Kalp Yüce Allah'ın Nazargahıdır

Kâbe-i Muazzama, bütün müslümanların kıblesi, âdeta İslâm âleminin nabzının attığı mübârek ve mukaddes bir yerdir. İlâhî nazarların kâinattaki en bereketli tecellîgâhı Kâbe olduğu gibi, insandaki nazargâh-ı ilâhî de kalptir.

Mevlânâ Hazretleri;

“Hacca gidenler, orada Kâbeʼnin Sahibiʼni arasınlar. Oʼnu bulduktan sonra Kâbeʼyi her yerde bulabilirler.” buyurduğu gibi, Hak katında Kâ­be’den ef­dal olan kalpler de, her an Kâbeʼnin Rabbʼiyle beraber olan, selîm ve zâkir kalplerdir.

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Acep mi Kâbe’den eşref olursa kâmilin kalbi?
Bunu cân ile isğâ et efendi, kavl-i sâdıktır;
Binâsı Kâbe’nin mahlûk işidir seng ü hâk ile,
Gönül hod dest-i kudretle yapılmış sun‘-i Hâlık’tır.

Hüdâyî Hazretleri bu mısrâlarında gönlün Hak katındaki kıymetine işaret ederek buyuruyor ki:

“Kâmil bir mü’minin kalbinin Kâbeʼden üstün olmasına şaşılır mı? Ey efendi, can kulağıyla dinle ki doğru sözdür bu: Kâbe taş-toprak ile binâ edilmiş bir kul yapısıdır, gönül ise bizzat Yaratıcı’nın kudret eliyle yaptığı bir sanat eseridir.”

Kâbe-i Muazzama, bütün müslümanların kıblesi, âdeta İslâm âleminin nabzının attığı mübârek ve mukaddes bir yerdir. İlâhî nazarların kâinattaki en bereketli tecellîgâhı Kâbe olduğu gibi, insandaki nazargâh-ı ilâhî de kalptir. Bu bakımdan insan vücudundaki kalp, kâinattaki Kâbe mevkiinde görülmüştür. Dolayısıyla Allâhʼın şiarlarından olan Kâbe-i Muazzama nasıl ki hürmet ve tâzîme lâyık ise, nazargâh-ı ilâhî olan kalplere de son derece ihtimam göstermek îcâb eder.

Nitekim gönlü nazargâh-ı ilâ­hî hâ­li­ne ge­lmiş sâlih bir müʼmin hakkında İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın Kâ­be-i Mu­az­za­ma’ya hi­tâ­ben söy­le­di­ği şu söz­ler çok mânidardır:

“(Ey Kâ­be!) Sen ne bü­yük­sün! Se­nin şâ­nın ne yü­ce­dir! Fa­kat ger­çek bir müʼ­mi­nin Al­lah ka­tın­da­ki şe­re­fi sen­den de üs­tün­dür.” (Tir­mi­zî, Birr, 85)

Ab­dül­kâ­dir Gey­lâ­nî Haz­ret­le­ri ise âdeta bu yü­ce­li­ğin şar­tı­nı ifa­de sadedinde şöyle der:

“Gö­nül, an­cak mâ­si­vâ­dan arın­mış, mâ­ri­fe­tul­lâh tâ­lip­le­ri­ne Kâ­be olur.”

Demek ki Mevlânâ Hazretleriʼnin;

“Hacca gidenler, orada Kâbeʼnin Sahibiʼni arasınlar. Oʼnu bulduktan sonra Kâbeʼyi her yerde bulabilirler.” buyurduğu gibi, Hak katında Kâ­be’den ef­dal olan kalpler de, her an Kâbeʼnin Rabbʼiyle beraber olan, selîm ve zâkir kalplerdir.

İşte böyle kalpleri incitmek, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını celbeder. Bu hâle düşmekten sakındırmak için yine Mev­lâ­nâ Haz­retleri şu nasihatte bulunmuştur:

“Şunu iyi bil ki sen, Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitip kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günahını telâfî edemez.”

“Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, Arş’tan da üstündür, Kürsî’den de, Levh’ten de, Kalem’den de!.. Hor bile olsa gönlü hakir tutma! O, horluğuyla yine de üstünler üstünüdür. Yıkık gönül, Allâh’ın nazar ettiği varlıktır. O yıkık gönlü ihyâ eden can, ne mübârektir! Kırılıp iki yüz parça olmuş bir gönlü tamir etmek, Allah katında birçok hayır-hasenattan yeğdir…”

Öte yandan, Hak katında kimin hangi mevkîde bulunduğunu da ancak Allah bilir. Zira kalplerin pencereleri yalnızca Allâh’a açıktır. Dolayısıyla; “Her geceyi Kadir bil, her gördüğünü Hızır bil.” düsturuyla yaşayıp, hiç kimseyi küçük görmemek îcâb eder. Zira hor görülüp incitilen niceleri vardır ki, belki Allâh’ın yakın ve has kullarındandır.

Müfessir Fahreddin er-Râzî, bu hususta dâimâ kalbî rikkat ve teyakkuz hâlinde bulunmanın lüzûmunu şöyle îzah etmiştir:

“Hak Teâlâ, rızâsının hangi ibadette olduğunu gizlemiştir ki bütün ibadetlere rağbet edilsin. Gazabının hangi isyanda olduğunu gizlemiştir ki bütün günahlardan kaçınılsın.

