Gerçek Şükür Nasıl Olur?
Gerçek şükür yalnızca “elhamdülillah” demek midir, yoksa ilim, hâl ve amelle tamamlanması gereken derin bir kulluk bilinci midir?
Makbûl bir şükür, yalnızca sözle ifâde edilen şükür değildir.
İLİM, HÂL VE AMELLE TAMAMLANAN ŞÜKÜR
Gerçek bir şükür, birbirine bağlı üç unsurdan oluşur. Bunlar; ilim, hâl ve ameldir.
- İlim; bütün nîmetlerin Hak’tan geldiğini bilmektir.
- Hâl; nîmetlerin gerçek sahibine karşı tâzim, hürmet ve muhabbet duymaktır.
- Amel ise; bu duyguların gerektirdiği minvâl üzere yaşayıp şükrü kavlen ve fiilen ifâde etmek, nîmetleri Hakk’ın rızâsına uygun olarak kullanıp O’na isyandan sakınmaktır.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, yedi yaşında iken dayısı Seriyy-i Sakatî onu hacca götürür. Harem-i şerîfte gerçekleşen sohbetlerin birinde, şükür hakkında konuşulur. Oradaki âriflerin her biri, kendi görüşlerini beyân ettikten sonra Seriyy-i Sakatî Hazretleri, Cüneyd’e dönerek onun da konuşmasını ister. Henüz çocuk yaşta olan Cüneyd, bir müddet düşündükten sonra şu muhteşem sözü söyler:
“–Şükür, Allah Teâlâ’nın lûtfettiği nîmetle O’na âsî olmamak ve o nîmeti mâsiyete sermâye etmemektir.”[1]
Demek ki Allâh’ın lûtfettiği nîmetleri, O’nun râzı olduğu şekilde kullanmak da şükrü tamamlayan hususlardandır. Yani dilin şükrü de gereklidir, fakat kâfî değildir. Şükrün, sâlih amellerle ve haramlardan sakınmakla ispat edilmesi gerekir.
Ayrıca Allâh’ın bizlere ihsân ettiği her uzvun da şükrü vardır. Bu ise, onları Hakk’ın râzı olduğu şekilde kullanmak, haram ve şüphelilerden korumakla olur.
Bişr-i Hâfî Hazretleri bu hususu şöyle îzah buyurur:
“Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur. Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman onu almak, şer görürse onu örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü, onlarla hakkı olandan başkasını tutmamaktır. Midenin şükrü, helâl ile gıdâlanmak, (akıl ve kalbin şükrü) ilim ve hilm ile dolu olmak; ayakların şükrü de, iyilikten başkasına gitmemektir. Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur.”
Unutmayalım ki hepimiz, mahşerde açılıp seyrettirilecek bir ömür kasedi dolduruyoruz. İlâhî hesap gününde, gözümüz, kulağımız, derimiz, velhâsıl bütün uzuvlarımız dile gelip dünya hayâtında işlediğimiz amelleri haber verecek. Bunu âyet-i kerîme şöyle beyân ediyor:
“Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir.” (Fussilet, 20)
O hâlde düşünmek gerekir ki gözlerimizle ne kadar ilâhî kudret akışlarını duygulu bir şekilde seyredip şükrettik, ne kadar da çirkin nefsânî manzaraları seyrederek günahkâr olduk? Kulaklarımızla ne kadar vahyin, sünnetin, hakkın ve hayrın sesini dinledik, ne kadar da boş ve mâlâyâni şeyleri dinleyerek bu nîmeti ziyan ettik? Vücûdumuzun enerjisini nereye sarf ettik? Onu ilâhî hudutlar içerisinde hayra mı âmâde kıldık, yoksa onunla haram ve kerahatlere mi daldık? İşte yarın ilâhî ekranlarda kendi hayat senaryomuzu seyredeceğimizi unutmamak îcâb eder.
Diğer taraftan, sıhhatli olmak da, şükrü gerektiren büyük bir nîmettir. Kânûnî Sultan Süleyman’ın;
Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…
mısrâları da, bir nefeslik sıhhatin bile, şükrü gereken paha biçilmez bir nîmet olduğunu çok veciz bir sûrette ifâde etmektedir.
Dipnot:
[1] Ferîdüddîn Attar, Tezkiretüʼl-Evliyâ, s. 452, İlim ve Kültür Yayınları, Bursa 1984.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Ahlakından 2, Erkam Yayınları


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!