Hidane Nedir?

Fıkıhta hidane ne demektir?

Arapça “hadane” kökünden “hadn, hadâne” veya “hıdâne” sözlükte, çocuğu kucağa almak, onu besleyip terbiye etmek ve bağrına basmak anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak hıdâne; çocuğu bakıp gözetme hakkı olan kişinin, onun bakımını ve terbiye etme sorumluluğunu üstüne almasıdır. Hıdânenin gayesi; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya bunaklık gibi bir nedenle kendi işlerini bizzat göremeyen kimsenin koruma altına alınması, onun bakım ve terbiye işinin belirli bir kişinin sorumluluğuna verilmesidir. Bu duruma göre, çocuğun bakım sorumluluğu; onun işlerini koruyup gözetmek, yeme, içme, giyim ve uyku düzenini sağlamak ve temizliğini yapmak gibi iş ve hizmetleri kapsar.[1]

BAKIM VE TERBİYE VELAYETİ

Hıdâne bir çeşit velâyettir. Yukarıda velâyeti; şahıs, mal veya hem şahıs ve hem de mal üzerinde olmak demektir. Hıdâneyi de “Bakım ve terbiye velayeti” olarak nitelendirmemiz mümkündür. Ancak çocuğun şahıs ve malı üzerinde velâyet hakkına sahip olan babası varken, bu çocuğun bakım ve terbiye sorumluluğu meselâ; annesinin veya onun ölümü durumunda anne annesinin üzerinde ise, bu iki velî yalnız bakım ve terbiye ile ilgili yetkilerini kullanırlar.

Hıdâne temelde sevgi, şefkat, merhamet ve sabır isteyen, ahlâk, edep ve faziletle yürütülmesi hedeflenen bir eğitim ve bakım işidir. Buna da kadınlar daha uygun ve yatkındır. Çünkü “hadn” sözcüğünde; kadının çocuğu bağrına basması, onu kucağına alıp sevip okşaması ve kuşun yumurta ya da yavrularını kanatlarının altına alması anlamları vardır. Bütün bunlar kadının, çocuğu bakıp yetiştirirken, kuşun yavrularına kanatlarını serdiği gibi ihtimam ve şefkatle davranması gerektiğini gösterir. Bu yüzden kadının terbiye sırasında çocuğa beddua etmesi mekruh görülmüştür. Allâh’ın elçisi şöyle buyurmuştur: “Kendinize, çocuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza beddua etmeyiniz. Çünkü Cenabı Hakkın isteğinize cevap vereceği bir saata rastlayabilir.”[2]

Hıdâne konusunda üç kişinin hakkı söz konusu olur. Bakım sorumluluğunu üstlenecek kimse, bakılacak çocuk ve veli olarak baba ya da onun yerine geçen başka veli. Bu üç hak çelişirse, bakılacak çocuğun hakkı öncelik kazanır. Hanefî ve meşhur görüşünde Mâlikîlere göre ise hıdâne hakkı yalnız bakım sorumluluğunu üstlenme hakkı bulunan kimseye aittir. Çünkü o, bu hakkını bedelli veya bedelsiz olarak düşürme hakkına sahiptir. Hıdâne ondan başkasına ait bir hak olsaydı, onun düşürmesiyle düşmezdi.[3]

Çocuğun bakımını hak sahiplerinden birisinin üstlenmesi gerekir. Bu konuda şu esaslara göre sorumluluk belirlenir.

a) Bakım işi, belli bir kimse üzerinde taayyün ederse, bu, bakımı üstlenmeye zorlanır. Kendisinden başka bakımı üstlenecek kimse olmaz veya bulunmakla birlikte küçüğün bakım işini kabul etmezse zorlamaya ihtiyaç olur.

b) Bakım belli kişi üzerinde taayyün etmezse bu kimse hıdâneye zorlanamaz. Çünkü hıdâne hakkı olan başkasının bulunması çocuğun zarar görmesine engel olur.

c) Kadın, çocuğunu kocasına bırakmak üzere boşanma anlaşması (muhâlea) yapsa, muhâlea geçerli, fakat hıdâne hakkını düşürme şartı geçersiz olur. Çünkü çocuk hıdâne çağında annesinin yanında kalma hakkına sahip bulunur.

d) Baba, haklı bir neden olmadıkça, çocuğu bakım ve terbiye etme hakkı sahibinden alıp başkasına veremez.

e) Süt anne, çocuğu bakım hakkı olanın yanında emzirir. Böylece onun hakkı ortadan kalkmış olmaz.[4]

Dipnotlar:

[1]. Kâsânî, age, IV, 40; Şirbînî, Muğnîl-Muhtâc, III, 452; Zühaylî age, VII, 717, 718. [2]. Müslim, Zühd, 74; Ebû Dâvûd, vitr, 27. [3]. bk. İbn Âbidîn, age, II, 871, 875; Zühaylî age, VII, 718, 719; Zekiyûddin Şa’bân, el-Ahkâmû’s-Şer’iyye Li’l-Ahvâli’ş-Şahsiyye, 6. baskı, Bingazi 1993, s. 614. [4]. Şa’ban, age, s. 614; Zühaylî age, VII, 719.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

HIDÂNE HAKKI NEDİR, İSLAM’A GÖRE NASIL UYGULANIR?

Hıdâne Hakkı Nedir, İslam’a Göre Nasıl Uygulanır?

İSLAM’IN ÇOCUKLARI KORUMAK İÇİN ALDIGI ÖNLEMLER

İslam’ın Çocukları Korumak İçin Aldığı Önlemler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.