Gençlerin Değerlere Bakışı

Bir toplum için “değer” ne ifade eder? Gençliğin değerleri nedir ve değerlere bakışı nasıldır?

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından toplumu oluşturan ana unsurlardan olan iki kavramın tarifini yapmamız gerekmektedir: “Gençlik” ve “Değer”

“DEĞER” NE İFADE EDER?

Gençlik, cemiyetin özü; değer ise, âdeta insanla iç içe geçmiş, toplumu oluşturan her türlü tabakaya mânâ veren, bazen mücerred, bazen müşahhas hâlde olabilen mefhumlar bütünüdür. Toplumlar, kendi değerlerini, yüz yıllar içinde oluşturur ve bir mânâda kimliklerini bu değerler üzerine bina ve tarif ederler. Bundan dolayı bir toplum için “değer” olarak ifade edilen her şey, aynı zamanda o toplumun kodlarını, kültürel genetiğini oluşturmaktadır. Bu değerlerin oluşmasında ise dînî âidiyetler ile medeniyet ve kültür birikimleri en başta gelir.

İNSAN OLMA DEĞERİ

“İnsan olma” ve “insan olarak yaşama” değeri, varlık âleminde olabilecek en büyük değerdir. Yaşama hakkı, insan hürriyeti, başkalarının hayatına saygı, hayat boyunca özgürlük sınırları, dînî mensubiyetler ve düşünce hürriyeti gibi insanı insan yapan ve onu değerli kılan her unsur, insanın doğuşundan itibaren var olup kendi ile birlikte hayatiyetini devam ettiren öz değerleridir. Dînî duygular, kültürel farklılıklar ve toprağına, vatanına âidiyet duyguları da yine insanın içinde barındırdığı, kendisini farklı ve değerli hissettiren önemli unsurlardandır.

Gençliğe gelince, bir milletin istikbâli, umudu, verdiği varlık mücadelesinin en önemli noktasıdır gençlik... Milletin, dâimâ muhafaza altında tutması gereken, âdeta bir pırlanta gibi özel mahfazalarda korumayı gerektiren en nâdide ve kıymetli parçasıdır. Gençlik, milletin enerjisi, idealleri ve hayallerini içinde barındıran; bir ferdi dahî aslâ zâyî edilmemesi gereken tarafıdır.

Tarihe baktığımızda gençliğine önem ve emek veren her millet başarılı olmuş, hâkim milletler hâline gelmiştir. Bu yüzden en büyük vazifelerimizden biri, gençliği doğru tanımak ve onu olması gerektiği gibi, en isabetli, en verimli ve en donanımlı şekilde geleceğe hazırlayabilmektir.

Bir milleti diğerlerinden farklı kılan değerler bütünü, o toplumun fertleri tarafından yaşatılması ve korunması gereken en hassas konudur. Bunun için toplumun “millî” ve “mânevî” değerlerine sahip çıkması, bunu geleceğe taşıyacak gençlere sevdirmesi, benimsetmesi ve aktarması gerekir. Bir sonraki nesilde devam etmeyen, karşılığını bulmayan her şey zamanla yok olmaya mahkûmdur.

Küresel ölçekte meseleye baktığımızda, dünyada açık bir insanlık krizi yaşanmaktadır. Bunun sosyolojik, siyasî ve ekonomik temelli birçok sebebi olabilir. Bugün insanlığın içinde bulunduğu buhran, daha çok mânevî, ahlâkî ve ekonomik temelli krizlerdir. İnsanlığın ortak aklı, ne zaman vicdana, insanın fıtratının sesine kulak verirse, o zaman bu krizlerin içinden çıkma fırsatı elde edebilir.

Dünya çapında bilhassa son yüzyılda meydana gelen küreselleşme, kültürlerarası etkileşimin hızlanmasına ve bu tesirlerin birçok toplum ve değer açısından yıkıcı neticelerinin oluşmasına sebep olmuştur. Maddeten güçlü ve mânen baskın olan kültür ve medeniyetler; mahkûm ve silik kültür ve medeniyetleri, dünya sahnesinden silmek için amansız bir mücadele vermektedirler.

Önceki devirlerde savaş ve silah gücüyle yapılan bu mücadele, bugün topyekûn dünya sathında ve akla gelebilecek her alanda, kesintisiz bir şekilde devam etmektedir. Bugün özellikle teknolojik ilerleme ve gücü elinde bulunduran zihniyet; insanı insan yapan her şeye savaş açmış gibidir. Onun yiyeceğine, içeceğine, yaşadığı toprağa, havaya, suya, fıtratına, bedenine, alışkanlıklarına, şuur altına, duygu ve düşüncelerine… İnsanı, basit bir madde olarak gören, onu istediği gibi şekillendirip yönetmeyi hedefleyen bu düşünce sistemi, dünyadaki bütün imkânları seferber ederek evlâtlarımızı bizim elimizden koparıp almak ve kendi hegemonyasının bir parçası yapmak istemektedir.

İnsan genetiğiyle oynayarak onu dahî değiştirebileceğine inanan, elindeki maddî gücün oluşturduğu zehirlenme ile insanı âdeta sıradan bir kimyasal madde olarak gören bu çarpık zihniyetin dünya çapında oluşturduğu kargaşa karşısında, biz değerlerimizi ve gençliğimizi nasıl korumalıyız? İşte bugünün asıl ve asil derdi bu olmalıdır.

