Gerçek Mü’minlerin En Yüce Gayesi: Allah’a Dost Olabilmek
Allah’a dost olan kullar kimlerdir? İman ve takvâ ile bu yüksek makama nasıl erişilir? Tasavvufun rehberliğinde ilâhî dostluğun kapıları aralanıyor…
İlâhî muhabbet ve dostluğu temin edecek bir ahlâklanma neticesinde “Hak dostu” mertebesine erişebilmek, gerçek mü’minlerin en yüce gâyesidir.
Allah’a Dost Olmanın Sırrı: İman ve Takvâ
Hak dostları, tasavvuf yolunda zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş ve kalbî merhaleler kat ederek davranış mükemmelliğine ve “peygamber vârisliği” şerefine ermiş bahtiyarlardır. Onlar, nebevî irşad ve davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirveleridir. Yine onlar, ilâhî ahlâkın fiilî ve müşahhas numûneleridir.
Hak dostları îmân ile mârifetullâh’a; takvâ ile de yüksek ahlâka ulaşmış olduklarından, en zor günde bile her türlü korku ve kederden selâmette olacaklardır. Çünkü onlar, en üstün kudret sahibi olan Allâh’ın dostluğuyla, en emin himâyeye sığınmışlar ve ilâhî teminat altına girmişlerdir.
Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Bilesiniz ki Allâh’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de. Onlar, îmân edip de takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 62-63)
Bu âyet-i kerîmeler, “Allah ile dostluk” pâyesine erebilmenin şartını; “îman ve takvâ” olarak hulâsa etmektedir.
Tasavvufun Hedefi: Kalbi Allah’a Bağlamak
Îman, bütün bâtıl ve yanlış inançlardan arınarak yegâne ilâhın Allah olduğu hakîkatine tam bir kalbî itmi’nân ile ulaşmaktır.
Takvâ ise her türlü sapık ve kötü yollardan, başıboş, nefsânî ve hayvânî bir yaşantıdan kurtularak kalbi bütünüyle Allâh’a teslîm etmek, hayâtı ilâhî gerçekler ışığında düzenlemek ve böylece “ilâhî bir ahlâk disiplinine girmek”tir.
Mutasavvıfların hedefi de bu hakîkate ulaşmaktır. Bu da Allah ile kurulan kalbî bir râbıtayı ifâde eder. Sıhhatli bir şekilde bu râbıtayı kuran kişi, ilâhî ahlâk ile ahlâklanarak Rabbin velî bir kulu olur. Artık onda nefsânî ihtiraslar ve temâyüller hayâtiyetini kaybeder. Tıpkı bir akarsuyun denize vâsıl olduktan sonra kendi hüviyetini kaybedip denizde yok olması gibi, artık sadece Rabbinin murâdına muvâfık hâl ve davranışlar sergile-meye başlar. Her şeye Rahmânî bir nazarla bakar, O’nunla işitir, O’nunla konuşur, O’nunla yaşar.
Şu hadîs-i kudsî, bu hâli ne güzel îzah etmektedir:
“Her kim Ben’im velî bir kuluma düşmanlık ederse Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihâyet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun (âdeta) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum. Ben’den her ne is-terse, onu mutlakâ veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” (Bkz. Buhârî, Rikâk, 38; Ahmed, VI, 256; Heysemî, II, 248)
Bu şekilde zikri ve fikri Allah olan bir mü’minin, merhamet, sabır, sehâvet ve affedebilme gibi ilâhî ahlâktan nasipsiz kalması düşünülemez. Zira onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifâdeleri artık hep ilâhî nûrun cereyânından ibârettir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!