağ parçalanırdı buyuruyor. (Bkz. el-Haşr, 21)

Yani zor gün. Fakat tabi dost olanlara da büyük müjdeler…

Velhâsıl insan

رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً  (“…Sen O’ndan râzı, O da senden râzı.” [el-Fecr, 28]) Allah’tan râzı olacak.

Gaybı bilmiyorsun. Herkes bir varlığa heveslidir. Zaten o Kârun’un etrafında bulunanlar “keşke Kârun gibi olsaydık” dediler. Fakat Kârun yerin dibine gömüldüğü zaman da “Rabbimiz bizi muhafaza etti.” dediler. (Bkz. el-Kasas, 79-82)

Dünyada onun için nefsânî arzulara, “keşke bende olsaydı” denmeyecek. Allâh’ın verdiğine râzı olunacak. Belki Kârun da baştan sâlih bir kimseydi. Onu mal, yolundan çıkardı, kendini helâke götürdü.

Bel’am bin Bâûrâ da öyle. O da Allâh’ın sâlih kuluydu. O da bir nefse bir meyletmesinden, o da helâk oldu gitti.

Velhâsıl, “râdıye”; kul, Allah’tan râzı olacak: “Yâ Rabbi, bu benim için takdir ettiğin, hayırdır. Ben nasıl kul olacağım?..” bunun bir heyecanı içinde yaşayacak.

Ondan sonra:

“Onlar ki namazlarını dosdoğru kılarlar…” (el-Enfâl, 3)

Demek ki namaz çok mühim kardeşler! Namaz, mü’minin mîrâcı.

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Felâha eren kulların, birinci maddesi;

“Onlar huşû ile namaz kılarlar.” (el-Müʼminûn, 2) oluyor. Yani hem bedenî hem kalbî.

Bir asr-ı saâdete bakıyoruz. Orada bir psikiyatrik bir rahatsızlık yok. Bugün de bütün maalesef toplum, psikolojik rahatsızlıklarla dolu.

Cenâb-ı Hak:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Psikiyatrik rahatsızlığın tedâvîsi; secdeler. Tabi o secdeyi ne kadar güçlü yapabilirsen.

Onun için ashâb-ı kirâmda bir psikiyatrik rahatsızlık yoktu, hiç rastlanmıyor hadîs-i şerîflerde.

Zekât vardı, sadaka vardı, infak vardı; toplumda sosyal bir patlama da yoktu. Bir kardeşlik yaşanıyordu.

Ondan sonra 5. madde:

“…Kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.” (el-Enfâl, 3)

Daima bir mü’min düşünecek: “Allah bana verdi, ona vermedi. Demek ki o bana zimmetli.”

Kendisi; “قُلِ الْعَفْوَ” bir riyâzat hâlinde yaşayacak, fazlasını infak edecek. (Bkz. el-Bakara, 219)

Tabi ticaretini götürecek. Fabrikası olan, fabrikasını götürecek. Fakat onun dışında bir riyâzat hâlinde yaşayacak, israfa girmeyecek, pintiliğe de girmeyecek. O şekilde bir infak edecek.

“…Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcayan kimselerdir.” (el-Enfâl, 3)

Onun için daima; “Mülk kimindir?..”

Cenâb-ı Hak ihsan hâlini istiyor. O seni görüyor. İlâhî kameranın altındasın. Kul, bunun idrâki içinde olacak.

Nasıl kul Cenâb-ı Hakk’a yaklaşacak? Yine âyette, Âl-i İmrân 191. âyette:

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerinde yatarken (her vakit) Allâh’ı zikrederler…”

Yani şu imtihan dünyasında Cenâb-ı Hak unutulmayacak.

Çocuğu olacak, yavrusunu sevecek; “Bunu bana Allah verdi.” diyecek. “Ben bunu nasıl yetiştireceğim?” bunun endişesi içinde olacak.

Yani çocuğuna baktığı zaman Allâh’ı hatırlatacak. Yediği yemeğe baktığı zaman Cenâb-ı Hakk’ın nimetini hatırlayacak. Güneş’e, Ay’a bakacak, atmosfere bakacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek, “Nasıl ilâhî bir denge!” diyecek. Hiç takdim-tehir yok, hiç şey yok…

Toprağa bakacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. “Bu nasıl bir şey; her mevsim ayrı ayrı ihsan ediyorsun. Her memleketin kendine göre, insanına göre ayrı ayrı ihsan ediyorsun…”

Yarattığı hayvanlara bakacak; “Aman yâ Rabbi, bunları bizim için yarattın. Etini, sütünü, hepsini kullanıyoruz…”

Diğer, o kuşlara bakacak, şeye bakacak, onları havada kim tutuyor, nasıl uçuyorlar? Allah sana vermedi, onlara verdi. Onların silüetleri, güzellikleri, âhenkleri…

Yılanlara, akreplere, korktuğu hayvanlara bakacak, kabri hatırlatacak. Bir yere, bir odaya koysalar akrep, yılan, çıyanlar içinde, ne olur? Çıldırır insan. Cenâb-ı Hak hep misaller veriyor.

Velhâsıl onlar:

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerinde iken (her vakit) Allâh’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını (derinden derine) tefekkür ederler. Yâ Rabbi! Sen bu (gökleri, yeryüzünün içindekileri) boş yere yaratmadın. (Hepsi bir ibret, hepsi bir imtihan malzemesi. Bu mektebin laboratuvarı.) Sen Sübhan’sın (yâ Rabbi! Sonsuz bir güce sahipsin.) Bizi Cehennem azâbından koru (yâ Rabbi)!” (Âl-i İmrân, 191)

وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ

(“…Kalpleri titrer…” [el-Enfâl, 2])

Kalp bu şekilde olacak. Yine onları ne ticaret, ne alışveriş, kendilerini Cenâb-ı Hak’tan alıkoymayacak. Yine ticaret hâlinde, alışverişlerinde, Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacaklar. Helâl yoldan gidecekler. Faizdir, rüşvettir, bilmem neydi, -Allah korusun- yanlış kazançlardı, yanlış şeyleri vitrine ederek kazanılan kazançlardı, bunlardan da kendilerini koruyacak. Allâh’ı anmaktan, bunlar meşgul etmeyecek. Namazlarını kılacaklar huşû içinde. Zekâtlarını sevinerek verecekler. İşte onlar, Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (en-Nûr, 37) buyuruyor.

Yani kul “beyne’l-havfi ve’r-recâ” korku ve ümit, Cenâb-ı Hak’tan hem korkacak. Cenâb-ı Hak “Rahmân ve Rahîm”. Cenâb-ı Hakk’ın merhamet sıfatının sevinciyle o şekilde yaşayacak. Yani korku ile sevinci, aynı gönülde muhafaza edecek.

Zirve, Rasûlullah Efendimiz. Nasıl Cenâb-ı Hakk’a bir muhabbeti vardı. Bir de “Yâ Rabbi diyor, bir an diyor, « طَرْفَةَ عَيْنٍ» göz açıp kapayıncaya kadar nefsimden Sana sığınırım.” buyuruyor. (Bkz. Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58)

Hep bizlere ibret bu.

İşte ilk âyet, ilk ders şu şekilde başlıyor:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Kalp o duruma gelecek. Şu içtiğin suda Rabbini hatırla, yediğin yemeğinde öyle, evlâdın hakkında öyle… Allâhʼın sana verdiği nîmetleri… Cenâb-ı Hakkʼı unutmayacak.

“ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ” âyeti indi. “…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Bir delikanlı geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah dedi. Ben rahatım dedi. Çünkü bende ne mal var, ne mülk var, hiçbir şey yok dedi. Ben bundan kurtuldum dedi. Cenâb-ı Hak bana sormayacak.” dedi.

Efendimiz buyurdu ki:

“‒Delikanlı dedi, senin gölgelendiğin bir ağaç var mı?” dedi.

Bir ağaç var mı gölgelendiğin dedi. Bak bu ağaçları Allah senin için yarattı. Şu dünya üzerinde hiçbir ağaç olmasaydı, bir Sina Çölüʼnü düşün, bir Büyük Sahraʼyı düşün; bir ağaç yok. Yaratmayabilirdi Cenâb-ı Hak bir ağaç. Hep insana lûtuf.

“Gölgelendiğin bir ağaç var mı?” buyurdu.

“İçtiğin bir su var mı?”

Bir soğuk su var mı içtiğin. Tabi o zaman soğuk suya hasret vardı çok. “İçtiğin bir soğuk su var mı?” dedi.

