Gerçek Tahsil Nedir, Sadece Kitap Okumak Yeterli midir?
Sadece kitap okuyarak mı öğreniyoruz, yoksa gerçek tahsil için kalbi ve hayatı da eğitmek şart mı?
«Tahsil tahsil ille de tahsil!..» deniliyor. Herkes evlâtları için, nesiller için, milletin istikbâli için, dâimâ ve haklı olarak tahsilin ve ilmin altını çiziyor. Yıllarca ömür, tonlarca para sarf ediliyor. Binalar, kampüsler, imkânlar ve daha neler neler... Netice?
- «Not vermedi» diye hocasını öldüren talebeler...
- Sokakta şiddet, ailede şiddet, hastahânede şiddet...
- Hapishâneler dolusu tahsilli hak-hukuk çiğneyen insanlar...
GERÇEK TAHSİL OKUYARAK MI YAŞAYARAK MI?
Dînî tahsilde de sıkıntı çok: Elhamdülillâh çok sayıda imam-hatipler ve ilâhiyatlar var. Buralarda Arapça öğretiliyor, dînî ilimler okutuluyor. Netice?
- Üzülerek öğreniyoruz ki bu okullarda, namaz kılma nisbeti çok düşük.
- Takvâ, istikamet ve şahsiyet hususlarında büyük kusurlar var.
Demek ki; sadece zâhirî eğitim kâfî değil... Onunla birlikte mutlaka kalbî eğitim ve gerçek tahsil şart. Zira dünyaya gelişimizin gayesi, Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve O’nu kalpte tanıyabilmek. Bu gaye, aynı zamanda, yüreğinden rahmet taşıran bir merhamet ve şefkat insanı olabilmeyi gerektirir.
Dolayısıyla; dâimâ inceden inceye tefekkür içinde idrâk etmeli.
O zaman durup düşünmeli: Şu mutlaka lâzım dediğimiz tahsil nedir?
Fakat faydasızlığı ispatlanmış olanlar değil, gerçek tahsil nedir?
Sokağımızı, ailemizi şiddetten kurtaracak gerçek kültür nedir?
Bizi cehâletten, câhiliyyeden kurtaracak, faydası sebebiyle ihtiyaç duyduğumuz ilim nedir?
Bunu yeniden ele almalı...
Tatbikat Şart: Teoriden Uygulamaya Geçmek
Evvelâ: Tatbikat şart
İlim; teoriden ibaret kaldıkça, tatbikata yansımadıkça, faydasızdır. Okullarda, muallimler ve kitaplar vasıtasıyla tedris edilen dünyevî ilimlerde dahî, tatbikat mühim bir yer tutar. Her ilmin nazariyâtı yanında, tatbikatı ve uzmanlığı da olur.
Her biri kendi mesleğinde, kendi sahasında uygulamalar yapar. Meselâ; bir tıp talebesi, altı sene fakültede okur. Son yıllarında hocalarının yanında nice muayene ve tedavilere iştirak eder. Hastahânelerde çalışır. Ardından dört sene ihtisas yapar. Dâimâ tatbikat...
Bütün bu gayretleri neticesinde; insan vücudunun ancak bir kısmı, tıbbın sadece bir sahası hakkında uzman hekim olabilir. Meselâ bir sporcunun kendi branşı üzerinde devamlı antrenman yapması gereklidir. Nazariyat yetmez...
Bütün branşlar böyledir. Problem çözmeyen bir matematikçi, proje çizmeyen bir mühendis, dâvâ dosyalarıyla hemhâl olmamış bir hukukçu yetişemez. Elbette; İslâm kültürü de yaşayarak ve tatbik ederek öğrenilir. Peygamber Efendimiz, İslâm’ı en zirve güzellikte yaşayarak ve yaşatarak öğretti.
Ayrıca; İslâm kültürü; misal verdiğimiz meslekler ve ilim dalları gibi, sadece bir sahaya mahsus değildir. Hayatın her safhasını kaplar.
Ömür, med cezirlerle doludur. Gençlik ve yaşlılık, hastalık ve sağlık, zenginlik ve fakirlik, harp ve sulh ve daha nice farklı ahvalde nasıl yaşanacak ve Allâh’ın rızâsı nasıl tahsil edilecek? Peygamberimiz 23 sene boyunca bu tahsili verdi. Böylece İslâm kültürünü, bir asr-ı saâdet medeniyetini meydana getirdi.
Bizim bugün ve her zaman bu kültüre ihtiyacımız vardır. Bu yaşanan ve tatbik edilen tahsile ihtiyacımız vardır. Dînî eğitimde bu tatbikata bir de mâneviyâtın katılması gerekir.
Vecd ile Tatbik Etmek: Manevî Boyut
Dînin, her sahada takvâ ile ihlâs ve samimiyetle yaşanması gerekir. Eğer yaşanmazsa, böyle bir tahsilin âkıbeti; Cuma sûresinde buyurulan; «Kitap yüklü merkepler» gibi olur.
Yahut böyle bir tahsilin âkıbeti, «Allâh’ın âyetlerini, fânî ve süflî menfaatler karşılığında satanlar»ın fecî vaziyeti gibi olur.
Dînî tahsilde, rûhânî hayatın faaliyete geçmesi, duyuşlar bakımından da çok mühimdir.
Meselâ; Hazret-i Mevlânâ; Selçuklu Üniversitesi’nin dersiâmıydı, yani ilmin zirvesindeydi. Buna mukabil, Şems-i Tebrîzî, kendi hâlinde bir derviş idi. Mahdut bir ilmi vardı. Lâkin hikmetlerle doluydu. Hazret-i Mevlânâ’ya nice sırları, hikmetleri ve mânevî derinlikleri, otuz yaşlarında karşılaştığı Hazret-i Şems öğretti.
Muzdaripler üşürken, ısınamamayı, üşümeyi yani onların derdiyle dertlenmeyi, yani merhameti ve fedâkârlığı Hazret-i Mevlânâ’ya, Şems öğretti. İşte tasavvufun, dînî tahsildeki yeri burasıdır:
Efendimiz, yaşadı ve yaşattı. Sahâbe, O’nun rûhânî dokusundan istifâde etti. Tam bir in‘ikâs / duyguların gönülden gönüle yansıması hâdisesi gerçekleşti.
İnfâk âyetleri indiğinde, fakir suffe talebeleri; “Bizim malımız yok ki infâk edelim?” demediler. O âyetlerin şümûlüne girmek, o tatbikatta mutlaka yer almak için dağlardan odun kestiler, sattılar, bedelini Peygamberimiz’e infâk olarak getirdiler. Yaşayarak, tadarak öğrendiler. İbâdeti; huşû, vecd ve istiğrâk içinde yaşayarak öğrendiler. İnsanlara hidâyeti ulaştırmaktan zevk duydular. Bir kardeşinin derdine derman olmaktan mânevî lezzet aldılar. Esas tahsil budur.
Bu da kalbî merhaleler kat etmekle mümkündür. Tasavvuf budur:
İslâm’ı yaşayarak ve mânevî lezzetini tadarak öğrenmektir. Yûnus Emre Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen;
Bu nice okumaktır.
Biz de bu hazin neticeler karşısında kendi kendimize sormalıyız:
Bu nice bir tahsildir? Bu nasıl ilimdir? Tatbikatsız, istikametsiz, ruhsuz ve mâneviyatsız, bu nasıl dînî tahsildir? Soralım da, Yesevîler, Edebâlîler, Taptuklar, Akşemseddinler, Üftâdeler gibi gönül muallimlerini, nice mânâ rehberlerini yetiştirmiş bir medeniyetin evlâtları olarak, bizler gerçek tahsili anlayalım ve öyle bir tahsilin îcaplarını yerine getirelim.
Ancak o takdirde; yeni Mevlânâlar, Yûnuslar, Edebâlîler, Osman Gaziler, Akşemseddinler, Fatihler, Ebussuudlar, Şâh-ı Nakşibendler, Hüdâyîler, Âkifler ve ehl-i Kur’ân Âsım’ın nesilleri yetişecektir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Sual ve Cevaplarla Tasavvufi Mülahazalar, Yüzakı Yayıncılık









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!