İslam’da Öfke Kontrolü Nasıl Olur?
Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Yusuf (a.s.) ve Hz. Ali’den (r.a.) örneklerle İslâm’da öfkenin yeri, öfkeyi kontrol etmenin yolları, sabır ve affetmenin fazileti.
İlâhî güzellikler manzûmesi hâlinde dünyaya gelen insan, nefsinde gizlenen fısk u fücûr ve rûhâniyetinde bulunan takvâ temâyülleri ile baş başa bırakılmıştır. Yani insan, hayra da şerre de meyyaldir.
Bu bakımdan nefsi tezkiye, kalbi tasfiye ve ahlâkı güzelleştirme neticesinde süflî sıfat ve temâyülleri bertaraf ederek, rûhî istîdatları tekâmül ettirmek zarûrîdir. Bu istikâmette kulun evvelâ bertaraf edeceği kötü ahlâk ise, hiç şüphesiz ki “öfke”dir. Zira öfke; kötü ahlâkın en korkuncu ve dehşetlisidir. Aklı ve gönlü perdeleyen bir gazap hâlidir. Öfkeli insanın iç dünyası “intikam, kin, hakâret, kavga ve cinayet” gibi musîbetlerle doludur.
İSLÂM’DA ÖFKEYİ YENMENİN FAZİLETİ
Hayat kitabının öfke faslı, bir fâcia tarihidir. Bu vahim tehlikeden kurtuluş çaresi; bu hoşa gitmeyen feveran karşısında kardeşlik ve sabır gücünü kullanmak ve muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmektir.
Ebuʼd-Derdâ -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:
“–Bana Cennetʼe girmek hususunda bir şey öğret!” deyince; Fahr-i Kâinat Efendimiz:
“–Öfkelenme!” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73)
Yine aynı şekilde bir kişi Peygamber Efendimiz’e:
“–Yâ Rasûlâllah! Çok şey ezberleyecek gücüm yok! Bana, saâdetime vesîle olacak kısa bir şey buyur!” deyince, ona da:
“–Öfkelenme!” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73)
Diğer hadîs-i şerîflerde de şöyle buyrulmaktadır:
“Öfkesini tutanın Allah Teâlâ ayıbını örter!” (Heysemî, VIII, 191)
“Allah indinde rızâya nâiliyet için bir kulun öfke yudumunu yutmasından daha sevaplı bir yudum olamaz!” (İbn-i Mâce, Zühd, 18)
“Güçlü ve kuvvetli pehlivan, herkesi sallayıp yere yıkan kimse değildir. Asıl kahraman, öfke zamanında kendini tutabilen kişidir.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108)
ÖFKEYİ YENMENİN VE AFFETMENİN FAZİLETİ
Peygamberler, evliyâ ve sâlih mü’minler, öfkeyi yenmeyi telkin hususunda, dâimî bir gayret ve hassâsiyet içinde bulunmuşlardır. Ayrıca af yolunu da kendilerine âdeta bir saâdet vesîlesi kılmışlardır.
Hazret-i Yusuf’un, kendisine zulmeden ve öldürmeye kasteden kardeşlerini, eline öç alma imkân ve kudreti geçtiği hâlde affetmesi, bunun en güzel misallerinden biridir. Nitekim bu yüce davranış karşısında Hazret-i Yusufʼun kardeşleri:
“...Yemin ederiz ki, hakîkaten Allah seni bizden üstün kılmış. Gerçekten biz hatâya düşmüşüz.” (Yûsuf, 91) diyerek yaptıklarına pişman olmuşlar, istiğfâr etmişler ve kendisine teslim olmuşlardır.
Yusuf -aleyhisselâm- da, affına ilâveten büyük bir fazîlet daha sergileyerek:
“...Bugün size karşı hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi affetsin; O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92) buyurmuştur.
Merhamet ve affediciliğin en güzel misalleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatında mevcuttur.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcası Hazret-i Hamza’nın ciğerini hırsla dişleyen Hind’i Mekke’nin fethi günü affetmiştir. Kızı Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’yı hâmile olmasına rağmen deveden aşağı düşürüp ağır bir şekilde yaralayan Hebbâr bin Esved’i kelime-i tevhîd mukâbilinde affetmiştir. Bu ve benzeri misaller, Hazret-i Peygamber’in hayatında sayılamayacak kadar çoktur.
O Rahmet Peygamberi, celâllendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakk’a îtiraz edilmesinin, hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Kimsenin farkına varmadığı bir hak çiğnendiği zaman da öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devam ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Şahsını müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girişmezdi.
O’nun bu hâli, Hak katında tebcîl ve tekrîm edilmiş, risâlet vazifesindeki muvaffakıyetinin temel sâikının bu olduğu, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyrulmuştur:
“(Ey Rasûlüm!) O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet Sen, kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış! Kararını verdiğin zaman da artık Allâh’a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159)
Bir başka âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, infak ehli olan, öfkelerini yutan ve insanları affedenleri “ihsan sahipleri” olarak tavsif buyurmaktadır:
“O takvâ sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da, (bu şekilde davranan) ihsan sahiplerini sever.” (Âl-i İmrân, 134)
Rivâyete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Bir gün köle, getirmiş olduğu içi çorba dolu bir kâseyi kazârâ Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı.
Bunun üzerine köle:
“–Efendim! Kur’ân’da; «öfkelerini yenenler» takdir buyruluyor!” dedi.
O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“–Öfkemi yendim!” dedi.
Bu sefer köle:
“–Kur’ân’da aynı yerde; «insanların kusurlarını bağışlayanlar» da takdir buyruluyor!” dedi.
Câfer Hazretleri:
“–Haydi bağışladım seni!..” dedi.
Bu defa da köle:
“–Âyetin sonunda; «Allah ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever» buyruluyor!” dedi.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“–Haydi git, hürsün artık; seni Allah için âzâd ettim! Şu bin dinar para da senin!..” dedi.[1]
Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkıyla ahlâklanmanın ne güzel bir tezâhürüdür.
HZ. ALİ (R.A.) KENDİSİNE TÜKÜREN ADAMI NEDEN AFFETTİ?
Ancak burada şunu da ifâde etmek gerekir ki öfke, nefsânî ve şeytânî pencereden olunca mezmumdur. Eğer o, ilâhî cihettense, yani Allah yolunda ve sırf Allah içinse, bu takdirde bir fazîlet mâhiyetindedir. Yani din, îman, ahlâk ve mâneviyâta karşı nefsânî ve şeytânî taarruzlar mevzubahis olduğunda bîgâne ve umursamaz bir hâl içinde olmak, öfkeyi yenmek kategorisine girmez. Bilâkis böyle bir davranış, serâpâ gaflet olur. Zira îmânın bir ölçüsü olan “hubb-i fillâh”ın hemen karşısında yine îmânın bir ölçüsü olarak “buğz-i fillâh” vardır. Bunun gibi Allah rızâsına nâiliyet için öfkeyi yenmek mühim olduğu kadar, yerine göre Allah için öfkelenmek de ehemmiyetlidir.
Bununla beraber öfkenin bu iki vechesi arasındaki inceliği net bir şekilde ayırt edebilmek ve ona göre davranabilmek oldukça zordur. Bu ayırt ediş, büyük bir firâset, olgunluk ve rikkat-i kalbiyye ister. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki “öfkelerini yenenler” ifâdesini, “öfkelerini kontrol edenler” şeklinde anlamamız da mümkün olabilir. Bu hususta en güzel numûne Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- tarafından sergilenmiştir:
Bir gazâda Hazret-i Ali, bir düşman neferini altına almış, onu öldürmek üzereydi. Ölümün pençesine kendisini kaptıran adam, âcizlik içinde iğrenç bir davranışa meylederek Hazret-i Ali’nin nurlu ve mübârek yüzüne tükürdü.
Ehl-i Beyt’in bahadır bir ferdi ve Allâh’ın arslanı olan Hazret-i Ali için cihad meydanında alt ettiği kâfirin kellesini bir hamlede uçuruvermek, işten bile değildi. Fakat o, nefsinin galebesinden endişe ederek birdenbire durdu ve elindeki Peygamber armağanı olan zülfikârı yavaşça yere indirip düşmanını öldürmekten vazgeçti.
Yerde perişan vaziyette yatan ve rakibinin son bir hamlesiyle ölümü bekleyen adamcağız bu hâle pek şaşırdı. Zira o, tükürmek sûretiyle yaptığı çirkin hareket neticesinde Hazret-i Ali’nin büyük bir hiddet ve öfkeyle, öncekinden daha şiddetli bir mukâbele göstererek kendisini helâk edeceğini düşünmüştü. Fakat düşündüğü gibi olmadı. Hayal edemeyeceği bir hakîkatle karşılaştı. İslâm ve gönül kahramanı olan Hazret-i Ali’nin bu davranışına akıl erdiremeyen o düşman kişi, hayret ve merakla sordu:
“–Yâ Ali! Beni tam öldürecekken niye durdun? Niçin öldürmekten vazgeçtin? Ne oldu ki, şiddetli bir hiddetten tarifsiz bir sükûna geçtin!.. Bir şimşek gibi çakmakta iken bir anda fırtınasız, sakin bir hava gibi duruluverdin...”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle dedi:
“–Ben Hazret-i Peygamber’in bana armağan ettiği bu zülfikârı Allah yolunda sallarım. Kâfir ve münâfıkların başını yine O’nun rızâsı için keserim. Buna da aslâ nefsimi karıştırmam. Çünkü ben, Allâh’ın arslanı ve O’nun kılıcıyım; nefsimin, kibir ve gururumun değil... Sen yüzüme tükürmekle beni kızdırmak ve hakâret etmek istedin. Ben o an hiddete kapılsaydım, seni nefsime tâbî olmak gibi, bir mü’mine aslâ yakışmayan âdî bir sebeple öldürecektim. Hâlbuki ben, gururumu tatmin için değil, Allah için gazâ etmekteyim.”
Neticede bu ulvî ahlâk-ı hamîde karşısında o düşmanın gönlü dirildi. Ardından dostluk sırrını kavradı ve Hazret-i Ali’nin hilim, müsâmaha, af, merhamet, yumuşaklık ve nefse mukâvemetinden hisse alarak îmâna geldi.
Bu hâdiseyi Hazret-i Mevlânâ, türlü mecazlara girerek şöyle nakleder:
“Ameldeki ihlâsı Hazret-i Ali’den öğren! O Allah arslanı, hîlelerden temizlenmeyi ne güzel bilmiştir!
O ki Allah yolunda bir gazâda karşısına çıkan amansız, güçlü bir kişiyi alt ederek yere düşürmüş ve boğazını kesip öldürmek için üzerine atlamıştı.
O esnâda ölümle burun buruna gelen mağlûp kişi, nasılsa artık ölümün pençesindeyim diye, yenilgisinin hırsıyla, o peygamberlerin ve velîlerin iftihârı olan Hazret-i Ali’nin yüzüne tükürdü.
Bu tükürük, Hazret-i Ali’nin, Ayʼın bile önünde baş eğdiği Güneş gibi yüzüne isabet edince, o şâh-ı merdân, düşmanını öldürmek için kaldırmış olduğu kılıcını geri çekti. Durakladı ve dövüşme hızını gevşetti. Sonra da düşmanın üzerinden kalkarak onu serbest bıraktı.
Ölümün pençesinden kurtulan düşman kişi, rakibinin gösterdiği ve kendince yersiz olan bu merhamet ve af karşısında şaşırıp kaldı. Ölmeyi beklerken şahit olduğu bu bağışlama manzarası, onu hayret vadisinde apayrı âlemlere sürükledi.
O kişi dedi ki:
«–Üzerime keskin kılıcını çekmiştin! Tam öldürecektin ki, bundan vazgeçip canımı bağışladın! Neden böyle yaptın? Benimle cenk etmekten daha üstün ne gördün ki, beni avlayıp yere serdiğin hâlde bağışladın? Ne gördün ki, o beni yere seren kudretli öfken sükûnet buldu?
Yâ Ali! Söyle; vuruşmanın en muzaffer ânında sana görünen ışık, nasıl bir îmânın nûrudur ki, beni bırakıp onun câzibesine meylettin? Onun hürmetine benim canımı bağışladın!
Yâ Ali! Senin gördüğün nûrun bir benzeri de sanki şu an içime aksediyor! Şu an seni bu derece yücelten îman ve ahlâk-ı hamîdenin farkına varıyorum. Rûhum şimdiye kadar hiç bilmediğim ve tatmadığım tarifsiz bir hazla doldu.
Benim bedbahtlığıma karşılık, sen öyle bir mürüvvet sahibisin ki, boğazıma kılıcın dayanmış olduğu hâlde bana hayat bahşettin. Üstelik ölü bir vaziyette olan rûhumu da dirilttin.
Ey cenk meydanlarının yenilmez kahramanı! Lûtfedip hâlinden bir parça anlat! Bu nice ahvâldir?
Yâ Ali! Söyle, biliyorum ki bu Hakk’ın sırlarındandır. Hilminin kılıcı canımı şerha şerha eyledi. İlminin suyu da gönül toprağımı diriltti.
Söyle ey Arş-ı Âlâʼyı seyreden yüce insan! Şu anda Hak katında neler gördün? Anladım ki, senin gözlerin ve gönlün, sır ve hikmetleri idrâk etmeyi öğrenmiştir. Başkalarının gözleriyse buna âmâdır, kapalıdır.
Ey Allâh’ın arslanı! Senin bu hâlinden benim gönlümde ve canımda bir şûle uyandı. Demek ki sen yiğitlik ve kahramanlıkta emsalsiz olduğun kadar, gönül âleminde de öylesin!
Ey şu bedbaht gönlüme bahşedilen güzel kazâ! Ey Aliyyü’l-Murtezâ! Bu sırrı açıkla! Sen «ilim şehrinin kapısı» diye tavsif edilmişsin. O kapıyı benim için de birazcık olsun arala!»”
Hazret-i Ali’nin yüksek ahlâk ve fazîleti karşısında şaşırıp hayrette kalan adamcağız, şâhit olduğu hakîkate daha derinden vâkıf olabilmek için, o mâneviyat kahramanından taleplerine şöyle devam etti:
“«–Ey kâmilen firâset, basîret ve kalb-i selîm sahibi olan Hak dostu! Ey bizim göremediklerimizi Güneşler gibi gören! Gönlündeki sırdan bir şemmecik olsun bana da lûtfet!
Elindeki zülfikâr boynumu kesmedi, ancak gönül zülfikârın kalbimi parça parça eyledi. Ten kafesimin kapıları açıldı ve ben de nefs esaretinden kurtuldum. Bana bu sırrı açıkla ki, rûhum ana rahmindeki yavrunun can bulmasına benzer bir hayatla canlansın!
Yâ Ali! Sen, kahır esnâsında kılıcına hâkim olup kahırdan lûtfa geçebilen görülmemiş bir irâdesin! Varlığında ve onun mânâsında yüzbinlerce ulvî sıfat nasıl toplandı? Ey mücellâ ayna! Nâil olduğun ilâhî hikmetleri ne olur benim gönlüme de aksettiriver!»
Rakibinin bu sözleri üzerine Hazret-i Ali şöyle buyurdu:
«–Ey kişi! Bilesin ki ben, kılıcımı yalnız Hakk’ın rızâsı için kullanmaktayım. Çünkü ben, Hakk’ın kölesiyim, nefsimin değil... Allâh’ın arslanıyım, hevâ ve hevesimin değil...
Kılıcımın yenilmezliği ve hüneri bana değil, Allâh’a âittir. Ben Hakk’ın yolunda kendimi fânî eyleyip O’nunla var olduğum için, yalnız Rabbimin rızâsını ararım. İşte kahırdan lûtfa, lûtuftan kahra geçebilmenin temelinde bu hakîkat vardır. Yeri gelir hiddetimi hilim kılıcıyla teskin eder, yeri gelir hilmimi hiddet kılıcıyla şahlandırırım. Bunlar hep Allah için olur.
Ben; «...Attığın zaman sen atmadın, Allah attı...» (el-Enfâl, 17) sırrına âşinâyım. Şu gönlünü korkutan zülfikârın kendisiyim, ancak onu vuran ilâhî sırdır.
Ben nefsimi tanıdım. Onun şerrinden korunuyorum. Bunun için Allâh’ın rızâsından gayrı her şeyden yüz çevirdim.
Hak uğrunda her yaptığım şey, taklit, hayal ve şüpheden uzaktır. Ben Allah yolunda bir damla değil, dâimâ coşkun bir akarsu olmayı yeğlerim. Zira vuslat deryâsına nâil olmak, ancak böyle mümkündür.
Ben murassâ bir kılıç gibi vahdet incileriyle doluyum. Bu sebeple muhârebede insanları öldürmekten ziyâde, onların dirilmeleri için gayret sarf ederim.
Bunun içindir ki, şu gazâda seninle dövüşürken tükürmen dolayısıyla nefsânî bir hâl zuhûr edince, kılıcı kınına koymayı münâsip gördüm. Tâ ki, Allah için seven ve Allah için buğz eden bahtiyarlardan olayım.»
Allah yolunda hür bir adamın şehâdetini dinle; zira nefsine köle olanın şehâdeti, iki arpa tanesine bile değmez. Hürlük ise, nefsânî garazlardan kurtulmak ile mümkündür...
Nefs ve şehvetinin esiri olana gelince, o, köleden ve esirden daha beter bir durumdadır. Çünkü köle, efendisinin bir sözüyle âzâd olur ve hürriyetine kavuşur, ancak nefs ve şehvetin kulu olan, yaşadığı geçici lezzetlerle sarhoş olarak acı bir felâketin ebedî hüsrânında uyanır.
Nefs ve şehvetine uyanlar, kendilerini öyle dipsiz bir kuyuya atarlar ki, onları kurtarmak için kuyunun dibine ulaşacak ip âdeta yok gibidir.
«‒Ey kişi! Bende Hakk’ın sıfatlarından gayrı sıfat yoktur. Eğer bu devlete erişmek istiyorsan, beri gel ve bana yaklaş!
Beri gel; Allah, fazl u rahmeti ile seni de âzâd eylesin! Zira O’nun rahmeti, gazabını geçmiştir.»”
Bu sözlerden sonra hidâyet nûruyla müşerref olan bahtiyar adama Hazret-i Ali şöyle hitâb etti:
“İşte şimdi tehlikeden kurtuldun. Evvelce kıymetsiz, sıradan bir taş idin. Şimdi hakîkat iksiri sayesinde ender bir mücevher hâline geldin.
Küfürden ve onun dikenliğinden kurtuldun. Artık Hakk’ın bahçesinde bir gül gibi açıl!
Ey ilâhî nurla şereflenen! Artık sen bensin, ben de senim. Yani sen de bir Ali’sin. Hâl böyleyken ben Ali’yi nasıl katledebilirim?
Hazret-i Ömer’in Rasûlullâh’ı öldürme kastının onu dosdoğru ilâhî dergâha çekip götürmesi gibi, senin cürmün de rûhunu alıp bir anda hidâyet âsumânına ulaştırdı. Küfür dikenleri arasından sıyrılmasını bilen bir îman gülü hâline geldin! Ne mutlu artık sana!”
Hazret-i Ali, kendi yüzüne tüküren adama ne ulvî bir kapı açtı. Kendisini öldürmek isteyen kimseye hayat bahşetti. Kendisine acı ve ıztırâbı revâ görene hakîkî saâdeti lâyık gördü. Önünde ve ardında dipsiz kuyular açmak isteyene sonsuzluk ve lûtuf semâlarına uzanan yüce bir köprü vazifesi gördü. Kendisi hakkında şer düşünen bir mücrimin dikenlerine, gül ile mukâbele etti. Hırçın bir gönlü, eline ve yüzüne batan dikenlere aldırmadan, engin ve tarifsiz bir merhamet suyu ile suladı ve müstesnâ bir gonca hâline getirdi. Kendisini büyü ve sihirleriyle korkutmak isteyen sihirbazları îman lezzetiyle sürûra gark eden Hazret-i Mûsâ gibi davrandı. Onun bu üstün ahlâkı karşısında mel’un şeytan, haset ve kininden çatladı, beli kırıldı.
Allah Teâlâ buyurur:
“(Rasûlüm!) Sen af yolunu tut! İyiliği emret ve câhillerden yüz çevir!” (el-A‘râf, 199)
Diğer bir âyet-i kerîmede de Hak Teâlâ, kendisine samimî kul olanların vasıflarını şöyle beyan buyurur:
“Rahmân’ın kulları ki yeryüzünde vakar ve tevâzu ile yürürler, câhiller kendilerine (hoşa gitmeyecek) lâflar attığı zaman; «selâm» derler (geçerler).” (el-Furkân, 63)
Tâbiîn neslinin büyüklerinden İmâm Şa’bî’nin, kendisine hakâret eden bir fâsıka:
“–Dediklerin doğru ise, Allah beni affetsin! Eğer yalancı isen, Allah seni affetsin!” şeklindeki fazîlet dolu mukâbelesi, ne güzel bir numûne-i imtisaldir.
Zünnûn-i Mısrî Hazretleri buyurur:
“Allah dostu olup nefsin hasmı olmak gerekir; nefsin dostu olup Allâh’ın hasmı olmak değil!..”
Dipnot:
[1] İbnü’l-Cevzî, Bahru’d-Dümû’, s. 142.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!