İman Zayıflığının Temel Nedeni

Ümmet olmanın sorumlulukları üzerinde yaptığımız değerlendirmeler arasında şöyle bir cümleye yer vermiştik: “Ümmet-i Muhammed, Kur’an-ı Kerim ekseninde Sünnet-i Muhammed ile inşa edilmiş sosyal bir gerçeklik ve yapıdır.”

Bu tespit, hiç kuşkusuz ümmete, varlığını inşa eden sünnet-i Muham­med’i yaşama ve yaşatma görev ve sorumluluğunu yüklemektedir. Zira bu iki peygamber mirasını birbirinden ayırmak, her ikisine de yapısal anlamda büyük zararlar verecektir. Her iki değeri de tanınmaz hale getirecektir. Bir başka kesin gerçek de böylesi bir ayrılıktan en büyük zararı bizzat ümmetin göreceğidir.

İşte tam da bu sebepledir ki ümmetin, kimlik ve kişiliğini, değerlerini koruyabilmek ve sürdürebilmek için Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılma  yükümlülüğü hadis kaynaklarımızda “el-İ’tisam bi’l-kitap ve’s-sünne” ve “lüzûmu’s-sünne” gibi bölüm ve konu başlıkları altında bizzat sünnetten seçilmiş sahih belgelerle hatırlatılmıştır. Yani ümmet, konunun ciddiyetine uygun bir tarz ve tonda uyarılmış bulunmaktadır.

Öte yandan, Altınoluk’un Mayıs-2016 sayısındaki yazımızın bir yerinde, ümmetin sosyal yapısının bütünlüğüne yani vahdetine zarar verip içe dönük tartışma ve mücadele sebebi olacak bazı sebeplerden söz etmiş, onları sıralamıştık. Aslında toplumda vahdet ve birliğin bir türlü görünür ve yaşanır kılınamamasında önemli rol oynayan bu olumsuz sebepleri ayrı ayrı değerlendirmenin gereğine de işaret etmiştik.

Sözünü ettiğimiz  zararlıların ilk sırasında dini sebep olarakİman zayıflığı, amel eksikliği diye bir tespitte de bulunmuştuk.

Bu yazımızdan itibaren söz konusu sebepleri yani vahdet toplumunun, başka bir ifade ile ümmet hayatının zararlılarını birer birer incelemeye ve irdelemeye gayret edeceğiz inşallah.

Ayrıca, -her ne kadar bu yazıda birinci sırada zikrettiğimiz zararlıyı ele alsak da- dizi yazıların devamında “güncellikte öncelik” arz edenler paylaşılacaktır. Esasen bahis mevzuu konuların sürekli güncellik özelliğinin bulunduğu düşünülebilir. Bu noktayı da dikkate alarak biz, “güncelikte öncelik” kuralını uygulamaya çalışacağız. Buna ilaveten imkan nispetinde -bütünlük açısından- Altınoluk’un kapak konusuyla doğrudan uyumlu olmayı belirleyici ilke olarak takip edeceğiz. Böylece söz konusu sebeplerin hangisinden ne zaman söz edecek olsak, kesinlikle günü geçmiş, yaşanmış bir konudan değil; güncel, yaşanmakta olan bir mevzudan bahsetmiş olacağız.

Niyetimiz kesinlikle hiç bir ümmet ferdi Müslüman’ı veya cemaati üzmek değildir. Yapmak istediğimiz Âkif merhumun pek zarif ve veciz bir ifade ile aşağıdaki dizelerinde ortaya koyduğu kardeşlik sorumluluğu görevini yerine getirmekten ibarettir:

Emr-i bi’l-Ma’rûf imiş ıhvân-ı İslâm’ın işi,

Nehyedermiş bir fenâlık görse, kardeş kardeşi.

İMAN ZAYIFLIĞI VE AMEL EKSİKLİĞİ

Bu iki sebep aynı zamanda birbirlerinin de sebebidir. İman zafiyeti amel eksikliğinin, amel eksikliği iman zayıflığının temelinde yatan asıl nedendir. İman zayıflığının dışa vurumu amel eksikliği olarak tecelli eder. İkisi birden vahdet toplumu olması gereken ümmet hayatının, en etkili zararlılarının başında gelir.

Güçlü bir ümmet varlığı, hiç kuşkusuz her şeyden önce iman açısından sağlam bireylere ve amel bakımından da olabildiğince eksiksiz olan fertlere dayanır. Çünkü ümmet, iman eksenli bir yapıdır. İman da varlığını ve etkinliğini amel olarak gösterir. Din ve dindarlık esasen inanç ve amelden oluşur. Din, ne sadece iman ne de yalnızca ameldir.

Ümmet, iman bağına dayalı bir sosyal yapı olduğuna göre, hem sağlam bir iman hem de o imana dayalı kaliteli bir amel hayatına sahip fertler bütünü olarak varlığını ve  etkinliğini ispat edebilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de, bir başkasına sorma ihtiyacı bırakmayacak bir İslam tarifi isteyen sahabiye, “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru (müstakim) ol!”1 cevabını vermiştir. Efendimizin bu cevabı, kalbin işi olan imanı (Allah’a inandım de’) ve ibadet ve davranışlarla dışa vuran hayat biçimi İslam’ı (istikâmet) olarak belirlemiş, iman ve İslam terimleri arasındaki farkı, kabul ve eylem yönleriyle ortaya koymuş bulunmaktadır. Bizim iman ve amel dediğimiz de bundan ibarettir. Bu sebeple de imanda gerçeklik ve sağlamlık, amelde de sahihlik aranır. Bu nitelikler bulunmazsa imanda zayıflık ve etkisizlik, amelde eksiklik ve hatta yokluk söz konusu olur.

Sağlam iman, iddia meselesi olmadığı gibi mü’min de sadece söylem Müslüman’ı değildir.2 “Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah’a ve Resülüne iman ederler, sonra da asla şüpheye düşmezler, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad ederler. İşte onlar özü sözü doğru olanların tâ kendileridir.”3

Amelsizlik ya da amel eksikliği, dinin eylem/amel kısmını ya tamamen ya da kısmen, ya bilerek ya da tembellik sebebiyle ihmal etmektir. Oysa amelin sahih, salih ve kaliteli olması esastır.

Bilindiği gibi herhangi bir uygulamanın, amel ve ibadet olarak kabul görmesi için iki temel şart vardır. Biri sağlam/iyi bir niyet. Bu, işin görünmeyen yönüdür. “Ameller niyetlere göre değerlendirilir” hadisi4 bu şartı ortaya koymaktadır. İkincisi, şekil/uygulama biçimi olarak, Sünnet’e uygunluk. Bu da görünen yönüdür. “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın”5 hadisi ibadetlerin sünnete uygun olma zorunluluğunu; “Kim bizim dinimizde olmayan bir şey (amel/inanç) uydurursa o reddedilmiştir” hadisi6, genel anlamda, yani prensip olarak sünnet’in bu tayin ediciliğinin dışına taşan hiç bir amelin kıymetinin olmayacağını belirlemektedir. Binaenaleyh  Sünnet, dinî kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür. Bu durum Hz. Peygamber’e, bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan İnsanlara ne indirildiğini açıklama7 yetkisinin tabii sonucudur. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin görüşü de Sünnet’in sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir. Söz ancak amel ile, amel ve söz ancak niyet ile, niyetli söz ve amel de ancak Sünnet’e uygun olmakla bir değer ifade eder ve fayda verir.8

Durum bu olunca, kaliteli yani sahih ameli, Sünnete uygun olan ameldir diye tanımlamak gerekli olmaktadır.

 

Kaynak: Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Altınoluk Dergisi, 364. Sayı, Haziran 2016

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.