Kamu Aracını, Üstlerim Talebi İle Şahsi İşler İçin Kullanmam Gerekiyor, Ne Yapmalıyım?
Kamu aracını, üstlerim talebi ile şahsi işler için kullanmam gerekiyor, ne yapmalıyım? Sizlerden gelen soruları ve dinî meselelere dair merak edilenleri Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Kamu Malına Karşı Hassasiyet
Maalesef memleketimizin içler acısı durumlarından biri de bu: Kamu malına karşı hassasiyet gösteremiyor olmamız. Bunun tabii birtakım psikolojik, sosyolojik sebepleri olabilir, onu ilgililerin araştırması lazım. Yani insanımız kamu malını kendi malı olarak göremiyor mu acaba? Kamuoyuna sağlayacağımız yarar veya sebep olacağımız zarar bir şekilde bize dönecek şuurunu kaybettik mi?
Eskiden ben mesela hatırlarım, vakıf malı denildiğinde akan sular dururdu. Niye? Çünkü meşhur bir hikaye var; Süleyman Aleyhisselam hüdhüt kuşunu arıyor, efendim işte eğer haklı bir gerekçesi yoksa cezalandıracağım diyor. Neyse aralarında konuşmalar geçerken bir yerde Hüdhüd diyor ki: "Sultanım, sizin mülkünüzü yok ederim, ona göre bana daha böyle hassas davranın." "Nasıl yapacakmışsın?" diyor. Diyor ki: "Giderim vakıf arazisinden bir parça toprak alırım, sizin toprağınızın üstüne getirir bırakırım. Vakıf arazisinin hakkı oraya karıştığı için sizin mülkünüz de heder olur, zayi olur, kaybolur yiter."
Dolayısıyla vakıf malından bir şey almayı ki kamu malları da bir nevi vakıf malı gibidir. Yani herkesin orada tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır. Ama maalesef ülkemizde veya belli birtakım hassasiyetleri kaybettikten sonra şimdi bu tür şeyler olunca hemen "Müslüman ülke, bak Müslümanlar böyle yapıyorlar" diye birtakım insanlar verip veriştiriyorlar.
Eğitimde Besmele ve Rahmet Kavramı
Ama ben de bilmiyorum haklı mıyım bunu söylerken şunu ifade ediyorum; işte bu memlekette 100 yıldır eğitim sistemi besmele ile başlamıyor. Yani mesela bizde 4+4+4 diye bir kavram vardı. Yani çocuklar 4 yaşını, 4 ayını, 4 gününü doldurduklarında Bedi Besmele merasimiyle eğitime başlarlardı. Bedi Besmele ne? Besmele alayı yapılırdı. Yani çocuklar böyle semtte gezdirilir, faytonlara bindirilir, işte topluca eğitim alacak olan çocuklar ilk ders "Bismillahirrahmanirrahim. Yaradan Allah'ın adıyla oku ve Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" eğitim başlardı (Alak, 96/1).
Şimdi eğitimde rahmet kavramı kayboldu gitti. Yani eğitim çıktılarımız vatanına, milletine, dinine, diyanetine bağlı insan yetiştiremiyor. Eğer yetişiyorsa sisteme rağmen yetişiyor. Yoksa sistemin kurgusu, bunu da nereden anlıyoruz? Kitapların hemen girişinden anlıyoruz. Eğer bir besmele olsa kitapların girişinde, o zaman anlayacağız ki buradan çıkan, yetişen, bu kitapları okuyarak tahsil gören nesillerimiz, evlatlarımız rahmet nesilleri olarak yetişecekler. Yani karıncayı dahi incitmeyen bir nesil olacak.
Eğitimde Şiddet ve Merhamet Eksikliği
Ama gün geçmiyor ki bir eğitim alanında terör haberiyle karşılaşmayalım, akran zorbalığıyla karşılaşmayalım. İşte geçen hafta daha Manisa'da bir çocuk silahı alıyor eline, pompalıyı alıyor, okula giden çocukları tarıyor. Yani anneler, babalar evlatlarını eğitim alsın diye sabah eğitim müessesesine gönderiyorlar, o eğitim müesseselerinde yetişen bir çocuk silahla kendi akranlarını tarıyor.
Şimdi böyle olunca da tabii Basri hocam insanlar kamu mallarına karşı eğitimden gelen bir merhamet düşüncesi oluşmayınca "Ben ne kurtarırsam" diyor. Zaten kendi kendine şeytan da fetva veriyor; diyor ki: "Sen hakkını alamıyorsun, millet deveyi hamuduyla beraber götürüyor, sen burada mağdursun, ne alabilirsen al." Maalesef bu düşünce bizim en olmayacak yerlere kadar sirayet etmiş bir düşünce olarak karşımıza çıkıyor.
Herkes Yanlış Yapıyor Diye Yanlış Doğru Olmaz
Ama herkes bir yanlış yapıyor diye yanlış doğru olur mu? Olmaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim çok açık bir şekilde diyor ki hakla batılın savaşında hakkı temsil edenlerin önüne Cenab-ı Allah bir nehir çıkardı. O nehirden "Ancak bir avuç kadar" yemelerine müsaade edildi (Bakara, 2/249). Fakat o nehri gören, yani iktidarın nimetlerini gören o nehre daldılar. Yani bir avuç kadar sadece ihtiyaçları kadar alma hakları varken daldılar nehre.
Nehre daldıktan sonra artık o hakkı temsil etme gücünü kaybettiler, ondan sonra batılla, batıl için, boş bir dünya için yarışır hale geldiler. Kim daha fazla para biriktirecek, kim daha fazla mülk biriktirecek onun yarışına girdiler. Öyle olunca da kuvvetlerini ve güçlerini kaybettiler. Bu Kur'an-ı Kerim'in apaçık insan psikolojisiyle olan bir tespiti.
Birileri böyle yapıyor diye bize de böyle yapmak caiz olur mu? Doğru olur mu? Olmaz. Hani kamu malı herkesin üzerinde hassasiyetle durması gereken bir mesele, nitekim orada tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır deniyor.
Kamu Malında ve Devlet İmkânlarında Kul Hakkı
Şimdi kamu araçları da kamu hizmetleri için tahsis edilmiş olan araçlardır. Meşhur bir hikaye vardır, işte Hazreti Ömer vefatına yakın mumu söndürttürüyor. "Artık" diyor "bu mum kamu malı olmadığı halde benden sonraki varislerin hakkıdır" diyor. "Ben ölüm döşeğine doğru gidiyorum" diyor.
Bu kadar hassas bir düşünceden bizim ecdadımız iki kalem kullanırlarmış; biri kamuoyu için imza atarken veya yazarken çizerken kullandıkları kalem, bir de kendileri için kullandıkları kalem. Ama oradan bugün farklı bir noktaya doğru evrilmiş vaziyetteyiz.
Bugün mesela bakıyorsunuz Amerika'dan bir arkadaş diyor ki: "Ben şirketin üzerine bir araç almıştım, Maliyeden denetlemeye geldiler ve dediler ki sen bu araçla evinin şahsi işlerini görmeye gidiyor musun? Gidiyorum ama bunu vergiden düştün sen. Kamu malıyla nasıl şahsi hizmetini görürsün diye şu kadar ceza yazdılar bana" diyor.
E şimdi bakıyoruz, adamın bir şirketi var, şirketten yiyor, içiyor; uçağı, yatı, katı, her şeyi şirketin üzerinde. Lokantaya giderken yediği parayı da şirkete ödettiriyor. Nedir? "Efendim" diyor "ben protokol gideri, ticaret erbabına yemek ikram ettim, şunu yaptım, bunu yaptım." Her şeyin bir fetvasını da buluyoruz.
Devlet, Vergi Sistemi ve İş Ahlakı
Burada mevzuatla ilişkili de ciddi yanlışlar olabilir Basri hocam. Yani adamın şirketi ise, adam kendi şirketinden para çekebilmek için stopaj adı altında vergiye ek vergi alıyorsun. Niye? Koca bir aygıt haline gelmiş artık devlet. Yani devlet bir ejderha gibi önüne gelen her şeyi yutmak durumunda kendini hissediyor. Sebep? 3 kişilik bir işi 30 kişiye yaptırması, devlete kapağı atanların artık iş ahlakını unutmaları.
Şimdi burada bir vatandaş da diyor ki kitabi olarak, resmi olarak yazan bu. Yani yazılanda bir problem yok ama sen ne kadar düzgün yazarsan yaz, deniyor ki: "Dünyanın en kötü hukuk sistemi iyi yargıçlar elinde güzel sonuçlar doğurur ama en iyi hukuk sistemi kötü yargıçlar elinde kötü sonuçlar üretir." Dolayısıyla insanı yetiştirmek önemli.
Eğitimde Bilgi mi, Ahlak mı Öncelikli?
Yani bakıyorsun tıp eğitimi almış, dünyanın sayılı mesleklerinden birini icra ediyor, en saygın mesleklerden birini icra ediyor ama Yeni Doğan Çetesi diye ufacık bebeklere ölüm tuzakları hazırlıyorlar; daha fazla para alabilmek için. Yoğun bakımlarda tutuyorlar daha fazla para alabilmek için.
Demek ki kaliteli bir eğitim almak, çok zekalı olmak bugün günümüzde hele de Türkiye gibi ülkelerde başarı skorlarla ölçülüyor. Yani sen filan imtihandan tam puan aldın mı? Türkiye birincisi oldun mu? İlk 100'e girdin mi? İlk 50'ye girdin mi? Ya kimse merhametli misin değil misin, insan sevgin var mı yok mu diye bakmıyor.
Yani KPSS diye bir imtihan var, devlet kamu personelini sınavla seçerek alıyor. Neyi ölçüyor? Yani devlete sadakati mi ölçüyor, ahlakı mı ölçüyor, vatana, millete, dine, diyanete faydalı bir insan onu mu ölçüyor? Yok. Yani skor olarak kaç puan aldın diyor, "Sen matematiği iyi biliyor musun?" diyor.
Ya matematiği iyi bilmesi önemli bir adamın tabii ama sende bir Allah korkusu var mı, vicdan var mı? Bunlar ölçülebilecek şeyler değiller. Ha bir yandan da bakıyorsunuz eğer bu insanın değerlendirilmesine bırakılırsa o zaman da kayırmacılık ortaya çıkıyor, ölçülemezlik ortaya çıkıyor. Hasılı kelam insanı bozdun mu her şey bozuluyor. Binaenaleyh insanı tekrardan inşa etmemiz lazım.
Eğitimde Başarı ve Niteliğin Önemi
Efendim şimdi eğitim modelinde seviniyoruz; PISA diye bir uluslararası öğretim, eğitim, derecelendirme, puanlama sistemi var. Onda Türkiye işte son bilmem kaç yılda derece atlamış. E güzel atlamış, yani Amerika'nın derecesine ulaştık. Yani Amerika'da duyardık okullara silahlı baskınlar yapıldığını, silahla sınıflara girilip cinayetler işlendiğini.
Evet, skorlarımız arttı, eğitim kalitemiz göreceli olarak arttı ama nitelik olarak artmadı. Dolayısıyla biz eğitimden ne bekliyoruz? Bunu bir türlü tespit edemedik. Yani çıktımız nasıl bir çıktı olacak?
Bunun için çok başarılı insan yetiştiriyoruz, liseden mezun ediyoruz. Sonra bakıyoruz ki lise birinci olma konuşmasında "Ben Almanya'da eğitim alacağım, Amerika'da eğitim alacağım" diyor. Kendi memleketinde eğitim almayı yeterli bulmuyor.
