İslâm Kardeşliğine Zarar Veren Şeylerden Sakınmalıyız!

İslâm, îmanlı gönüllerin rahmet semâsıdır. Bu semânın altında yaşayan mü’minler, İslâmʼın huzur ve saâdetine nâil olabilmek için îman kardeşliğine muhtaçtır.

MUHÂCİR-ENSÂR KARDEŞLİĞİ

Saâdet asrının kudsî bir mirası olan İslâm kardeşliğinin nasıl yaşanması gerektiği husûsunda Cenâb-ı Hak bizlere, Mekke’den hicret eden Muhâcirler ile onlara muhabbetle kucak açan Ensâr, yani Medîneli müslümanlar arasındaki kardeşliği örnek göstermektedir. Onlara bakarak kendi hâlimizi mîzân etmemizi murâd etmektedir.

Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Muhâcirlerle Ensâr arasında gerçekleştirdiği kardeşlik anlaşması, eşsiz bir fazîlet tablosudur. Öyle ki Ensâr, âdeta mal beyânında bulunarak bütün varlıklarını ortaya koymuş, Muhâcir kardeşleriyle eşit olarak bölüşmeyi göze alabilmişlerdir. Buna mukâbil, gönülleri birer kanaat hazinesi olan Muhâcirler de istiğnâ hâlinde:

“−Malın-mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilemişlerdir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN HUZURUNA GELEN FAKİR KABİLE

Mü’min bir gönlün, kardeşlik ufkunda ulaşması gereken yüksek seviyeyi Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh-, Asr-ı Saâdet’ten bir misalle şöyle nakletmektedir:

“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnâda Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezân okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kâmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının! Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

YARIN İÇİN NE HAZIRLADINIZ?

Sonra da şu âyeti okudu:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

Daha sonra:

«–Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

Bunun üzerine Ensâr’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

DÜNYEVÎ MENFAATLER UĞRUNA İSLÂM KARDEŞLİĞİ ZAAFA UĞRATILIYOR

Madde-mânâ dengesinin mânâ aleyhinde bozulduğu, îman muhabbetinde hızlı erimelerin ve ruhlarda derin kırılmaların yaşandığı günümüzde, dünyevî menfaatler uğruna nice mü’minler arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; cehâlet, bencil­lik ve duygusuzluklar neticesinde, İslâm kardeşliği zaafa uğratıl­maktadır.

Hâlbuki en büyük örneğimiz ve rehberimiz olan Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizmü’minlerin birbirlerini nefislerine tercih ederek samimî bir muhabbet iklîmi tesis etmelerini emretmektedir.

Fakat bu muhabbet de, kuru bir iddiâdan ibâret değildir. Kardeşinin derdiyle dertlenip sıkıntısını paylaşmadan, kusurlarını affedip fedakârlık ve ferâgat göstermeden gerçek mânâda muhabbetten söz edilemez.

DİN KARDEŞLİĞİ MES'ÛLİYET GEREKTİRİR

Din kardeşliği, mes’ûliyeti gerektirir. Nitekim bir gün, Ahnef bin Kays, Irak heyetiyle birlikte Hazret-i Ömer’in yanına gelmişti. Çok sıcak bir gündü. Hazret-i Ömer bir önlük giymiş ve zekât develerinden birinin bakımını yapıyordu. Onları görünce:

“–Ahnef, üst elbiseni çıkar da bana yardım et. Çünkü o zekât devesidir. Onda yetimlerin, dulların ve yoksulların hakkı vardır.” dedi.

İçlerinden biri:

“–Allah seni mağfiret etsin ey Mü’minlerin Emîri! Kölelerden birine emretsen de bu işi yapsa olmaz mı?!” deyince Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şu güzel cevâbı verdi:

“–Ey filân, kim Ömer’den ve Ahnef’ten daha iyi köle olabilir ki? Mâdem ki o müslümanların işlerini üzerine almıştır, öyleyse müslümanların kölesidir. Nasıl ki kölenin efendisine karşı samimî olması ve emâneti hakkıyla îfâ etmesi gerekiyorsa onun da müslümanlara karşı böyle yapması îcâb eder.” (Ali el-Müttakî, V, 761/14307)

TOPLUMLAR İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE

Millet, kardeşlik rûhuyla bir araya gelen insanlardan teşekkül eder. Bu rûhu taşımadan oluşturulan topluluk, kuru kalabalıktan öte bir şey değildir.

Toplumlar için en büyük tehlike de; ihtilâflar, bölünmeler, parçalanmalar neticesinde meydana gelen anarşidir. Müslümanların fitne ve ihtilâflara düşmemeleri için, kardeşlik hukukuna riâyet etmeleri şarttır.

Unutmayalım ki Cenâb-ı Hak bütün müslümanları kardeşimiz, diğer insanları da yaratılıştaki eşimiz kılmıştır. Bu bakımdan İslâm, fertler gibi milletlerin de birbirleriyle iyi geçinmelerini, sulh ve selâmet içinde yaşamalarını ister.

DİN KARDEŞLİĞİNE MÜTHİŞ BİR MİSÂL

Din kardeşliği husûsunda ecdâdımızdan bir misal şöyledir:

Sultan III. Mustafa bir Ramazan’da Şeyhülislam Mehmed Emin Efendi konağına iftara gider. Söz esnâsında:

“–Efendi, arada size gelmek isterim amma konağınız pek uzak yerde.” deyince, Emin Efendi’den:

“–Sâyenizde yakın yerlerde bir ev tedâriki mümkündür, lâkin gördüğünüz gibi şu civar hânelerin hiçbirinde mutfak yoktur.” cevâbını alır. Bu söz Padişah’ın çok tuhafına gider. Hayretle:

“–Acâib, bu evlerde yemek pişirmezler mi?” diye sorar. Emin Efendi ise şu mukâbelede bulunur:

“–Cümlesinin sabah ve akşam yemekleri fakirhâneden gider. Ânın içün buradan ayrılmak istemem!” (Süheyl Ünver, Bir Ramazan Binbir İstanbul, s. 64)

Yine Ecdâdımız Osmanlı’da, varlıklı mü’minlerin, bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırması, borcun sahibini bilmeksizin hesabı ödemesi, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf rızâ-yı ilâhî için yapılan, müşahhas bir din kardeşliği misâlidir.

SÛRİYE, FİLİSTİN VE AFRİKA'YA KARŞI NE KADAR HASSASIZ?

Bugün âdeta bir yangın yeri olan Sûriye, Filistin ve Afrika başta olmak üzere, zulüm altındaki bütün müslümanlar için acaba yüreğimizde ne kadar din kardeşliği hassâsiyeti var? Unutmayalım ki, İslâm kardeşliğinin hakkını verebilmek, bugünkü gibi zor zamanlarda yapılacak fedakârlıklara bağlıdır.

DİN KARDEŞİNİ KÜÇÜMSEMEK

Ahnef bin Kays şöyle buyurmuştur:

“Kardeşlik, ince ve latîf bir cevherdir. Onu korumazsan kazâya uğrar. Dâimâ hiddetini yenmekle onu koru ki, sana zulmeden, gelip senden özür dilesin. Var olanla yetin, ne kendin için fazlasını ara, ne de kardeşinin kusuruna bak.”

Çünkü bir kimsenin, mü’min kardeşinde kusur araması, onu bir nevî küçümsemesi mânâsına gelir. Lâkin din kardeşini küçümseyen, aslında kendini Hak katında küçük düşürmüş olur. Nitekim âyet-i kerîmede:

“İnsanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden herkesin vay hâline!” (el-Hümeze, 1) buyrulmaktadır.

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur:

“Müslüman kardeşini hor görmesi, kişiye şer olarak yeter.” (Müslim, Birr, 32)

İSLAM KARDEŞLİĞİ, KAN KARDEŞLİĞİNDEN ÖNCE GELİR

İslâm kardeşliği öyle ulvî bir bağdır ki, gelip geçici arkadaşlıklarla, hattâ ömürlük dostluklarla, dahası ana-babadan gelen kan ve nesep kardeşliğiyle bile kıyaslanamaz.

Tarihte benzeri görülmemiş bir “uhuvvet, yani kardeşlik” nizâmını insanlığa tebliğ etmiş olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i kendime dost edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.” (Buhârî, Salât, 80)

Yani İslâm kardeşliği, dostluğun da zirvesini teşkil etmektedir.

KARDEŞLİĞİMİZİ MUHAFAZA ETMELİYİZ

Kardeşlik cevherini muhâfaza etmek; onu şefkat, merhamet, nezâket ve mes’ûliyet şuuruyla yaşamaya bağlıdır. Bu hususta ihmâl ve gaflet göstermek, mü’minlerin arasını bozmak için fırsat kollayan şeytana kapı aralamaktır. Bu fırsatı yakalayan şeytan -aleyhillâne- ise, mü’minlerin nefsâniyetlerini tahrik ederek birbirlerine darılmalarını teminde gecikmez.

Rabbimiz, cümlemizi rızâsı istikâmetinde cem eylesin. Bizleri nefsin ve şeytanın iğvâlarından muhâfaza buyursun. Peygamber Efendimiz’in yüzünü tebessüm ettirecek bir kardeşlik iklîminde yaşamayı lûtf u keremiyle ihsân etsin.

Âmîn!..

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Genç Dergisi, Yıl: 2015 Ay: Kasım Sayı: 110

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.