Cenâb-ı Hak Vâkıa Sûresiʼnde düşündürüyor:

“Ya diyor, gökten diyor, semâdan şu suyu diyor, tuzlu olarak indirseydik ne yapardınız?” diyor. (Bkz. el-Vâkıa, 70) Bir deniz suyu olarak inseydi… Yine içmeye, susaya susaya mecbur kalırdın. Hem içecektin, hem susayacaktın.

“Ayağına giydiğin bir pabuç var mı?” diyor. Diğer mahlûkatta yok.

“Fakat sen de bunlardan sorulacaksın!” diyor. (Bkz. Süyûtî, VIII, 619)

Bu sorgu o kadar uzun ki Cenâb-ı Hak:

“Peygamber gönderdiğimiz toplumları da gönderdiğimiz peygamberleri de hesaba çekeceğiz.” (el-A‘râf, 6) buyuruyor. Onlar da tebliğ etmekten hesaba çekilecek.

Onun için Efendimiz Vedâ Hutbesiʼnin sonunda üç sefer:

“‒Tebliğ ettim mi?” buyuruyordu.

“‒Tebliğ ettin yâ Rasûlâllah!” denilince üç sefer elini kaldırıyor:

“‒Yâ Rabbi, şâhid ol.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275-276)

Yani o kıyamet günü öyle bir durum ki peygamberler bile, Allâhʼın en tertemiz, Allâhʼın şahit olarak gönderdiği kullar; onlar bile o kıyamet gününün bir endişesini yaşayacaklar.

Velhâsıl:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Göz, kalbin durumuna göre görür. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Rasûlullah Efendimizʼi gördü; Oʼnun şahsiyet ve karakterine hayran kaldı. Yanında Efendimizʼin, bir hasret yaşıyordu.

Diğer taraftan, küfür, fısk, gaflet; kalbi perdeler, kalbe perde koyar. Nasıl gözünün önüne iki parmak koysan bir şey göremezsin; işte Ebû Cehil ve emsalleri de o zaman da öyle bu zamanın da Ebû Cehilleri aynı. Onlar da bu hakîkati göremiyor, İslâmʼın o güzelliğini, o nefâsetini göremiyorlar. Kendi iç âleminin içindeki karanlığı görüyorlar.

Demek ki kendimizi bir muhasebe etmemiz lâzım. Eğer kul takvâ sahibi olursa, göz ilâhî vitrinleri seyreder. Her gördüğü manzarada Cenâb-ı Hakkʼı düşünür. Fakat nefs problemini hâlledememiş gaflet içindeki bir insanın gözü ise sadece şeytanî vitrinleri seyreder.

Bugün de yine şeytanî vitrinlerin çok arttığı bir zamandayız. Yediden yetmişe bakıyoruz; hepsinde cep telefonu, televizyonun öbür tarafına geçti. Herkes orada kendi dünyasına göre birtakım şeyler seyrediyor. Bu, ihtirasları artırıyor, âhiret endişesini azaltıyor, günahlara karşı kapı açıyor. Velhâsıl bugün bu da ayrı bir iptilâ.

Yine Cenâb-ı Hak diğer o gafletler içinde, gâfil olanlar için, yine okunan âyetlerin birkaç âyet yukarısında Cenâb-ı Hak yine bir âhiret manzarası bize bildiriyor:

“Nihayet oraya geldikleri zaman…”

Kendi ekranları önünde;

“اِقْرَاْ كِتَابَكَ”

“Kitabını oku. Bugün (sana hesap sorucu olarak) nefsin kâfidir denilecek.” (el-İsrâ, 14)

“Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri, derileri, işledikleri şeylere karşı onların aleyhine şahitlik edecek.” (Fussilet, 20)

Demek ki her uzuv, orada bir şahitlik edecek. Allah sana göz verdi. Bu gözü niye verdi, sen bu gözü nerede kullandın? O göz konuşacak. Burada yalnız dilin konuşuyor. Gözün konuşacak.

Kulağın konuşacak. Allah sana bu kulağı niye verdi, sen bunu nerede kullandın? Gıybet, dedikodu, nemîme filân, onlar için mi, yoksa Kur'ân-ı Kerîm, sohbetler, nasihatler, ezanlar, bunlar için mi? Seni Allâhʼa davet eden tâlimatlar için mi kulağını kullandın?

Deriler… Vücudunu nerede kullandın? Sana bu vücudun gücünü kim verdi? Sen kendi kendine mi vücudun gücünü inşâ ettin?

ALLAH'I (C.C) UNUTAN KİMSELER

OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ’NİN DİĞER SOHBETLERİ

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle