İnsan Psikolojisinin Zaaf Noktaları

Cenâb-ı Hak, insan fıtratına fücûr ve takvâ tohumlarını ekmiş ve ona her iki alanda da terakkî ve tedennî imkânı sunmuştur. Bu bakımdan insan hâlet-i rûhiyesinin müsbet ve menfî olmak üzere iki vechesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanı nefsin vartalarına düşmekten korumak, onu hayra ve takvâya istikâmetlendirmek için daha ziyâde insan psikolojisinin zaaf noktalarına temâs edilmiştir.

  1. İNSAN ÇOK ZÂLİM VE CÂHİLDİR

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

إِنَّا عَرَضْنَا اْلأَمَانَةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmek­ten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim (ve) çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Âyet-i kerîmede geçen “emânet” umûmiyetle insanın Rabbine karşı mes’ûliyetini yâni dînî emirleri yerine getirmekle mükellef olmasını ifâde eder. İnsan bu emâneti “akıl” ve bunu kullanma kâbiliyeti olan “irâde” melekesiyle îfâ edecektir. Sâdece insana tevdî edilen bu emânet, onu diğer bütün mahlûkâttan ayıran vasıftır. İnsanın dünya hayatında imtihâna tâbî tutulması da, bu emânetin kendisine tevdî edilmesi sebebiyledir.

Âyet-i kerîmede emânetin yerlere, göklere ve dağlara teklif edilmesi, onların da bu teklîfi reddetmesi, cemâdât olarak bildiğimiz varlıkların bile emânetin mükellefiyetinin ağırlığını fark edebilecek bir şuura sâhip olduğunu göstermektedir.

لَوْ أَنْزَلْنَا هذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللهِ وَتِلْكَ اْلأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik Allâh korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” (el- Haşr, 21) âyet-i kerîmesinden de anlaşıldığı gibi cemâdâttan olan dağlar bile ilâhî emirlere karşı hissî ve fiilî aksülamellerde bulunabilecek varlıklardır.

Cenâb-ı Hak, insanın çok zâlim ve çok câhil olduğu için mes’ûliyetten korkmadığını ve “emânet”i yüklendiğini bildiriyor.

Zulmün zıddı “adl”dir. Adl, aynı zamanda amel-i sâlih mânâsında kullanıldığından, zulme düşmemek için bolca sâlih amel işlemeye gayret etmek gerekmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Asr Sûresi’nde insanın hüsrandan kurtulması için sâlih amel sâhibi olmasının zarûretinden bahseder.

Cehlin zıddı ise “ilim”dir. İlim de zâhirî ve bâtınî olmak üzere iki çeşittir. İmâm Gazâlî -kuddise sirruh-, hakîkî ilmin bu iki çeşit ilmi cem etmeye bağlı olduğunu şu şekilde ifâde etmektedir:

“Hakîkî âlimler, yâni peygamber vârisleri, zâhirî ve bâtınî ilimleri cem eden âlimlerdir!”

Cenâb-ı Hak diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ اْلآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا اْلأَلْبَابِ

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak selîm akıl sâhipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9)

Zemahşerî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle der:

“Allâh Teâlâ bilenler ifâdesiyle tâat ve ibâdet eden kimseleri, bilmeyenler ifâdesiyle de böyle olmayan kimseleri kasdetmiştir. Böylece kânitleri, yâni tâat ve ibâdet edenleri âlimler saymıştır ki bununla, ameli olmayanın gerçek âlim olmayacağına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla bu âyette ilimleri az olup sonra da itaat ve ibâdette bulunmayan, hem de o ilimlerine aldanarak dünya husûsunda fitneye düşen kimseler için büyük bir ayıplama vardır. O hâlde bunlar Allâh katında câhil kimselerdir.” (Keşşâf, V, 156)

Âyet-i kerîmeler muktezâsınca, “amel-i sâlih” sâhibi olup zâhirî ve bâtınî ilmimizi irfâna dönüştürebildiğimiz nisbette “zalûm” ve “cehûl” sıfatlarından kurtulmuş oluruz. Yâni bu mânevî hastalıkları tedâvî etmek için ilmî sermâyenin yanında kalbî sermâye de lüzumludur.

Ayrıca yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Allâh -celle celâlühû-, insanın, ilâhî esrâr ve azametten gâfil olarak yaşaması netîcesinde dûçâr olacağı bedbahtlığı da bildirmektedir.

Mesnevî şârihi Tâhiru’l-Mevlevî, insanın yüklendiği bu mes’ûliyetin ağırlığını şöyle dile getirir:

Eli boş gidilmez gidilen yere;

Rabbim, boş gelmedim ben suç getirdim!..

Dağlar çekemezken o ağır yükü;

İki kat sırtımda pek güç getirdim!..

İNSANIN ÖZ SIFATI

Sûfîlere göre, insanın öz sıfatı bilgisizliktir. Âyet-i kerîmede cehûl (çok câhil) buyrulması buna bir delîldir. Mutlak ilim, yalnız Allâh’a mahsustur. Nitekim Cenâb-ı Hak:

وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً

“…Size ancak az bir ilim verilmiştir.” (el-İsrâ, 85) buyurur. Buna mukâbil Cenâb-ı Hakk’ın ilminin nihayetsizliğini ve azametini ifâde eden şu âyet-i kerîme ne müthiştir:

وَلَوْ أَنَّ مَا فِي اْلأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلاَمٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللهِ إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona eklense, Allâh’ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez. Muhakkak ki Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Lokman, 27)

Şu hadîs-i şerîf de bu hakîkati açıkça beyân etmektedir:

“Hı­zır -aley­his­se­lâm-’ın, Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’a acâip, ga­râ­ip ve hik­me­ti meç­hul hâ­di­se­ler gös­ter­di­ği se­ya­hat es­nâ­sın­da bir ser­çe ku­şu ge­le­rek bin­dik­le­ri ge­mi­nin ke­na­rı­na kon­du. Son­ra de­niz­den ga­ga­sıy­la su al­dı. Hı­zır -aley­his­se­lâm-, bu man­za­ra­yı Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’a gös­te­re­rek şu teş­bih­te bu­lun­du:

«–Al­lâh’ın il­mi ya­nın­da se­nin, be­nim ve bütün mahlûkâtın ilmi, şu ku­şun de­niz­den ga­ga­sıy­la al­dı­ğı su ka­dar­dır.» (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 18/4)

Âlimler bu ve benzeri naslardan hareketle şöyle bir netîceye varmışlardır:

İNSANLARIN İLMİ NE KADAR?

İnsanların ilmi, evliyâullâhın ilmi yanında deryâdan bir katre; evli­yâullâhın ilmi, peygamberlerin ilmi yanında deryâdan bir katre; peygamberlerin ilmi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilmi yanında deryâdan bir katre ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilmi de Allâh’ın ilmi yanında deryâdan bir katre mesâbesindedir.

Ancak, verilen bu az ilimle amel edilip takvâya vâsıl olunabilirse, Allâh’ın lutfu ve ihsânıyla kul, ârif hâle gelir. Böylece mârifetten, yâni Allâh’ı hakkıyla ta­nıyabilmekten hisse almaya başlar ve ona esrâr-ı ilâhî açılır. Nitekim âyet-i kerîmede:

وَاتَّقُوا اللهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللهُ

“…Allâh’tan ittikâ edin, Allâh size (ihtiyâcınız olan şeyleri) öğretir...” (el-Bakara, 282) buyrulur.

Müfessir Kurtubî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şu açıklamayı yapmaktadır:

“Bu âyette Allâh’tan ittikâ edenlere bizzat Allâh’ın ilim öğreteceği va’di vardır. Yâni takvâ sâhibi olan kulun kalbine Cenâb-ı Hak, kendisiyle hakîkatleri idrâk edeceği ve hakla bâtılı ayırabileceği bir nûr ihsân eder.” (Kurtubî, III, 406)

Ha­dîs-i şe­rîf­te de bu mânâyı te’yîden:

“Öğ­ren­dik­le­riy­le amel ede­ne Al­lâh Te­âlâ bil­me­dik­le­ri­ni öğ­re­tir.” (Ebû Nu­aym, Hil­ye­tü’l-Ev­li­yâ, X, 15) buyrul­muş­tur.

  1. İNSAN ACELECİDİR

Allâh Teâlâ insan psikolojisinin bu husûsiyetini şöyle beyân buyurmaktadır:

خُلِقَ اْلإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ

“İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır…” (el-Enbiyâ, 37)

وَيَدْعُ اْلإِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءَهُ بِالْخَيْرِ وَ كَانَ اْلاِنْسَانُ عَجوُلاً

 “İnsan, hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan çok acelecidir!” (el-İsrâ, 11)

İnsan hayrı istediği gibi, şerri de ister ve yaptıkları ile onu dâvet eder. Bunun sebebi insanın pek aceleci olmasıdır. Sabır ve tahammül zor geldiği için sonra olacak şeyin vaktinden önce hemen olmasını taleb eder. Bu davranış ise zaman zaman istenmeyen bir netice ile sonuçlanır. Nitekim Mecelle’de: “Kim bir şeyi vaktinden evvel isti’câl eyler ise mahrûmiyetle cezâlandırılır.” Yâni bir şeyin vaktinden önce acele olarak gerçekleşmesini isteyen kimse, o şeyden mahrum edilmek sûretiyle cezaya dûçar kılınır, denilmiştir.

İnsanın aceleci vasfının bir tezâhürü de onun kolay elde etme iştihâsında olmasıdır. Zîrâ o âhiret saâdetini, dünyada yaşamak ister. Bu sebeple insanların birçoğu âhireti bırakır da dünyaya meyleder. O büyük âhiret mükâfâtına ehemmiyet vermediği gibi o acıklı azâbı da düşünmez. Aceleciliğinden dolayı hayır ve şerri birbirinden ayırmadığı için âkıbetini hesâba katmaz. Âyet-i kerîmede insanın bu aldanışı şöyle beyân buyrulur:

كَلاَّ بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ اْلآخِرَةَ

“Hayır! Doğrusu siz âcil olan dünya hayatını seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.” (el-Kıyâme, 20-21)

Gerçekten insan, öfkelendiği, bir sıkıntıya düştüğü ve güçlüklerle karşılaştığı zaman, muhâtaplarına çok ko­laylıkla bedduâ edebilmektedir. Hâlbuki bu zor ve güç durumlardan sabır ve me­tânetle kurtulmaya çalışmak gerekir. Ancak aceleci yapısı ile insan, böyle durum­larda ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, bâzen de teessürünün çokluğundan:

“Allâh’ım, cânımı al da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi sözlerle kendisi için bedduâ eder ki, bunlar aslâ doğru değildir.

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece zayıflamış bir hastayı ziyâret etti ve:

«–Allâh’a bir şey için duâ ediyor muydun veyâ O’ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta şöyle cevap verdi:

«–Evet. Allâh’ım! Bana âhirette vereceğin cezayı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye duâ ederdim.»

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«–Sübhânallâh! Senin buna gücün yetmez. Şöyle duâ etseydin olmaz mıydı?: Allâh’ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru!»

Bunun üzerine adam bu duâyı yaptı ve şifâ buldu.” (Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur:

“Başına bir musîbet geldi diye hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Mutlaka böyle bir şey temennî etmek zorunda kalırsa: «Allâh’ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür.» desin.” (Buhârî, Merdâ, 19; Deavât, 30; Müslim, Zikir, 10, 13)

Bundan dolayı mü’minler, bedduâ etmemeli, sabır ve ihtiyat ile hayra nâil olmak için duâ etmeli, faydalı hizmetleri yapmaya çalışıp hayra dâvet etmelidir. Âyet-i kerîmede tavsiye buyrulduğu üzere:

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından muhâfaza eyle.” (el-Bakara, 201) diye niyazda bulunmalıdır.

  1. İNSAN MENFAATİNE ÇOK DÜŞKÜNDÜR

İnsanın bu vasfını anlatan bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler.” (er-Rûm, 36)

Aslında Allâh’ın lutuf ve rahmetiyle sevinmek men edilmemiş, aksine emredilmiştir.[1] Fakat bu sevinçten maksat, nîmet vereni tanıyarak, hamd ve şükrünü idrâk ederek sevinmektir. Burada ise nîmet vereni hesâba katmayıp sadece nîmete güvenerek şımarıp hevâlarına uyan kimselerin hâli açıklanmaktadır. Nitekim Kur’ânî ifâdeyle:

لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

 “…Sakın şımarma! Muhakkak ki Allâh şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyrulmaktadır. Böyle kimseler ibâdet etseler bile, dünya menfaati için ederler. Sırf nîmete güvendikleri için kendi yaptıkları şeyler sebebiyle başlarına bir fenâlık gelse derhal ümitsizliğe düşerler. Allâh’ın rahmetinden tamamen ümit keserler. Çünkü teslîmiyetleri, Bâkî olan Allâh’a değil, fânî şeyleredir. İnsanın menfaat-perestliği âyet-i kerîmede ne güzel tasvir edilir:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةَ ذلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ

“İnsanlardan kimi Allâh’a (şüphe ve tereddüt içinde) yalnız bir yönden kulluk eder: Kendisine bir iyilik dokunursa, buna pek memnun olur; bir de musîbete uğrarsa, çehresi deği­şir (dînden yüz çevirir). O, dünyâsını da, âhiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyânın ta kendisidir.” (el-Hacc, 11)

Kimi insan da, nefsânî arzulardan kurtulamadığı için kendi zâviyesinden Allâh’a ibâdet eder; gönülden ve içten gelerek değil, belli bir maksat için gâfilâne bir şekilde dindarlık eder. Böyle kimselerde zikir dilde kalmış, kalb mahfazasına yerleşmemiştir. O kişi eğer kendisine bir iyilik gelirse sevinir, bir belâ geldiğinde ise hakîkatten yüz çevirir.

  1. İNSAN ALLÂH’A KARŞI PEK NANKÖRDÜR

Âyet-i kerîmede:

إِنَّ اْلإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ. وَإِنَّهُ عَلَى ذلِكَ لَشَهِيدٌ

“Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Elbette buna kendisi de şâhittir.” (el-Âdiyât, 6-7) buyrulmaktadır.

İsrâ Sûresi’nde geçen şu âyetler ise gâfil insanın bu husûsiyetini canlı bir şekilde anlatarak, bu tiplerin rûh hâllerinin içinde bulundukları şartlara göre nasıl değişkenlik arzettiğini şöyle ifâde etmektedir:

وَإِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ فَلَمَّا نَجّيكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ اْلإِنْسَانُ كَفُوراً. أَفَأَمِنْتُمْ أَن يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً ثُمَّ لاَ تَجِدُوا لَكُمْ وَكِيلاً. اَمْ أَمِنْتُمْ أَنْ يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُم بِمَا كَفَرْتُمْ ثُمَّ لاَ تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعاً

“Denizde başınıza bir musîbet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıkları­nız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) döner­siniz. İnsanoğlu çok nankördür. O’nun, sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emîn misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Yahut O’nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emîn misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikâmınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.” (el-İsrâ, 67-69)

Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulur:

 فأَمَّا اْلإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَليهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ. وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَليهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ

 “Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğu ve nîmet verdiği zaman «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihân edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni tahkir etti, önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

Yüce Rabbimiz kulunu, sabrı nisbetinde mükâfâtlandırmak üzere her an imtihan etmektedir. Bu esnâda rızkı daraltılan, sıkıntılara mübtelâ olan pek çok insan, bunun ilâhî hesapta bir kolaylık, âhirette büyük bir ecir olacağını, dolayısıyla ilâhî bir ikram ve muhâfaza olduğunu düşünmeden; “Rabbim bana hor baktı, beni küçümsedi” diye gücenir. Rabbinin üzerindeki nîmetlerini düşünemez hâle gelir. Rızık az da olsa yine onun şükrünün edâ edilmesi gerektiğini ve azın kıymetini bilmeyenin, çoğun kıymetini de bilemeyeceğini idrâk edemez. Rabbinin bunlar vesîlesiyle kendisini imtihan etmekte olduğunu aklına getirmez. Hâlbuki Cenâb-ı Hak:

 وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً

“…Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz...” (el-Enbiyâ, 35) buyurmaktadır. İnsan bu durumun şuurunda olmazsa bu menfî duygular nihâyette onu küfre kadar sürükleyerek kendisini yaratan Yüce Rabbine karşı hasım hâline bile getirebilir. Çünkü onun nazarı fazîlete değil, dünyanın gelip geçen boş sevdâlarına yönelmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

خَلَقَ اْلإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ

(Allâh) insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı açık bir hasım kesilmiştir!” (en-Nahl, 4)[2]

  1. İNSAN HARÎS VE CİMRİDİR

İnsanın cennetten çıkarılmasında büyük payı olan bu mezmum sıfatlar, terbiye edilmediğinde dünya ve ukbâ hayatı için en büyük tehlikelerden biri hâline gelir. Rabbimiz bu nevî sıfatların mü’minde olmasını istememektedir. Cenâb-ı Hak bu hususta kullarını îkâz ederek şöyle buyurur:

كَلاَّ بَلْ لاَ تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ. وَلاَ تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ. وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلاً لَمّاً. وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا

“Hayır! Doğrusu siz, yetîme ikrâm etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbiri­nizi teşvîk etmiyorsunuz! Haram helâl ayırmaksızın mîrâsı hırsla yiyorsunuz. Malı aşırı derecede seviyorsunuz!” (el-Fecr, 17-20)

إِنَّ اْلإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعاً. إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً. وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاً

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenâlık dokunduğunda, sızlanır, feryâd eder, ona imkân verildiğinde ise cimrileşir, pinti kesilir.” (el-Meâric, 19-21)

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ

“Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.” (el-Âdiyât, 8)

Âyet-i kerîmede dünya malı için “hayr” tâbirinin kullanılmasının sebebi, insan fıtratının ona meyletmesi, çoğu insanın dünya menfaatinden dolayı onu mutlak hayır zannetmesidir ki, âyette bu zan kötülenmiştir. Yâni insan, mal ve serveti mutlaka “hayır” sanarak sevdiği için cimridir, eli sıkıdır. Allâh için o malın hakkını vermek, hayra sarfetmek, umûmun menfaatine hizmet etmek istemez, kıskanır. Onu kazanmak husûsunda çok güçlü ve hırslı olurken, sıra o malın şükrünü ödemeye gelince zayıflığını ileri sürerek nankörlük eder ve infaktan kaçınır. Kalem Sûresi’nde Allâh’ın verdiği nîmetlere nankörlük edip şükrünü yerine getirmeyen bahçe sâhiplerinin dûçâr oldukları hazîn âkıbet, acıklı sahneler hâlinde sergilenmektedir.[3] Bu kötü sıfatları taşıyanlar için Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ. الَّذِي جَمَعَ مَالاً وَعَدَّدَهُ. يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ. كَلاَّ لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ

“İnsanları arkadan devamlı ayıplayıp çekiştiren (hümeze), yüzlerine karşı da onlarla alay etmeyi âdet edinen (lümeze) her kişinin vay hâline! O, malı toplar ve onu sayıp durur. Malının gerçekten kendisini ebedî kılacağını sanır. Hayır, yemin olsun ki o Hutame’ye atılacaktır.” (el-Hümeze, 1-4)

قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَآئِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذاً َلأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ اْلإِنْفَاقِ وَكَانَ اْلإِنسَانُ قَتُوراً

“De ki «Eğer Rabbimin rahmet hazînelerine siz sâhip olsaydınız, o zaman (dahî) harcamak(la tükenir) korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.»” (el-İsrâ, 100)

  1. İNSAN KISKANÇ VE HASETÇİDİR

İnsan fıtratındaki mezmum sıfatların en tehlikelilerinden biri de kıskançlık ve hasettir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

وَأُحْضِرَتِ اْلأَنفُسُ الشُّحَّ

“…Nefsler kıskançlığa meyilli olarak yaratılmışlardır…” (en-Nisâ, 128)

أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللهُ مِن فَضْلِهِ

“Yoksa onlar, Allâh’ın lutfundan verdiği şeylerden dolayı insanları kıskanıyorlar mı?..” (en-Nisâ, 54)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasetten sakındırarak onun zararını şöyle haber vermektedir:

“Haset etmekten sakının. Zîrâ haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44)

Cenâb-ı Hak bu çirkin vasıftan kurtulmak için infak ve îsâra ehemmiyet vermek gerektiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“…Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” (el-Haşr, 8)

  1. İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR

Allâh Teâlâ diğer mahlûkâtı doğumlarından kısa bir süre sonra hemen hayata intibak edebilecek ve kendi başına yaşayabilecek bir kuvvette yarattığı hâlde, insanı uzun bir müddet başkalarının bakımına ve muhâfazasına muhtaç, âciz ve zayıf bir durumda yaratmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

اَللهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةً

“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi...” (er-Rûm, 54)

İnsan, güçlü kuvvetli olduğu gençlik dönemine aldanarak Allâh’a karşı isyana dalmamalıdır. Zîrâ bu kuvvetin ardından muhakkak bir za’fiyet ve tükeniş dönemi gelecektir. İhtiyarlıkta duyulan pişmanlık ise elden kaçırılan fırsatları geri getirmeyecek, rûhun hasret ve ıztırâbını dindiremeyecektir. İnsanın bu hazîn âkıbeti âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلاَ يَعْقِلُونَ

“Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak) ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu id­râk et­mi­yor­lar mı?) (Yâ­sîn, 68)

Fizyolojik yapısı itibâriyle birçok za’fiyet taşıyan insan, aslında psikolojik yönden daha büyük bir za’fiyet içindedir. Bu iki yöne de işâret eden âyet-i kerîmede:

وَخُلِقَ اْلإِنْسَانُ ضَعِيفاً

“…İnsan zayıf yaratılmış­tır.” (en-Nisâ, 28) buyrulmaktadır.

