İlk Irkçılık Hadisesi Ne Zaman Yaşandı?
Irkçılık nedir? İlk ırkçılık hadisesi ne zaman yaşanmıştır? Irkçılığı besleyen huylar nelerdir?
Tarih boyunca milletler birbirlerinden birçok şeyi öğrenmiş, geliştirmiştir. Tanışmak, hayırda yarışmak, Allâh’ın sanatındaki zenginliği temâşâ etmek yanında, bu farklılığın bir de imtihan tarafı vardır:
Ham insanlar, bilmediklerinin düşmanıdır. Tanımadığı başka unsurlara, önce peşin hükümlü davranır. Rakip ve düşman beller. Kendisini ondan, mensup bulunduğu kavmi de karşısındakinden üstün tutar. Bunun adı ırkçılıktır.
IRKÇILIK
İlk ırkçılığı, Hazret-i Âdem’e karşı, İblis yapmıştır. Cenâb-ı Hak; Hazret-i Âdem’e bütün isimleri öğretip, onun hünerini gösterdikten sonra, meleklere onun önünde eğilmelerini emretmişti. Bütün melekler secde ettiği hâlde, orada bulunan İblis secde etmedi. Sebebi sorulunca ise şu kibirli cevabı verdi:
“–Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan!”
Cenâb-ı Hak; kibir, kıskançlık ve cidalle dolu bu cevaptan hoşnut olmadı. Onu huzûrundan kovdu ve lânetledi. (Bkz. Sâd, 71-78)
Kendi ırkını, soyunu, kabîlesini, ten rengini başkalarınınkilerden üstün görenler, şeytanın açtığı bu yoldan gidenlerdir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ırkçılığı, yani kavmini diğerlerinden üstün görerek, bununla böbürlenmeyi, buna istinat ederek başkalarına haksızlık ve zulmetmeyi kesin bir dille yasaklamıştır:
“Ey insanlar! Allah sizden câhiliyye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir.
İNSANLAR 2 GRUPTUR
İnsanlar iki gruptur:
- İyilik ve takvâ sahibi, Allah katında değerli kişi ve
- Günahkâr, bedbaht, Allah katında değersiz kişi. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Ve Allah Âdem’i topraktan yaratmıştır…” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49; Ebû Dâvûd, Edeb, 110-111)
“Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız birdir. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır.” (Ahmed, V, 411)
Peygamberimiz; sadece farklı milletlerden olanlara değil, hizmetçilere, emri altında bulunanlara, mahrumlara da en güzel şekilde davranılmasını, onlara sahip çıkılmasını emretmiştir:
Enes -radıyallâhu anh-, vefâtı esnasında Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında idi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üç kez;
“–Namaz husûsunda Allah’tan korkun!” sözleriyle ferdî mes’ûliyetimize dikkat çektikten sonra, şu ifadeleriyle de içtimâî mes’ûliyetimizi hatırlattığını nakletmektedir:
“–Emriniz altındaki insanlar hakkında Allah’tan korkun, iki zayıf hakkında Allah’tan korkun: Dul kadın ve yetim çocuk.” (Beyhakî, Şuab, VII, 477)
Unutmamalıyız ki;
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yetimleri himâye vasiyeti, ara sıra onların başını okşayıp, ellerine bir çikolata vermekle yerine getirilmiş olmaz. Onlara karşı esas vazifemiz; yetimleri İslâm karakter ve şahsiyetiyle teçhiz ederek, Allah yolunda güzel bir kul olarak yetiştirmemizdir.
Rivâyete göre, bir gün Hazret-i Mevlânâ; kızı Melike Hatun’un, hizmetçisini azarladığını görür. Ona şöyle nasihat eder:
“–Onu niçin incitiyorsun? Acaba sen onun hizmetçisi olsaydın ne yapardın?
Kızım, Allah’tan başka hiç kimsenin gerçek mânâda kulu-kölesi yoktur. Sana hizmette bulunanlar, asla hizmetçilerimiz değil, hepsi de ancak kardeşlerimizdir.” (Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. I, s. 626)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek düsturlarıyla birlik ve beraberlik yaşandığı müddetçe, İslâm’ın izzeti Çin’den Atlas Okyanusu’na kadar uzanmıştır.
Hadîs-i şerifte buyurulduğu gibi; vahdet rahmete, ayrılık zahmete yol açmıştır. (Bkz. Münâvî, III, 470)
Sekiz asır İslâm beldesi olan Endülüs; önce parçalanıp devletçiklere bölünme, ardından, diğer beyliklerle mücadele ederken düşmanla ittifak etme belâsı yüzünden elden çıkmıştır.
Selçuklu devletinin, Moğol istilâsıyla yıkılması üzerine, Anadolu da benzer bir tehlike yaşamış, ancak Osmanlı beyliğinin firâsetli siyaseti ve Hak dostlarının ilmek ilmek halkı işlemesi sayesinde -elhamdülillâh- burada birlik ve beraberlik sağlanabilmiştir.
Tarihte üç büyük şahsiyet; İslâm birliğini üstün tutarak, idareciliklerinden ferâgat etmişlerdir:
İlki Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’tır.
Hazret-i Hasan; babası Hazret-i Ali’nin halîfe iken bir hâricî tarafından şehîd edilmesinden sonra, hilâfete geçmiş ve altı ay hilâfette bulunmuştu. Lâkin Hazret-i Osman’ın şehîd edilmesinden beri devam eden ihtilâf bir türlü sona ermiyordu.
Hazret-i Hasan; Hazret-i Muâviye’ye bir mektup yazarak, dâvâsında haklı olsa da, sırf müslüman kanı dökülmemesi için, hilâfetten ferâgat ettiğini bildirdi. Büyük bir kalbî olgunluk gösterdi. Yıllardır süren çekişme sona erince, ümmet büyük bir sevinç duydu ve o seneye; «Âmu’l-Cemâa / Birlik Yılı» denildi.
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Benden sonra nübüvvete lâyık gerçek ve kâmil hilâfet, otuz senedir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 8/4646; Ahmed, V, 50, 220, 221) Bu otuz yıl, Hazret-i Hasan’ın altı aylık hilâfeti dâhil edilince tamam olmaktadır. Peygamberimiz; Hazret-i Hasan’ın ileride gerçekleştireceği bu sulhü, daha o çocukken müjdelemişti.
İkincisi İdris-i Bitlisî Hazretleri’dir. Yavuz Sultan Selim Hân’ın şarkta birlik ve nizamı tesis etmek için çıktığı seferde; şiaya karşı, ehl-i sünnetin müdafii olan Osmanlı’ya tâbî oldu. Doğu illerinin de Osmanlı’ya tâbî olmasını sağladı. Yavuz da, onun bu fedâkâr tâbiiyyetine cömertçe karşılık verdi.
Üçüncüsü; Barbaros Hayreddin Paşa’dır, O da Kuzey Afrika’daki devletini Osmanlı’ya bağlayarak; Osmanlı’nın bahriye nâzırı olmayı, kendi devletinin sultanı olmaya tercih etti.
Bu fedâkâr ve firâsetli tercihler sayesinde; o yıllarda palazlanmaya başlayan sömürgeci Avrupalılara karşı İslâm beldeleri, uzun süre birliğin getirdiği dirlik içinde mukavemet ettiler.
Esâsen Osmanlı asla ırkçılık gütmemiştir. 235 sadrazamdan 150’sinin devşirme olması bunu ispata yeter. Meselâ bunlardan 33 sadrazam da Arnavut’tur. Millî şairimiz Mehmed Âkif de aslen Arnavut’tur.
Kavmiyetçilik, dünya tarihinde tek hânedanla en uzun ömrü süren Osmanlı Devleti’ne son dönemlerinde büyük zarar vermiştir.
Hâlbuki Osmanlı; asırlarca, meşhur tabirle yetmiş iki milleti sulh ve eman içinde kardeşçe yaşatmıştır. Balkanların fethinde; zâlim prens ve voyvodaların zulmüne mânî olduğu için, o bölgedeki halklar, Osmanlı’nın fethine çok memnun olmuş, birçok yerde fetihleri kolaylaştırmıştır.
İstanbul’un Fatih tarafından muhasarası devam ederken; Bizans’ta; «–Katolik Roma’dan yardım isteyelim!» diye bir teklif ortaya atıldı. Bizans asillerinden Notaras, bu teklifi şöyle reddetti:
“–İstanbul’da (bize zulmeden) kardinallerin şapkasını görmektense, Türklerin sarığını görmeyi tercih ederim!..”
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Ekim, Sayı: 248




YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!