Hz. Peygamber, Dinlenmeden İnsanları Hakk’a Çağırırken Nelerle Mücadele Etti?

Hz. Peygamber (s.a.v.), insanları Hakk’a davet ederken karşılaştığı zorlukları nasıl aştı ve mücadelesini dinlenmeden sürdürdü?

Gerçek mü'min onun günü son gün onun saatini son saat ve hatta onun nefesini son nefesmiş gibi telakkî ederek onu Rabbinin rızâsı istikâmetinde en iyi bir şekilde değerlendirme şuuru ve uzaklığı içersinde bulunur.

ZORLUKLAR VE MÜNÂFIKLAR KARŞISINDA HZ. PEYGAMBER’İN TAVRI NE OLDU?

Peygamberimizin Bir Günü ve İslâm’ı Tebliğ Azmi

Allah Teâlâ'nın beşeriyete en büyük ikrâmı olan İslâm'ı yaşayarak tebliğ etme sürecini dinlenmeden çalışır. Onun bu hususta yegâne rehberi Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem'dir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz vahyin ilk geldiği sıralarda bir gün biraz istirahat etmek için mütevâzî hasırının üzerine uzanmışlardı. Az sonra hızla yerinden çıkanlar. Buânî ve heyecanlı kalkışından merak edilen Hz. Hatice validemiz:

-Niçin dinlenmeden hemen yanarsınız? diye sordu. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdular:

-Artık dinlenme zamanı geçti! Zirâ Rabbim bana:

“Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)! Kalk, insanlara uyar. Rabbini yücelt! Elbiseni ve nefsini temizle! Kötü niyetli kişiler uzak dur!” (el-Müddessir, 1-5) diye emir buyurdu.

Rabinden bu emirleri alan Âlemlere Rahmet Efendimiz artık sonuna kadar gece gündüz boyunca dinlenmeden ve bütün çilelere göğüs gererek insanları Hakk'a çağırmaya devâm etmiştir. Hatta bu hususta o kadar geçmişte kalmış ki Cenâb-ı Hakk Habîb-i Edîbi'ne acıyarak, O'nun bu azim ve iştiyâkını itidâl çizgisine çekmek üzere şu âyet-i kerîmeyi indirmişdir:

"Ey Habîbim! Neredeyse bu söze (Kur'ân'a) inanmıyorlar diye arkalarından şiddetli bir üzüntü ile kendini helâk süreceksin!" (el-Kehf, 6)

Peygamberimizin Tebliğ Mücâdelesi ve Halkın Tepkisi

Sevgili Peygamberimiz'in İslâm Dini'ni tebliğin yolunda katlandığı zorluklarla alakâlı olarak Târık bin Abdullah el-Muharibî, bir müşahedesini şöyle anlatır:

“Resûlullah aleyhisselam’ı Zülmecaz panayırında gördüm: izlerin üzerinde kırmızı bir cübbe bulunuyor, en yüksek sesiyle:

'Ey insanlar! Lâ ilahe illallah: Allah'tan başka hiçbir ilah yok!' Deyiniz de, kurtulun!' buyurarak sesleniyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve: 'Ey insanlar! Sakin ona inanmayınız, itaat etmeyiniz! Çünkü, o yalancıdır!' bağırıyordu. Attığı taşlarla, Resûlullah aleyhisselam'ın ayak bileklerini kanatlamıştı. Oradakilere, Resûlullah Aleyhisselam hakkında: 'Kimdir bu zât?' diye sordum. 'Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir!' dediler. 'Ya onun ardına düşen ve ona taş atan da kimdir?' diye sordum. 'O da, onun amcası Ebu Leheb Abduluzzâ'dır!' dediler." (Dârekutnî, Sünen , III, 44-45)

Mü'min bir gönlü parça parça etmeyen ve dağılan bu tür hakaretler hâdiseler sâdece bir kez ortaya çıkmış değil, defâlarca tekerrür etmiştir. İşte bunlardan biri:

Müdrik el-Ezdî der ki: "Babamla birlikte hac yapıyordum. Mina'ya gelip konaklayınca, bir grupla karşılaştım. Babama: 'Bu cemaat ne için toplanmış?' diye sordum.

'Şu, kavminin dinini terketmiş olan kişi için' dedi. Bakınca, Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem'i gördüm:

'Ey insanlar! Lâ ilahe illallah: Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur!' Deyiniz de, kurtulun!' emrediyordu. İnsanlardan kimisi onun yüzüne bakıyor; kimi başına toprak saçıyor; kimisi de ona sövüp sayıyordu! Öğleye kadar bu hal devam etti. O sırada, göğsünde bir kız, içinde su bulunan bir kap ve elinde bir mendille geldi. Ağlıyordu. Resûlullah aleyhissalâtü damar su eşyalarını alıp sudan içti, elinin yüzünü yıkadı. Başını ödeme: 'Kızcağızım! Göğsünü başörtünle ört! Baban hakkında, tuzağa düşürülüp öldürülecek, zillete uğrayacak diye korkma!' buyurdu.

'Kimdir bu kız mı?' diye sorduk. 'Kızı, Zeyneb'dir!' dediler." (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, VI, 21)

Bütün bu sıkıntı ve eziyetler Peygamber aleyhisselam'ı Hahamının kendisine verdiği vazîfeyi hakkıyla yapmaktan vazgeçemedi. O, gönlündeki ilâhî muhabbet ve aşkın heyecânı ile kendisine yapılan eziyet ve haksızlıkları âdetâ hiç yoktu. Böylece, onun İslâmı, bir başka insana daha ulaşma ve ateşin düşmesi halinde olan bir kişiyi daha belinden tutup derinleştirmenin kenârından selâmete çıkarma iştiyâkını artırıyordu.

O, küfür ve şirkin amansız karanlıkları içerisinde mücâdelesini sürdürürken yakın bir zamanda bu karanlıkların dağılacağına ve yerlerini İslâm'ın parlak nurlarına terkedileceğine yakînen kayıtlıydı. Çünkü Rabbi ona şu müjdeli âyetleri indirmişti:

“Şüphesiz Firavun aileleri de peygamberler geldi.

Lakin onları bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok güçlü ve kudretli bir yakalayışla yakaladık.

Şimdi sizin kâfirleriniz, evli olanlar daha mı hayırlı? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var?

Yoksa 'Bizi kontrol eden yardım eden bir topluluğuz.' ne diyorlar?

Her halde o parçalanacak ve geriye dönüp kaçacaklar.

Daha uygun olanlar asıl (azabla) buluşma zamanları kıyamet günüdür. Ve o saatin daha acı ve daha belâlıdır.

Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

O gün yüzleri ardı ardına sürüklenecekler, (kendilerine) 'Cehennemin dokunuşunu tadın!' (denilecek).” (el-Kamer, 41-48)

Bu âyetlerin inmiş olduğu zamanda Müslümanların gücü itibârisiyle zayıf ve binbir türlü sıkıntı ve Merhamet içerisinde bulunuyorlardı. Âyetlerin güncel haberleri ile Müslümanların bu durumları birbirini tutmuyordu. Bu hâllerin karşısında Hz. Ömer (ra), içindeki şaşkınlığı şöyle anlatır:

“Bu âyetleri Allah Teâlâ, peygamberlere Bedir büyütünce Mekke'de iken indirdi. 'Ya Resulallah hangi cemiyet bozulacak?' Vakta ki Bedir günü oldu ve Kureyş sistemi bozuldu. Resulullah'a baktığımızda arkalarından kılıcı çekmiş (Her halde o parça parçalanacak ve geri döneceklerdir.) Âyetini okuyordu. Bu suretle söz konusu âyetinin Bedir günü için bir mucize olduğunu okuyordu.” (Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VII, 681)

Hz. Ömer'in kâfirleri çok güçlü görülen, dağılıp parçalanacaklarına ve yenileceklerine hiç ihtimal vermediği zamanlarda Âllâh Teâlâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e onların hakîkatini ve içlerini haber veriyordu. Bu mu'cize, fazla vakit kaybı gerçekleşerek bütün insanlığı şaşkınlığa çevirecekti.

Münafıklar ve İslâm Topluluğuna Karşı Tehditler

İslâm düşmanları mağlub olduklarında Müslümanların özgürlüklerinde yine bitmemişti. Dış düşmanlara bir de içerideki münâfıklar katılmıştı. İslâm cemiyeti içerisinde yaşayan bu münâfıklar da imân nûrundan mahrumiyet birer kâfirdiler. Bunlar inananlara, açıkça küfrünü ilân edenlerden daha büyük zarar veriyorlardı. Beklenen anlarda ve yapılan muharebelerin en kritik noktalarında Müslümanları arkadan vuruyorlardı. Fakat onları böyle bir davranışa sevkeden psikolojik saik, içinde korku halleri ve sâhibi bulundukları dünyâlıkları ellerinden kaçırma endişeleri idi. Bu durumda onların dayandıkları ve güçlerini kaybetmeleri nedeniyle zayıf ve yıkılmaya mahkum oldu. Şu âyet-i kerimeler münâfıkların hâlet-i rûhiyelerini ne güzel tasvîr eder:

“Münafıkların, kitap ehlinden inkar eden dostlarına 'Eğer siz yurdunuzdan ayrılırsanız mutlaka biz de yardım çıkarız, sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka yardım isteriz.' Allah'ı görmediklerini mi söylüyorlar?

Andolsun eğer onlar çıkarırsalar, beraberlik çıkmazları; savaşa tutuşmuş olsalar, onlara yardım etmezler; Yardım ederlerse bile arkalarını dönerek kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

Her durumda onların yüreklerinde sizin korkunuz, Allâh'ınkinden daha karşılayıcı! Bu onların anlayışsız bir kavim olmalarındandır.

Onlar toplu olarak şifa verirler, ancak müstahkem şehirlerde yahut duvarların ardından (sizinle savaşmak isterler). Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, dağınık olanlar dağınıktır. Bu onların aklını almaz bir kavim olmalarındandır.” (el-Haşr, 11-14)

Allah'tan ayrılmaktan korkmaları, onların anladığı bir topluluk olmalarından ve Allah'ın büyüklüğünü, ilim ve kudretinin genişliğini bilmemelerinden kaynaklanmaktadır.

Dıştan ayrılanların toplu ve güçlü olduğu zannedilebilir, halbuki kalbleri dağınıktır. Biri başka yerde, başka arzunun peşinde, kendi zevki ve duygusuna göre ayrı fikir ve görüşte perişandır. Bir fikir çevresinde toplanıp da gönül birliği ile hareket edemezler. Fırsat olarak birbirlerine karşı hıyanet ederler. Bir grup dışardan ne kadar toplu ve kuvvetli bir şekilde görünse, hakikatte o bir ordu ve bölüm değil, cüzleri arasında birleşme ve irtibat mevcut bir kül yığını gibi hafif rüzgarla savrulacak kuru bir böyle kalabalıktan başka bir mânâ ifâde etmez.

Sırf dünya muhabbetiyle nefislerinin şehvet, arzu ve tarih boyunca gittiklerinden akılları yoktur, makul hareket edemezler ve hakkı tanırlar. Böylece tefrika, kalb dağınıklığı, Allah'tan başkasından korkmak, sadakat ve fedakarlık göstermemek gibi sıfatları taşırlar. Bunun, sürekli olarak zayıf durumunun düşeceğini ve kuvvetlerinin perişan kaynaklarına sahip olduklarını bilseler bile, yine de onun bağlantıları hareket edemezler. Çünkü hakkı ihlal etmezler, onun için de cezasını çekerler.

Peygamberimizin İnancı ve Müslümanlara Dersler

Yirmi üç yıl boyunca dinlenden Rabbinin dinini tebliğe çalışan Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, mücâdeleye başladığı ilk gün itibâren yukarıda serdettiğimiz izâhların da gösterdiği şekilde küfür ve şirkin dayandığı mesnedin oldukça zayıf olduğu ve bunun bir gün mutlaka yıkılacağına yakînen inanmıştı. İşte bu inancı onu zafere ulaştırdı.

Bugün de Peygamber'in yürüme mes'uliyeti taşıyan Müslümanların kendi durumlarını ve dünyânın gidişatını çok iyi tahlil ederek ayaklarını yere sağlam basmaları gerekmektedir. En mühim vazîfe olan İslâm'ı tebliğ husûsunda Allâh azîmü'ş-şân'ın râzı olacağı adımları atabilmek için gerekli donanım ve özellikler sâhipin lüzûmunu daha iyi özetlemelidirler. İnsanın kendisinde mevcut olan aslî imân gücünün bilinmesi durumunda birlikte muhâtaplarının durumundan da bîhaber olmayarak bir güven duygusu kazandığı İslâm'a hizmet açısından önemli bir merhale olacaktır.

“Şüphe yok ki, onun tarafından emin olmayan zayıf kimseler, Allah'ın dinine yardım etmeye kalkamazlar!” (Ebû Nuaym, Delâilü'n-Nübüvve, I, 288)

Hazırlayan: Prof. Dr. Ömer Çelik – Doç. Dr. Murat Kaya

İslam ve İhsan

İSLAM’DA TEBLİĞ VE NEBEVÎ ÜSLÛP

İslam’da Tebliğ ve Nebevî Üslûp

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEBLİĞ VE DAVETİNDEKİ SAFHALAR

Peygamber Efendimiz’in Tebliğ ve Davetindeki Safhalar

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.