Cenâb-ı Hak insanın irâde, hâfıza ve azim yönünden zayıflığını Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın şahsında şöyle ifâde eder:

وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْماً

“Şüphesiz daha önce Âdem’le (yasak ağaçtan yememesi husûsunda) ahitleşmiştik, fakat o bunu unuttu. Biz onu fazla azimli bulamadık.” (Tâhâ, 115)

Nitekim “insan” kelimesinin iki ayrı kökten müştak olduğu söylenir. Birincisi, unutma mânâsındaki “nisyan”dır. Âyet-i kerîmede ifâde edildiği gibi Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- Allâh ile yapmış olduğu ahdi unutmuştur. İkincisi ise “ünsiyet”tir ki, insan bulunduğu yere çabucak alışır, ülfet eder ve âdeta o yerin rengine boyanır.

Allâh Teâlâ’nın, birçok âyet-i kerîmede zayıflık ve acziyetinden bahsettiği insanoğlunun kibirlenip böbürlenmesini gerektirecek hiçbir sebep olamaz. Üstelik Cenâb-ı Hak insanı sevimli ve hoş görünümlü bir alın teri veya göz yaşından değil de atılmış değersiz bir sudan yaratmıştır. Bu yüzden ona yakışan, Yaratıcı’sının sonsuz kudreti karşısında acziyet ve hiçliğini idrâk etmesidir. Nitekim insan, bu hususta şöyle îkâz edilmiştir:

وَلاَ تَمْشِ فِي اْلأَرْضِ مَرَحاً إِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الأَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (el-İsrâ, 37)

İnsanda kulluk temâyülü fıtrîdir. Bu bakımdan ya nefsânî temâyüllerine, yâni dünyevî menfaatlerine, ya da Rabbine kul olacaktır. Rabbine lâyıkıyla kul olabilmesi için de nefs engelini aşması lâzımdır. Bunun için Elest Bezmi’ndeki: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” ahdine sâdık kalması îcâb eder.

Rûh, Rabbiyle bu ahdi gerçekleştirirken herşey ayân idi. Melekleri görüyor, azamet-i ilâhiy­eyi kolayca seyrediyordu. Lâkin and veren bu rûh, -hadîs-i şerîfte ifâde edildiğine göre- ana karnına 120. günde üfürülünce, beş duyunun esâretine girdi. Nefs engeli ile karşılaştı. Letâfetten kesâfete bürünerek perdelendi. Ancak ona bu kesâfetten kurtuluşun yolu da gösterildi. İnsan bu beş duyusunu, Allâh’ın ihsân ettiği mânevî istîdâdlarla ve O’nun arzu ettiği istikâmette tezkiye etmesi ile nefs engelini aşmış olur. Beş duyunun istikâmete girmesi ise, ancak kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi ile mümkündür. Bunun sonunda kesâfet azalır, letâfet artar ve kalb, hakîkatleri alıcı hâle gelir.

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي

(Âdem’e) şekil verdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman!..” (el-Hicr, 29) âyetinde beyân edilen rûh, “emir âlemi”nden gelen rûh-i sultânîdir. Fânî olan cesedin içine girmiştir. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bu rûh-i sultânînin ce­sedin içinde kaybolmaması ve cesede hâkim olması için şu misâli verir:

“Ayran içinde yağ, nasıl gizli ve görünmez bir hâldeyse, ceseddeki rûh da öyledir.”

“Yağın meydana gelmesi için, ayranın dövülmesi lâzımdır.”

“Tıpkı bunun gibi, sultânî rûhun da, bedeni, yâni cesedi kontrol altına alması için mücâhede, riyâzât ve birtakım mahrûmiyetlere sabretmesi şarttır.”

Kalbin; kesâfetten, yâni süflî dünyâ lezzetlerinden kurtulup letâfete kavuş­ması, ilâhî duygularla dolu olması zarûrîdir. Aksi hâlde mârifetullâha vâsıl olmak mümkün de­ğildir. Merhûm Necip Fâzıl, bu kalbî hakîkati bir yakarış hâlinde ne güzel ifâde eder:

                       Bende sıklet, Sen’de letâfet...

                                              Allâh’ım, affet!

                       Latîf’ten af bekler kesâfet...

                                              Allâh’ım, affet!

                       Etten ve kemikten kıyâfet...

                                              Allâh’ım, affet!

Dipnotlar:  [1] Bkz. Yûnus, 58. [2] Ayrıca bkz. Yâsîn, 77. [3] Bkz. el-Kalem, 16-33.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.