Canlılar için ölüm vaktini gizlemiştir ki, her an ölüme hazır olmak gerektiği şuuruyla yaşansın.

İnsanlar arasında dostlarını gizlemiştir ki bütün insanlara hürmet gösterilsin…” (Bkz. Râzî, Tefsîr-i Kebîr, XXIII, 281-282)

Yani Hakkʼa yakın bir gönlü kırıp incitmekten sakınma hususundaki titizliği, bütün insanlara karşı göstermek îcâb eder. Zira Allah indinde kimin daha mükerrem olduğunu, yahut istikbâlde kimin ne olacağını, yalnız Allah Teâlâ bilir.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin -yahut ona izâfe edilen- meşhur bir kıssası vardır:

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bir gün Bağdat sokaklarında talebeleriyle yürürken yol kenarında oturmakta olan, üstü başı perişan bir sarhoş onu durdurur ve;

“‒Ey Abdülkâdir! Allah Kâdir midir, değil midir?” diye sorar.

Hazret-i Şeyh de mütebessim bir çehre ile:

“‒Evet, Kâdirʼdir.” der.

Sarhoş ikinci kez:

“‒Ey Abdülkâdir! Allah Kâdir midir, değil midir?” diye sorar.

Hazret-i Şeyh yine gülümser ve:

“‒Evet, Kâdirʼdir.” der.

Adam üçüncü kez sorar:

“‒Ey Abdülkâdir! Allah Kâdir midir, değil midir?”

Hazret-i Şeyh ise bu sefer gözyaşlarıyla secdeye kapanır ve;

“‒Kâdirʼdir, Kâdirʼdir, Kâdirʼdir!” der.

Sonra talebelerine o sarhoşu götürüp yıkamalarını ve ona ikramda bulunmalarını emreder.

Bu sırlı konuşmaya şahit olan talebeler, Şeyh Hazretleriʼne sarhoşun ne sorduğunu ve onun verdiği cevapların mânâsını sorarlar. Hazret-i Şeyh de şöyle îzah eder:

“‒Birincide bana; «Allah beni affetmeye Kâdir midir, değil midir?» dedi. Ben de «Kâdirʼdir.» dedim.

İkincide; «Allah beni senin yerine koymaya Kâdir midir?» dedi, ben de «Evet, Kâdirʼdir.» dedim.

Üçüncüde ise; «Allah seni benim yerime koymaya Kâdir midir?» dedi, ben de korkumdan ağladım ve «Kâdirʼdir, Kâdirʼdir, Kâdirʼdir!» dedim.

Ve secdeye kapanıp Allâhʼa, hidâyet nîmetini benden almasın ve âfiyetini üzerimde dâim kılsın, diye duâ ettim.”

Kıssadan hisse sadedinde bizler de tefekkür etmeliyiz ki belki bugün hâlini beğenmediğimiz niceleri, yarın bizden daha iyi bir vaziyette olabilir, biz de onlardan daha kötü durumda olabiliriz. Dolayısıyla ibâdullâhʼı istihkār ve istihfâf etmek, yani insanları küçümseyip hafife almak, mânevî bir felâkettir, âdeta kalbin kanseridir.

Ayrıca her insan, ne kadar günaha düşmüş olursa olsun “insan” olmak haysiyetiyle yine de yüce bir şeref sahibidir. Onun öz cevherindeki yücelikten habersiz hâlde günah bataklığına saplanması, âdeta Kâbe-i Muazzama’nın duvarındaki Hacerü’l-Esved’in, yere düşüp toz-toprak içinde kalması gibidir. Bu hâle bîgâne kalarak feverân etmeyecek hiçbir mü’min vicdânı tasavvur olunamaz. Mü’minler o hâlde bile Hacerü’l-Esved’e hürmetten vazgeçmezler. Derhal onu tozu-toprağıyla kapar, gözyaşlarıyla temizleyerek eski mevkiine koymak için birbirleriyle yarışırlar. Onun Cennet’ten çıkmış olduğunu ve özündeki yüce değeri düşünürler. Hâlbuki insan da Hacerü’l-Esved gibi Cennet’ten çıkmadır. İşlediği günahlar sebebiyle ne kadar düşerse düşsün, onun özündeki değer bâkîdir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleriʼnin şu sözleri de insanın özündeki bu değere işaret etmektedir:

“Şunu iyi biliniz ki kalp, Cenâb-ı Hakk’ın komşusudur. O’nun mukaddes Zât’ına kalpten daha yakın bir şey yoktur. O hâlde ister mü’min olsun ister gâfil, kalbe eziyet etmekten sakınınız! Çünkü komşu gâfil de olsa himâye edilir.

Aman bundan (yani kalp kırmaktan) uzak durun! Zira küfürden sonra, kalbe eziyet etmek kadar Allah Teâlâ’nın incinmesine sebep olan başka bir günah yoktur. Zira kalp, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilen varlıkların en yakınıdır.” (Bkz. Mektûbât, III, 326, no: 45)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2022 – Haziran, Sayı: 436

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.