Hilye Nedir? Hilye-i Şerif Gerçek midir?

Hilye nedir? Hilye-i Şerif nedir, faziletleri nelerdir?

Hilye, lügatte süs, ziynet, yüz ve ruh güzelliği demektir. Istılahta ise, Hazret-i Peygamber Efendimiz’in, beşer kelâmının imkânları nisbetinde kelimelerle çizilmiş resmidir.

HİLYE-İ ŞERİF’İN FAZİLETLERİ

18. asır Osmanlı âlim ve şâirlerinden Süleyman Nahîfî şöyle der:

“Şu muhakkaktır ki, bir kimse, hilye-i şerîfe yazsa ve ona çok nazar eylese, Allah Teâlâ o kimseyi hastalıktan, sıkıntılardan ve ânî ölümden muhâfaza eyler. Şâyet bir yere sefer ettiğinde berâberinde götürürse, o seferinde dâimâ Hakk’ın muhâfazasında olur.”

Birçok İslâm müellifi, hilye-i şerîfenin sayısız fazîletleri hakkında düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Hattâ Hazret-i Peygamber’i rüyâda görmek için de hilye-i şerîfeyi teberrüken ezberleme an’anesi, birçok İslâm ülkesinde hâlâ mevcuttur.

İnsanın gönlü, fıtratı îcâbı dâimâ güzelliğe doğru meyleder, onunla berâber olmak ister. Bu câzibe sebebiyle zihin dâimâ onunla meşgul olur. Gönülde rûh ve ahlâk bakımından mahbûbuna benzeme arzusu doğar. Netîcede sevdiği şahsı örnek alarak onun hâliyle hâllenmeye başlar. Bu fıtrî temâyül sebebiyle hilye-i şerîfenin, Peygamber Efendimiz’e olan iştiyak, muhabbet ve ittibâyı artırmaya vesîle olacağı muhakkaktır.

Nitekim Hazret-i Hasan (r.a.), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Resûlullah’ın hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Resûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Habîb-i Ekrem Efendimiz’in kelimelerle resmini çizmeye çalışan hilye-i şerifeler, saâdet devrine eremeyen ve hasretle yanan gönülleri bir nebze olsun teskin ve tesellî etmektedir. Hilye’ler vâsıtasıyla katredeki ummânı görmeye çalışan mü’minler, Âlemlerin Efendisi’ne olan muhabbetlerini artırarak O’nun üsve-i hasenesinden istifâde etmeye, şemâil ve ahlâkı ile mütehallî olmaya gayret göstermişlerdir.

Bununla birlikte, Peygamber’in “nûrun alâ nûr” yâni nûr üstüne nûr olan mübârek sîmâsını sözle tasvîr ederken kelimelerin kifâyetsizliği ile beşerin O’nun hakîkatini kavramaktaki mutlak aczi hesâba katılmalıdır. Bunun târihte meşhur bir misâli vardır.

“BİR DÎNİN VELÎSİ BÖYLE OLURSA, KIM BİLİR NEBÎSİ NASIL OLUR?”

Hazret-i Mevlânâ’nın mürîdesi Gürcü Hâtun’un paşa olan beyi, Kayseri’ye tâyin olur. Gürcü Hatun, Selçuklu sarayının meşhur ressam ve nakkâşı Aynü’d-Devle’yi, gizlice resmini çizip kendisine getirmesi için Hazret-i Mevlânâ’ya gönderir. Ressam, gâfilâne huzûra çıkıp vaziyeti Hazret-i Mevlânâ’ya anlatır. O da mütebessim bir şekilde:

“–Sana emredileni arzu ettiğin şekilde yerine getir!” der.

Ressam çizmeye başlar. Fakat, netîcede karşısındaki sîmânın çizdiği resimle alâkasız başka bir muhtevâya büründüğünü fark edip yeniden çizmeye başlar. Böylece Hazret-i Mevlânâ’nın, resmi çizilirken yirmi kere şekil değiştirdiğine şâhid olur. Sonunda aczini anlar ve bu işten vazgeçmek mecbûriyetinde kalır. Hazret-i Mevlânâ’nın ellerine kapanır. Zîrâ sanatı, kendi çizgilerinin içinde kaybolmuştur.[1]

Bu hâdise, ressamın gönlünü uyandırır; hayret, dehşet ve ürperiş içinde derin düşüncelere daldırır ve enfüsî âlemin seyyâhı eyler. Bu hâl içerisinde ressam kendi kendine:

“Bir dînin velîsi böyle olursa, kim bilir nebîsi nasıl olur?” der.

Artık gönül âleminde bambaşka bir pencereden Allah Resûlü’nün tahayyülüne dalar.

Acabâ yazılan şemâil-i şerîfeler, Hazret-i Peygamber’in hakîkatinin kaçta kaçını ifâde edebilir?! Muhakkak ki şemâil-i şerîfeyi, herkes gönlündeki muhabbet nisbetinde ve kelimelerin sınırlı mânâları çerçevesi içinde resmedebilir.

Biz de aczimize rağmen rivâyetlerden gönlümüze akseden şebnemler nisbetinde hilye-i şerîfeyi teberrüken nakletmeyi uygun bulduk.

PEYGAMBERİMİZİN ŞEMAİLİ

  • Muhtelif rivâyetlerde hulâsaten şöyle buyrulmaktadır:
  • Resûl-i Ekrem uzuna yakın, orta boylu idi.
  • Yaratılışı fevkalâde dengeli olup mütenâsip bir vücûda sahipti.
  • Göğsü geniş, iki omuzlarının arası açıktı. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardı.
  • Kemikleri ve eklemleri irice idi.
  • Teni gül gibi pembemsi beyaz, nûrânî ve parlak, ipekten yumuşaktı.
  • Mübârek vücûdu dâimâ temiz idi ve râyihası ferahlık verirdi. Koku sürünsün veya sürünmesin, teni ve teri, en güzel kokulardan daha ayrı bir letâfette idi. Bir kimse O’nunla musâfaha etse, bütün gün O’nun latîf kokusunun hazzını duyardı. Sanki gül, kokusunu O’ndan almıştı. Mübârek elleriyle bir çocuğun başını okşasalar, o çocuk, güzel kokusuyla diğer çocuklardan ayırt edilirdi.

Ebû Cuheyfe (r.a.) şöyle anlatır:

“Resûlullah öğle sıcağında Bathâ Vâdisi’ne gitti. Abdest aldı, (seferde olduğu için) öğleyi ve ikindiyi ikişer rekât kıldı… Namazdan sonra insanlar kalktılar ve Allah Resûlü’nün elini tutup yüzlerine sürmeye başladılar. Ben de O’nun elini tuttum ve yüzüme koydum. Bir de ne göreyim, O’nun mübârek eli kardan daha serin ve kokusu miskten daha güzel!” (Ahmed, IV, 309)

Varlık Nûru, terlediği zaman mübârek teni, gül yaprakları üzerindeki şebnemleri andırırdı.

Sakalı gür idi. Uzattığı zaman, bir tutamdan fazla uzatmazdı. Vefât ettiklerinde, saçlarında ve sakallarında yirmi kadar beyaz vardı.

Kaşları hilâl gibi olup iki kaşı arası birbirinden uzakça ve açık idi.

İki kaşı arasında bir damar bulunuyordu ki, Hak için öfkelendiği zaman kabarırdı.

Dişleri inci gibi olup dâimâ misvak kullanır ve sık sık kullanılmasını tavsiye ederlerdi.

Kirpikleri uzun ve siyah idi. Gözleri büyükçe, siyahı tam siyah, beyazı tam beyaz idi. Sanki gözlerinde kudret eliyle ezelde çekilmiş bir sürme vardı.

Müstesnâ rûhî yapısının kemâli gibi, vücut yapısının cemâli de eşsizdi.[2]

Sîmâsı, geceleyin ayın on dördü gibi parlardı.

Hazret-i Ayşe buyururlar ki:

“Resûlullâh’ın yüzü o kadar nûr saçardı ki, gece karanlığında ipliği, iğneye O’nun yüzünün aydınlığında geçirirdim.”

İki kürek kemiği arasında nübüvvetine dâir ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin hasretiyle yaşardı. Vefâtı sırasında bu mührün gayb âlemine gitmesi, irtihâlinin tasdîki oldu. (Tirmizî, Şemâil, s. 15; İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

Mübârek ve nûrânî vücûdu vefâtından sonra hiçbir değişikliğe uğramamıştı. Hazret-i Ebûbekir mahzun, müteessir, mağmum, gözü ve gönlü yaşlı bir şekilde “Varlık Nûru”na nazar ederek:

“Hayâtın gibi vefâtın da ne güzel yâ Resûlallâh!..” dedi ve mübârek alınlarına dudaklarını değdirdi. (İbn-i Sa’d, II, 265; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 57)

PEYGAMBERİMİZİN HAL VE HAREKETLERİ

Allah Resûlü’nün mübârek yüzü, yüzlerin en güzel ve temizi idi. Yahudî âlimlerinden Abdullah ibn-i Selâm (r.a.), hicrette merakla Allah Resûlü’nü sormuş, vech-i mübâreklerine bakınca da:

“Bu yüz yalan söylemez!” diyerek müslüman olmuştu. (Tirmizî, Kıyâmet, 42/2485; İbn-i Mâce, Et’ime, 1; İkâmet, 174)

Hâris bin Amr (r.a.) şöyle anlatır:

Resûlullah Minâ’da veya Arafat’tayken yanına vardım. İnsanlar etrâfını sarmışlardı. O esnâda bedevîler geliyor ve Efendimiz’in mübârek yüzünü görünce:

“–Bu mübârek bir yüzdür!” demekten kendilerini alamıyorlardı. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 1148)

Çünkü O’ndaki güzellik, heybet, nûrâniyet ve letâfet o derecede idi ki, Allâh’ın Peygamberi olduğuna dâir, ayrıca bir mûcize, delil ve bürhâna ihtiyaç yoktu.

Allah Resûlü, bir şeyi arzu etmediği zaman, derhâl sîmâlarından fark edilir, bir şeyi beğenince de memnûniyeti hissedilirdi.

İlk yaratılan nûr, O’nun nûrudur. Cism-i nazîfânelerinde zindelik, kuvvetli hayâ ve müthiş bir azim, bir arada idi. Örtüsüne bürünmüş bâkire bir genç kızdan daha edepli idi.

Rikkat-i kalbiyesinin derinliğini lâyıkıyla îzâh edebilmek mümkün değildir.

Yüzünde nûr-i melâhat, sözlerinde selâset, hareketlerinde letâfet, lisânında talâkat, kelimelerinde fesâhat, beyânında fevkalâde belâğat vardı.

Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi.

Mülâyim ve mütevâzı idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessimdi.

O’nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O’nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O’na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.

Derecelerine göre fazîlet erbâbına ihtirâm eylerdi. Akrabâsına da ziyâdesiyle ikrâm ederdi. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, diğer insanlara da rıfk ve lutf ile muâmele ederdi.

Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Cömert, ikram sahibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesur ve gerektiğinde de halîm idi.

Ahid ve vaadinde sâbit, kavlinde sâdık idi. Ahlâk güzelliği, akıl ve zekâ seviyesi bakımından bütün insanlardan üstün ve her türlü medh u senâya lâyık idi.

Elhâsıl sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mübârek idi.

Resûlullah’ın hüznü dâimî, tefekkürü aralıksız idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, yarım bırakmadan tamamlayarak bitirirdi. Birçok mânâları birkaç kelimede toplar, öyle söylerdi. Sözleri tane tane idi. Ne lüzûmundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak olmasına rağmen gâyet salâbetli ve heybetli idi.

Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakk’a îtiraz edilmesinin, hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Kimsenin farkına varmadığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devâm ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Şahsî meselelerde kendisini müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girmezdi.

O, kimsenin hânesine izin almadıkça adım atmazdı. Evine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi. Birini Allâh’a ibâdete, birini âilesine, diğerini de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamanını avâm-havâs insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi mahrum bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.

Resûlullah’ın her hâl ve hareketi, zikir ile idi. Belli bir yerinde oturmanın âdet edinilmesini önlemek için mescidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makamlara kudsiyet izâfe edilmesini ve meclislerde kibirlenmeye sebep olacak bir tavır takınılmasını istemezdi.

Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi.

Kim O’ndan herhangi bir ihtiyâcını gidermek için bir şey isterse, ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun, onu yerine getirmeden huzur bulamaz, ihtiyâcı halletmesi mümkün olmadığı takdirde hiç olmazsa güzel bir söz ile muhâtabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkesin dert ortağı idi.

Hangi makam ve mevkîde olurlarsa olsunlar, zengin-fakir, âlim-câhil bütün insanlar O’nun yanında insan olmak haysiyetiyle eşit bir muâmeleye nâil olurlardı. Bütün meclisleri ilim, hilim, hayâ, sabır, tevekkül ve emânet gibi fazîletlerin hâkim olduğu bir mahaldi.

Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkâz ihtiyâcı belirdiğinde bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde, zarif bir îmâ ile yaparlardı. Hiç kimsenin zâhire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgûl olmadığı gibi, bu tür hâllerin araştırılmasını da şiddetle men ederlerdi. Esâsen başkaları hakkında zan ve tecessüs, ilâhî emirlerle men olunmuştu.

Sevâbını umduğu meseleler hâricinde konuşmazdı. Sohbet meclisleri vecd içinde idi. O konuşurken etrâfı öyle büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer’in ifâdesi vechile, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce durabilirdi. O’ndan ashâbına akseden edep ve hayâ o derecede idi ki, ashâbı, kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cür’et telâkkî eder ve çölden bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber’le sohbete vesîle olsa da, O’nun feyz ve rûhâniyetinden istifâde etsek diye beklerlerdi.[3]

PEYGAMBERİMİZİN YÜKSEK CESARET VE ŞECAATİ

O’ndan daha büyük bir kahraman tasavvur etmek mümkün değildir.

Korku ve dehşet O’nda ömrünü tüketmişti. Olağanüstü hâller karşısında sabır ve sebat gösterir, korku ve telâşa düşüp uygunsuz hareket etmezdi.

Kendisini öldürmeye gelenlerin arasından “Yâsîn Sûresi”nin baş kısmındaki şu âyetleri okuyarak korkusuzca geçmişti:

“Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır. Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık; artık göremezler…” (Yâsîn, 8-9)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:

“Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devâm ederken, bâzen biz Peygamber’in arkasına sığınıyorduk. Düşman saflarına en yakın yerde O bulunurdu. O, insanların en cesur ve metânetli olanı idi.” (Ahmed, I, 86)

O, îlâ-yı kelimetullâh için dâimâ en önde savaşırdı. Huneyn Gazâsı’nda, başlangıçta İslâm ordusunda meydana gelen çözülme karşısında, O, metânetini hiç bozmayarak kendisini düşman saflarının ortasına atmış, bindiği hayvanını mütemâdiyen ileri sürerek ashâbının şecâatini artırmış ve nihâyet te’yîd-i ilâhî ile de zafer nasîb olmuştur. (Müslim, Cihâd, 76-81; Ahmed, III, 157, V, 286; İbn-i Hişâm, IV, 72; Vâkıdî, III, 897-899)

Şöyle buyurmuşlardı:

“Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden (askerî hareketten) geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehîd olmak, sonra diriltilip tekrar şehîd olmak, yine diriltilip tekrar şehîd olmak isterdim.” (Buhârî, Îmân, 26; Müslim, İmâre, 103, 107)

Burada kelimelerin mahdûd imkânlarıyla hulâsa etmeye çalıştığımız bu yüksek yaratılıştaki husûsiyetler, O’ndan idrâkimize damlayan şebnemlerden ibârettir. Vâsıl-ı ilâllâh olabilmenin sırrı, Allâh’ın Kitâb’ına ve Varlık Nûru’nun Sünnet-i Seniyye’sine ihlâs, samîmiyet ve gayretle tâbî olmak, Allah ve Resûlü’nün sevdiklerine muhabbet duyup, sevmediklerinden de nefret etmektir. Her ikisinin arasındaki fark, a’lâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn[4] arasındaki fark kadar sonsuzdur. Allah Rasûlü’nün hissiyâtından istifâde edebilmenin temel şartı, O’na muhabbet ve O’nun sevmediklerine nefrettir. 

Dipnotlar:

[1] Çizilen bu resimler, hâlen Mevlânâ müzesinde bulunmaktadır.

[2] Bkz. Hâkim, III, 10; Ahmed, I, 89, 96, 117, 127; IV, 309; İbn-i Sa’d, I, 376, 412, 420-423; II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, VI, 31-33; Tirmizî, Şemâil, s. 15.

[3] İbn-i Sa’d, I, 121, 365, 422-425; Heysemî, IX, 13.

[4] A’lâ-yı illiyyîn: Yücelerin en yücesi. Esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Peygamberi, Erkam Yayınları

 

İslam ve İhsan

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HAYATI

Peygamber Efendimiz’in Hayatı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.