Mesele sadece bize dönük bir saldırı değildir. Yine mesele, sadece dışarıdan bir taraftan gelen, maddî bir saldırı da değildir. Belki bundan yüz yıllar önce yaşasaydık, yüksek kaleler kurar, tahkim edilmiş burçlar inşa eder, kendimizi ve neslimizi her türlü dış taarruzlardan koruyabilirdik. Ancak bugün değil evimize, artık beynimize kadar giren kültür emperyalizmi, toplumun fertlerinin zihinlerini birer birer işgal etmekte ve bizi biz yapan kendi değerler dünyamızla aramıza uzak mesafeler koymaktadır.

GENÇLİĞİN DEĞERLERİ

“Gençliğimizin değerleri” ve “gençlerin değerlere bakışı” açısından konuyu ele alırsak; içerden ve dışarıdan tesirler diye iki ana başlık hâlinde toplayabiliriz. Dış faktörler; daha çok “kültürel yozlaşma” şeklinde göze çarpar. Toplumumuz üzerinde on yıllardan beri yapılan sistemli ve art niyetli plân ve projeler, millî ve mânevî yapımızı tahrip etmiş, bizi “taklit bataklığında” debelenen bir ucube hâline döndürmüştür. Daha önce dile getirmenin bile tuhaf ve ahlâksız sayıldığı birçok konu, bugün her yaştan, her seviyeden insanın arsızca diline takılmış ve “özgürlük” maskesi altında her şeyi konuşmak, her şeyi yaşamak serbestleştirilmiştir.

Unutmamak lazımdır ki, Batı emperyalizmi sadece kılık değiştirmiş, ama bizim insanımız üzerindeki emelleri hiç bitmemiştir. Dün savaş meydanlarında yenemediği dedelerimizin torunlarını, bugün kendine benzeterek, asimile ederek, hak ve özgürlükler adı altında millî-mânevî değerleri ile bağını kesip atarak büyük ölçüde başarılı olmuştur. Dün televizyon ve medya eliyle yapılan bu budama faaliyeti, daha sonra internet ve sosyal medya üzerinden yürütülmüştür.

Her geçen gün âletler, vasıtalar değişmekte, güncellenmekte; ancak hedef ve maksat aynı kalmaktadır. O da insanlığı madden ve mânen boyunduruk altına alıp yok etmek!.. Şeytanın ve şeytanlaşan insanların bu hedefi yeni değildir ve hiçbir zaman bu maksatlarından vazgeçecek de değillerdir. O hâlde bunu bilip hazır olmak, kendimizi ve neslimizi buna hazırlamak şarttır.

Dışarıda âdeta şiddetli bir kasırga her tarafı yıkarken, kapısı-penceresi dağılmış bir evin içinde kendini korumaya çalışan ev sâkinleri gibi, kabuğumuza çekilmiş, kendi evlâtlarımızı, gençliğimizi maalesef koruyamıyoruz. Ancak hâl böyle diye mücadeleyi bırakmak mı lâzım? Aslâ! Bu kadar büyük saldırı ve felaketler bizi, çaresiz bırakmamalı, aksine gayret ve azmimizi artırmalıdır. Bugün ulaşacağımız her bir gencimiz, bizim için büyük bir kazançtır. Bir kişiden ne olur, dememeli; herkes gücünün yettiği kimseye elini ve gönlünü ulaştırmanın sevdasına düşmelidir.

Gençlerimizi ve değerlerimizi oluşturan dahilî faktörler, özü itibariyle sapasağlamdır. Dînimiz, dînimizin kaynakları, ihtişamlı medeniyetimiz, Anadolu irfânımız, şanlı tarihimiz, fıtrat ve kimliğimizi diri tutan değerlerimiz; ilk günkü tazeliğini korumaktadır. Ancak zamanın tozu, üzerlerine serpilmiş, biraz küllenmiş görünmektedir. Ateşi tekrar harlamak, közü tekrar alevlendirmek ve yürekleri tekrar od’a salmak gerekir. Bunu da en kolay ve güzel şekilde dipdiri gençler eliyle yapmak mümkündür.

Dînî, millî, medenî değerleriyle buluşmuş; örf ve âdetleriyle kucaklaşmış, kendisine değer veren, geçmişinden utanmayan, bugünü ve geleceği şekillendirmeyi hedefleyen bir azim ve iştiyak ile dolu gençliğin elinden ne kurtulabilir ki?

Böyle bir gençlik oluşturamazsak, o zaman topraklarımız da, maddî-mânevî bütün değerlerimiz de istismâra, istilâ ve işgale açık demektir.

Rabbimiz’e hamd olsun, bütün menfiliklere rağmen bugün saydığımız özelliklere sahip pırıl pırıl bir gençlik doğmaktadır. Her geçen gün bunun muştularını görüyor, büyük bir fetih asrının arefesinde olduğumuzu hissediyoruz.

Sessiz ve derinden, ama gürül gürül çağlayan bir ırmak gibi, coğrafyamızı sulayan, münbit topraklarımızı yeşerten yüz akı bir nesil, hem bizi hem dünyayı ihyâ etme idealleriyle gelmektedir. Rabbimiz, o sevinç ve zafer günlerini görmeyi hepimize nasip etsin. Bizi de o büyük fetih günlerinin hazırlanmasında emeği olan bahtiyarlar arasına dâhil etsin. Âmîn!

Kaynak: Şefika Meriç, Şebnem Dergisi, Sayı: 190

GENÇLİKTE İSTİKAMETİ KORUMANIN 4 YOLU

Gençlikte İstikameti Korumanın 4 Yolu

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.