En Büyük Kerâmet Nedir?

En büyük kerâmet, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbettir. O’na râm olabilmektir. O’nun yoluna fedâ olabilmektir.

En büyük kerâmet, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbettir. O’na râm olabilmektir. O’nun yoluna fedâ olabilmektir. Bütün bunlar kemâliyle Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’de görülür. O defaatle bütün malını Allah Rasûlü’ne infâk etmiş;

“–Ailene ne bıraktın?” suâline;

“–Allah ve Rasûlü’nü (bıraktım!)” diye cevap vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

Hicret esnasında Sevr Mağarası’na doğru giderken, Hazret-i Ebûbekir; Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun bu hareketini fark edince;

“−Ey Ebûbekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.

Ebûbekir -radıyallâhu anh-;

“−Yâ Rasûlâllah! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceklerini düşünüyor arkadan yürüyorum, ileride pusu kurmuş olabilecekleri aklıma gelince de hemen öne geçiyorum!” dedi. O seferin hazırlıklarında, Hazret-i Ebûbekir’in evlâtlarının da samimî fedâkârlıklarını görürüz. (Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223; Ali el-Kārî, Mirkāt, Beyrut 1992, X, 381-382/6034; Ebû Nuaym, Hilye, I, 33)

Âyet-i kerîmede «İkinin ikincisi» diye medh ü senâ edilen Hazret-i Ebûbekir; Sevr Mağarası’nda, üç gün Peygamberimiz ile mahrem bir maiyyete nâil oldu. Tasavvuf yolunun temellerinin bu müstesnâ mülâkatta atıldığı ifade edilmiştir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bir gün, yâr-ı gārı Hazret-i Ebûbekir’in fedâkârlıklarından memnuniyetini ifade sadedinde;

“–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından faydalanmadım...” buyurdu.

Bu nebevî iltifat karşısında Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, gözyaşlarına hâkim olamadı. Fahr-i Kâinât Efendimiz’e hitâben, O’na olan engin muhabbetinin gerektirdiği fedâkârlığı şu sözleriyle ifade etti:

“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlâllah?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefâtı yaklaştığında şöyle buyurdu:

“Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sadece Ebûbekir’inki açık kalsın! Ben, Ebûbekir’in kapısının üzerinde bir nur görüyorum...” (Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 3, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Salât, 80; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 2; Tirmizî, Menâkıb, 15; İbn-i Sa‘d, II, 227)

HAZRET-İ SIDDÎKA

Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in kızı Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- da, fedâkârlığın zarif bir nümûnesidir. Peygamberler, vefât ettikleri yere defnedilirler. Bu sebeple, Peygamberimiz’in mübârek Ravza-i Mutahharası, Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in odasıdır. İlk halîfe ve Hazret-i Âişe’nin babası Hazret-i Ebûbekir de hemen yanına defnedilmiştir.

Hazret-i Ömer mihrapta sû-i kaste uğrayıp ağır yaralandığında; Hazret-i Âişe’den, o mübârek yere defnedilmek için izin istedi. Hazret-i Âişe; o zamana kadar kendisine makber olarak arzu ettiği o yeri, müstesnâ bir îsâr göstererek Hazret-i Ömer’e verdi.

Ardından oraya bir perde çektirerek, Hazret-i Ömer’in defninden sonra kabirlerin yanında artık tesettüre riâyet etti. Bu da onun istikamet ve takvâsının tezâhürüdür.

Takdîr-i ilâhî, Hazret-i Âişe’nin evlâdı olmamıştı. Bu hâle rızâ gösterdi ve hiç şikâyet etmedi. Ümmetin annesi oldu. İmkânlarını biriktirir, sâliha câriyeleri hürriyetine kavuşturup evlendirmek gibi büyük hayırlar îfâ ederdi.

Keskin zekâsı ve güçlü hâfızası bereketiyle Allah Rasûlü’nden öğrendiği ilmi, yeğenleri vasıtasıyla 300 talebesine aktardı. İbn-i Abbâs Hazretleri, Hazret-i Âişe’nin yedi büyük müçtehidden biri olduğunu söylemiştir.

Fedâkârlığın bir ulvî şekli de ferâgattir. Müslümanların birlik ve beraberliğini muhafaza için, şahsî riyâsetini terk edebilmek ve siyâsî ikbâlinden vazgeçebilmektir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mayıs, Sayı: 255

İslam ve İhsan

ASIL KERÂMET İSTİKÂMETTİR

Asıl Kerâmet İstikâmettir

ASIL KERAMET NEDİR?

Asıl Keramet Nedir?

TASAVVUFTA AMAÇ KERÂMET DEĞİLDİR!

Tasavvufta Amaç Kerâmet Değildir!

İSTİKÂMET EHLİ BİR MÜ’MİNDE OLMASI GEREKEN VASIF

İstikâmet Ehli Bir Mü’minde Olması Gereken Vasıf

NAKŞİBEND HAZRETLERİ’NİN KERAMET YORUMU

Nakşibend Hazretleri’nin Keramet Yorumu

MÜSLÜMANIN YEME İÇME ADABI

Müslümanın Yeme İçme Adabı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.