Yani biz kendi okullarımızda bu memleketin fakir fukara insanının paralarıyla, vergileriyle oluşan, garip gurabanın vergileri bunlar, bunlarla oluşan yapılan okullarda insanını seven bir insan çıktısı elde edemiyoruz.
Kamu Görevi, Vicdan ve Sorumluluk
İşte mesela devlete memur yapıyorsun, "Ben devleti nasıl dolandırırım" diye düşünüyor, "Devletin imkanlarını nasıl kendi lehime kullanırım" diye düşünüyor. Yani o kadar artık sıra dışı hale geldi ki işte bakıyorsun haberlerde eskiden valilik yapmış olan bir kimse otobüsle valilik makamına gidiyor veya bir yere tatile gidiyor herhalde. Jandarma çeviriyor, kimlik istiyorlar. Vali bey kimliğini çıkartıyor, "Efendim" diyor "sizi biz aracımızla bırakalım." "Yok" diyor, "ben tatildeyim, izindeyim." Yani izindeyken devlet aracını ne hakla kullanabilirim diyor. Ve bu haber değeri taşıyor. Niye? Artık olağan dışı bir hale gelmiş.
Ama şimdi bu soruyu soran kardeşimiz gibi vicdanı diri olan insanlarımız da var, elhamdülillah. Bunların sayısının günden güne artmasını ümit ediyoruz, temenni ediyoruz.
Yazılı Hukuk, Teamüller ve Amir Talimatları
Burada tabii bir de şöyle bir durum var Basri hocam, yani bir yazılı olan hukuki mevzuat var, bir de yazılı olmayan teamüller var. Şimdi diyelim ki yazılı olan emir diyor ki "geçme", işte trafikte mesela kırmızı yanıyor, ne yapıyorsun? Geçmiyorsun. Bir de orada trafik memuru koymuşlar, o da "geç" diyor. Şimdi bu durumda hangisini yapacaksın? Trafik memurunun sözü öncelikli oluyor.
Binaenaleyh bazı yerlerde eğer iki durum arasında bir çelişki, bir taarruz, bir zıtlaşma söz konusuysa burada kanuna açıkça bir muhalefet söz konusu olan yerler dışında amirinin dediğini yapmakla mükellef memur. Amir burada yanlış bir şey söylüyorsa o yanlışın sorumluluğu amirde.
Ama yanlış eğer üçüncü kişilere sirayet edecek boyuttaysa; yani mesela işte bir darbe girişimi oldu değil mi 15 Temmuz'da? Orada da amirler vardı, "Halkın üzerine ateş açın" diye emir verdiler. Bu emir tutulacak bir emir değil. Yani böyle bir yerde sözlü olarak alınan emirlerin hiçbir geçerliliği ve kurtarıcı yanı yok.
Ama yazılı olarak sana bir emir geçmişse ve senin de yönetmeliğinde yazılı emre hem itaat etme mecburiyeti varsa orada o emre itaat etmemek kahramanlık olur. Kahramanlar da işte toplumda sayılı sayıda insanlardır.
Yanlış Talimat Karşısında Memurun Sorumluluğu
Ama bu tür kardeşimizin sorduğu noktalarda eğer bir yakalanma durumu söz konusu olursa amir hemen kendini kenara çeker, "Ben yapmadım, arkadaşlar kendileri inisiyatif kullandılar" diye kendini kurtarma yoluna gider.
Dolayısıyla burada bir şey durumu söz konusu; bir yazılı mevzuatı uygulayıp da onu önceleyip istifa edip "Ben böyle bir çarkın içerisinde bulunmam" diye bir kahramanlık yapmak veya "Ben amirin emirlerine bağlıyım, eğer bir yolsuzluk varsa birinci derecede sorumlu olan odur" diyerek işine gücüne bakmasıdır kişinin.
Bu noktada tabii karar verecek olan konuya, olaya göre muhatap olan kişidir.







YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!