İNFÂKIN SOSYOLOJİK FAYDASI

Cömertlik müʼminlerin alâmet-i fârikasıdır. Müʼmin, zengin de olsa, fakir de olsa ganî gönüllü ve fedâkâr insandır. Cenâb-ı Hak, pek çok âyet-i kerîmede infâkı emrederek müʼminleri maldan ve candan fedâkârlığa dâvet etmektedir.

Allah rızâsı için infâk edilen zekât ve sadakalar, toplumda zengin ile fakir arasındaki husûmeti bertaraf ederek din kardeşliğinin pekiştirilmesine de vesîle olur. İctimâî huzur ve yardımlaşma duyguları gelişir. Dolayısıyla sıhhatli ve sağlam bir toplum yapısının teşekkülüne zemin hazırlar.

MÂNEVÎ REHABİLİTASYON

Cemil Meriç der ki:

“Oruç, (zekât ve infak) gibi ibadetlere devam eden bir toplumda sosyolojik patlamalar olmaz. Bunun sonucunda büyük buhranlar yaşanmaz, zulüm olmaz.”

ANADOLU'DA ÇIKARILMAK İSTENEN İSYAN

Şu iki misal, İslâm ahlâkının bir topluma kazandırdığı huzuru ifâde bakımından ne kadar câlib-i dikkattir:

Elie Kedourie’nin kaleme aldığı, Osmanlı’nın son döneminde İngiltere’nin Orta Doğu politikasına dâir kitabın bir ekinde anlatıldığına göre, 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da müthiş bir kıtlık başgöstermişti. Bunun üzerine İngilizler, kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlı’ya karşı bir isyan çıkarıp çıkaramayacaklarını tespit için oraya bir casus gönderdiler. Casusun yaptığı araştırma neticesinde müşâhede ettiği gerçek, son derece ibretli idi. Raporda deniliyordu ki:

“Burada kıtlık var, ama açlık yok! Çünkü herkes birbirini gözetiyor, yardımda bulunuyor. Bu yüzden de kıtlık, açlığa dönüşmüyor. Netice itibârıyla böyle güçlü bir ictimâî yapı içinde kıtlıktan hareketle isyan çıkarmak imkânsız!..”

OSMANLI'DA AİLE VE KOMŞULUK İLİŞKİLERİ

Meşhur seyyah De la Motraye de şöyle der:

“Osmanlı ülkesinde birisinin evi yanıp bütün âile efrâdının dünyâlık nâmına nesi varsa hepsi kül olup gitse bile, diğer toplumlarda görülen kadın hıçkırıkları ve çocuk ağlamaları onlarda görülmez. Bütün servetleri böyle yok olmuş kimselerde Allâh’ın takdîrine karşı tam bir tevekkül ve teslîmiyet görülür. Hayırsever ahâli, ona derhal evin yeniden inşâ edilip döşenmesine kâfî gelecek miktarda, hattâ bâzen lüzûmundan fazla yardımda bulunur.”

Bu sebeple Yaratanʼdan ötürü yaratılana merhamet, şefkat, fedâkâr­lık ve hizmeti tabiat-ı asliye hâline getirebilen fertlerden oluşan bir toplumda rûhî buhranlar, maddî sıkıntılar, geçimsizlikler, çatışmalar, yerini huzur ve sükûna terk eder.

MÂNEVÎ PROBLEMLERE ÇÂRE

Nitekim eskiden vakıflar, halkın maddî sıkıntılarına; tekkeler ve dergâhlar da mânevî problemlerine çâre oluyordu. O müesseseler, bir tür rehabilitasyon merkezi vazifesi görüyordu. İşi bozulan, evde âilesi ile sıkıntı yaşayan, herhangi bir problemi olan oraya gidiyor, orada mânen tedâvi görüyordu. Dergâhın sohbetiyle, zikriyle, rûhâniyetiyle huzur bulup dönüyordu. Günümüzde maalesef bu gibi mânevî tesellî imkânları azaldığı için stres artıyor, insanlar saldırganlaşıyor.

Velhâsıl, gönlünü bütün mahlûkâtın huzur bulacağı bir rahmet dergâhı kılabilen, hizmet ve gayret ehli, vakıf insanlara bilhassa zamanımızda çok daha büyük bir ihtiyaç bulunuyor. İnsanlık, geçmişte olduğu gibi bugün de maddî-mânevî yaralarına lûtuf merhemi olacak kâmil insanları arıyor.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle