İRFÂNÎ BİLGİ NEDİR?

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, irfânî bilgiden bahsediyor....

DÜNYAYA NEDEN GELDİK?

Niye geldik dünyaya? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Yolculuğumuz nasıl olacak?

Kul, bunun bir idrâki içinde olacak. Cenâb-ı Hak “لِيَعْبُدُونِ” Allâh’a kul olmak; “لِيَعْرِفُونِ” Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek. Kalp, böyle merhaleler alacak.

ÜÇ TÜRLÜ BİLGİ

Üç türlü bilgi var:

Bir tip bilgi; “avâmî bilgi”. Herkesin bildiği bilgi. Şimşek çakıp gök gürülder; yağmur yağar. Bunu herkes bilir. Bu, avâmî bilgidir. Muhakkak bir şimşek çakıyorsa, gök gürlüyorsa, arkadan bir yağmur gelir. Bu, avâmî bilgidir.

Bir de “ilmî bilgi” vardır. İlmî bilgi de, aynı şeyi, onu düşünür: Nasıl bir tebahhur ediyor bütün sular? Bu, semâya gidiyor. Semâda artı bulut eksi bulutla bir akım yapıyor. Baştan şimşek çakıyor. Şimşeğin hızı, 300 bin km hızla geliyor saniyede. Arkadan, yarım dakika sonra gök gürültüsü geliyor, o da ses hızıyla geliyor. İlmî bilgidir bu.

İRFÂNÎ BİLGİ

Ondan sonra “irfânî bilgi” vardır: İnsanı olgunlaştıran bilgi. Bu da; eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra… Kim oluşturuyor bu yağmuru?

Cenâb-ı Hak:

اَفَلَا تَعْقِلُونَ (“…Akletmez misiniz?” [el-Bakara, 44; Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169…])

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ (“…Hiç düşünmez misiniz?” [el-En‘âm, 50]) buyuruyor.

Düşünmez misiniz, tefekkür etmez misiniz?

Bu ilmi, Cenâb-ı Hak niye veriyor ilmi? Diğer mahlûkat bilmiyor. İnsana veriyor bunu. Demek ki sebepten müsebbibe, eserden müessire, sanattan sanatkâra… Kul Cenâb-ı Hakk’ı tefekkür edecek, azamet-i ilâhiyyeyi tefekkür edecek.

Kendini düşünecek: Bir yoktan nasıl meydana geldin? İlâhî bir takdire bakacaksın. Dünyaya geliş tarihini sen mi tespit ettin? Ananı-babanı sen mi tespit ettin? Gidişini biliyor musun?

Bütün mahlûkat, yedi buçuk milyar insan, trilyon trilyon hayvanat, trilyon trilyon nebâtat… Hepsi bir takvimle geliyor. O takvim, her birinin bir son nefesi var, son nefeste bitecek. Aşağı yukarı, bilhassa insan, dünyadaki imtihanı bitmiş olacak. Müsbet veyahut da menfî.

“Ben bunu kabirde telâfî edeyim.” Yok, bitti!.. Çünkü artık her şey ayan hâle geliyor. “Kıyâmette telâfî edeyim.” Bitti!.. Ayan hâle geliyor.

Velhâsıl bu, bu bilgi, olgunluğa götürecek bir ilim. Yani Cenâb-ı Hak’la dâimâ kalp beraber olacak. Cenâb-ı Hakk’ı düşünecek; “Aman yâ Rabbi!” diyecek.

ALLAH TEÂLÂ'NIN NİMETLERİNİ TEFEKKÜR

Allâh’ın kendine verdiği ikramları düşünecek. Dünyaya biz sıfır sermaye ile geldik. Bir kazanarak gelmedik dünyaya. Lûtfen geldik, Allâh’ın lûtfuyla geldik. Bir hayvanat bahçesini gezdiğimiz zaman, oradaki hayvanlardan biri olarak gelebilirdik. Kurbanlık bir koyun olarak gelebilirdik. Cenâb-ı Hak:

“…Göklerde ve yerde ne varsa âmâde kıldık, düşünen bir toplum için...” (el-Câsiye, 13) buyuruyor.

Hep Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuna müstağrak durumdayız.

“Nîmetlerimi sayamazsınız.” (Bkz. İbrahim 34, en-Nahl 18) buyuruyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak bizden, verdiği nîmetler mukâbilinde bir “hamd” istiyor. Fâtiha’nın ilk âyeti:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(Hamd, Âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur.) diyoruz.

İnsan Sûresi’nde de Cenâb-ı Hak, insana verdiği nîmetler.

“İster şükredici ol buyuruyor, istersen de küfredici ol.” diyor. (Bkz. el-İnsan, 3)

En yakınınıza bir imkânlar verseniz, o arkasını dönse gitse, bir teşekkür etmeden. Üzülürsünüz. “Ben buna bu kadar ikram ettim.” dersiniz. “İnsan bir teşekkür eder.” dersiniz.

Yani bir bardak su ikram edene vicdânen bir teşekkür etmek zarûretindeyiz. Cenâb-ı Hak bizi insan olarak yaratmış. En büyük Peygamber’e ümmet kılmış. En yüce, kıyâmete kadar devam edecek Kitab’ı bizlere ihsân etmiş ki hayatımızı Kur’ân-ı Kerîm muvâcehesinde hayatımızı tanzim edelim. Tatbikâtı, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de. Ebedî bir yolculuğa çıkacağız; kimi önder alacağız önümüze?

Efendimiz:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyor. (Buhârî, Edeb, 96) Ne kadar bir sevgimiz var Efendimiz’e karşı.

“İki emânet bırakıyorum.” Vedâ Haccı’nda. “Kitabım ve Sünnet’imdir.” buyuruyor.

Yani Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’imdir. Benim o Kur’ân-ı Kerîm’i yaşamamdır, tatbik etmemdir. Bu ikisi emânet… Yani Kur’ân’la hemhâl olacağız, Sünnet-i Seniyye’yi yaşayacağız.

Velhâsıl insan, üç tane yardımcısı var. Üç tane yardımcı gönderiyor Cenâb-ı Hak. Bir; Kitap gönderiyor.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

(“…Takvâ sahipleri için bir hidâyet rehberidir.” [el-Bakara, 2])

Fakat Kur’ân-ı Kerîm’le derinleşmek için de “takvâ” sahibi olacak.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

(“…Takvâ sahipleri için bir hidâyet rehberidir.” [el-Bakara, 2])

O takvâda merhaleler katedince, bu ilimler, mârifetullâh’a götürecek. Mârifetullahtan bir nasip, kalpte Cenâb-ı Hak tanınacak. Rasûlullah Efendimiz bir üsve-i hasene, örnek şahsiyet. O’nun gibi yaşamaya gayret edilecek.

Şu kâinat… Hepinizin bir tahsili var, devam ediyorsunuz dünya tahsilinde. Baktığınız zaman mikrodan makroya; bir atomun içine bak, ne bileyim, şu kadar bir uçta, belki şu kadar şeyin içinde, belki bir trilyon atom var içinde. Proton, nötron, elektron vs…

Yukarı çık galaksilere: Nasıl denizlerde kum tanesi varsa o kadar yıldız kümesi var deniyor. Bir atomu büyüt, koca bir semâ meydana geliyor. Bir semâyı küçült, bir atom meydana geliyor.

Mahlûkâtı öyle yaratmış Cenâb-ı Hak. Milyonlarca yaratık var vücudumuzda. Onu gözüyle görmeyecek kadar bir ufak, hepsinin bir hayat şeyi var. Hepsi Allâh’ın irâdesinde. An geliyor, sana giriyor, o seni hasta ediyor imtihan olarak. Virüs, milyonlarca virüs var vücudumuzda. Onun müsbeti var, menfisi var, devamlı bir kavga hâlinde.

Cenâb-ı Hak, şu kâinatta her şeyi… Bir o, mahlûkata baktığımız zaman, bir akrebe baktığımız zaman, o akrep bir gıdâ alıyor, bir sene aç kalarak gidebiliyor. Bir yılan, bakarak yavrularını büyütüyor. Akrep sırtında taşıyor. Bir yılanın yaratılışı ayrı, diğer bir, ne bileyim, çok ayaklı hayvan var, kırk ayaklı hayvan var, dört ayak var, iki ayak var, hiç ayaksız var.

Hep azamet tecellîsi. Sana şu kâinatta Cenâb-ı Hak her (şeyle), devamlı bir azamet-i ilâhiyyesini gösteriyor.

Yağmur, tebahhur eden sularla meydana geliyor. En çok tebahhur eden sular da denizlerden. Dünyanın dörtte üçü de su olmuş oluyor. Cenâb-ı Hak Vâkıa Sûresi’nde soruyor:

“Biz diyor, tuzlu olarak indirseydik yağmuru diyor, ne yapardınız?” diyor. (Bkz. el-Vâkıa, 70)

Velhâsıl her şey Cenâb-ı Hakk’ı -kalp merhale kazanınca- her şey Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatıyor. Ârif bir kul olabilmek, yani mârifetten bir nasip alabilmek…

Gençlik, insanın en güzel bir mevsimi. Coğrafyada dört mevsim var. İnsan ömründeyse mevsim, bir gençlik mevsimi var, en verimli bir mevsim. Ondan sonra Cenâb-ı Hak eğer ömür verirse, oradan bir yaşlılık mevsimi geliyor.

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ

(“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” [Yâsîn, 68]) İnsan akıl erdirmez mi?..

Her şeyde bir fânîlik. Neye baksak fânîlik...

Cenâb-ı Hakk’ın iki tecellîsi dünyada yok. Biri “halk” tecellîsi. Dünyada bir halketmeyi Cenâb-ı Hak vermiyor o imkânı. Yani bir uçak, kendisi gibi bir uçak doğuramıyor. İnsan bir insan doğurabiliyor, Cenâb-ı Hakk’ın bir lûtfu olarak. Fakat Cenâb-ı Hak bunu insana bir ibret olarak (misal veriyor), bir yoktan nasıl meydana geliyor?..

“Halk” sıfatını vermiyor. Ne bileyim; bir otomobil, bir otomobili doğuramıyor. Fânîlik sıfatı var. Bâkī, yalnız Cenâb-ı Hak. O mezar taşlarına bak, “Hüve’l-Bâkī” yazar.

Mevlânâ diyor ki:

“O diyor, yediğin yemeklere bak diyor. Mis kokulu yemeklere bak diyor. Bir de git diyor, bir müddet sonra onun, dışarı çıkardığın zaman âkıbetini gör diyor. O renk nereye gitti diyor, o güzel koku nereye gitti diyor...” Yediğinden iğrenerek çekiliyorsun.

Her şeyde fânîlik…

Cenâb-ı Hak, velhâsıl her şeyle kendini hatırlatıyor. Fakat bunu da görebilmek, düşünebilmek için kalp lâzım. Nasıl bir kalp olacak, nasıl bir mesâî olacak. En mühim mesâî, Cenâb-ı Hakk’a kul olabilmek, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek.

Ne buyuruyor Cenâb-ı Hak:

“Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerindeyken zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Unutmazlar Cenâb-ı Hakk’ı. O unutmamanın neticesinde de Cenâb-ı Hak onlara; göklerin ve yerin yaratılışı hususunda derin derin bir tefekkür imkânı veriyor. Yani hiç insanın bir boş vakti olmayacak. Derin bir tefekkür içinde olacak dâimâ. “…Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Yine Câsiye Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

“…Göklerde ve yerde ne varsa âmâde kıldık. Düşünen bir toplum için…” (el-Câsiye, 13) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak diğer bir âyette:

“İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (el-Kıyâme, 36) buyuruyor.

Diğer bir âyet:

“İnsanı Biz abesen/abes yaratmadık, boş yere yaratmadık. Huzûrumuza gelip (hesap vermeyeceğini mi) zannediyor?” (el-Mü’minûn, 115) buyuruyor.

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle