Ebu Abdullah es-Siczi (k.s.) Kimdir?

Horasan diyarı şeyhlerinin ulularından. Horasan’ın Sicistan ya da kısaca “Sicz” denilen şehrinden. Bu yüzden “es-Siczî” nisbesiyle tanınır. Bazı kaynaklarda “es-Secezî” şeklindeki nisbesi yanlış olmalıdır.

Ebu Hafs Haddâd ve Abdullah bin Münazil’in arkadaşı. III. Hicri, IX. Miladi asır ricalinden olmakla birlikte, vefat tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Tevekkül ehli sûfîlerden ve “fütüvvet” fikrini benimseyenlerdendi.

Veliliğin alametini üç olarak sayardı Siczî:

  1. Derecesi yükseldikçe, tevazu ve alçakgönüllülüğü artardı.
  2. Elinde imkan olduğu halde dünyaya değer vermezdi.
  3. İntikam almaya gücü yettiği halde insaf ve merhamet ederdi.

Tevekkülü, tedbiri terk manasında anladığı içindir ki yolculuğa, özellikle sahra yolculuklarına azıksız ve rızıksız çıkardı. Yanında bulunan sûfîlerden biri şöyle anlatıyor:

Ebu Abdullah Siczî ile arkadaş oldum. Trablus’tan yola çıktık. Günlerce gittik, hiçbir şey yemedi. Yol üstünde bir parça yaş meyve kabuğu gördüm. Onu alıp yemek istedim. Bana şöyle bir baktı. Bana öyle bakınca anladım ki, bunu alıp yememe rızası yok. Bıraktım, almadım. Sonra beş dinar kadar bir para elimize geçti. Bir köye gelmiştik. O parayla “Acaba bir şeyler satın alır mıyız?” diye baktım, fakat o yine geçip gitti. Biraz yürüdükten sonra bana dönüp dedi ki:

– Eğer diyorsan ki, aç ve yaya olarak yürüyoruz, hiçbir yiyecek almadık, yakında yolumuzun üstünde bir köy var. Orada çoluk çocuğu kalabalık biri var. Oraya varınca onu bulalım. O bize hizmet eder herhalde. Biz de bu beş dinarı ona veririz. O da çoluk çocuğuna birşeyler alır.

O köye vardık, o zatı bulduk ve beş dinarı ona verdik, O bize birşeyler hazırladı ve misafir etti.

Ertesi gün dışarı çıktığımızda bana:

– Sen nereye gidiyorsun, diye sordu. Ben de:

– Seninle birlikte yolculuğa devam etmek istiyorum, dedim. Bana şunları söyledi:

– Ben, seninle yoldaş ve arkadaş olmam, çünkü bir parça meyve kabuğu görünce dayanamayıp ahdi bozmaya kalkıştın. Bu halinle benimle yoldaş olamazsın.

Arkasından bakakaldım, yürüdü gitti.

“Amellerin niyetlere göre derecelendiğini” bildiren hadîs-i şerîfe istinad ederek “İlmini temiz ve sağlam yapmayanın fiili sağlam olmaz. Fiili sağlam ve temiz olmayanın bedeni saf ve temiz olmaz. Bedeni saf olmayanın kalbi durulmaz. Kalbi durulmayanın niyyeti temiz olmaz” diye düşünürdü. “Oysa ki amellerin hepsi iyi bir niyyete bağlıydı. Bu yüzden müridliği sırasında herhangi bir halini güzel gören kimsenin müridliği bozulur” görüşündeydi. Eğer böyleleri tekrar işin başına dönerek nefislerini terbiye edip tevbe ederlerse ne âlâ. Çünkü nefsinin lehine ve aleyhine olan hususları, doğruluk terazisiyle tartmayan kimse, gönül erleri sırasına giremez” derdi.

Veliliğin alametini üç olarak sayardı Siczî:

  1. Derecesi yükseldikçe, tevazu ve alçakgönüllülüğü artardı.
  2. Elinde imkan olduğu halde dünyaya değer vermezdi.
  3. İntikam almaya gücü yettiği halde insaf ve merhamet ederdi.

Ebu Abdullah Siczî, vaizliği de bir gönül etkileme ve gönle girme işi olarak görürdü. Vaiz, meclisine giren zenginleri, fakir, fakirleri zengin yapabilendir, derdi. Bunu beceremeyene vaiz denemeyeceğini söylerdi.

Bir gün adamın biri geldi ve sordu:

– Bir dinar param var, onu sana vermek istiyorum, ne dersin? Şu karşılığı verdi:

– Eğer sen, onu bana verecek olursan, senin için, vermeyecek olursan benim için hayır olur. Sen bilirsin.

İSYAN VE TEVBE

“Allah’a isyanı kalbi ve organlarıyla yapıp tevbeyi sadece diliyle yapan, kalbiyle ve organlarıyla o günahtan kopamayan kul ne kötüdür” derdi.

İyilerle sohbetin iyilik doğuracağına inanan Ebu Ab­dullah, müridler için en faydalı işin, salih ve iyi kişilerle sohbet ve arkadaşlık olduğunu, ahlâk, huy ve davranışlarında onlara uymak gerektiğini anlatırdı. Kul, Allah dostlarının kabrini ziyarete, kendi arkadaş ve dostlarına hizmete koşmalıydı.

Kendi günahlarının bağışlandığına iyice kani olmayan kimsenin, başkasını herhangi bir günahla kınamasını doğru bulmazdı. Kul, kendi günahlarının bağışlanıp bağışlanmadığını bilemiyeceğine göre, bu konuda söz söylemek gerektiğine işaret ederdi.

FÜTÜVVET

Sordular:

– Neden sûfîler gibi hırka giymiyorsun? Dedi ki:

– Hırka giymek ancak fütüvvet ehli yiğit kişilere yaraşır. Fütüvvet ehlinden olmayanın böyle şeyler giymesi, nifak alametidir. Fütüvvet yükünün altına girmeden onların damgasını taşımak yakışmaz.

– Peki öyleyse fütüvvet nedir?

– Fütüvvet, insanları mazur, kendini kusurlu görmek. Başkalarını tam, kendini noksan bilmek. İnsanların iyisine ve kötüsüne, topyekün halka şefkat ve merhamet nazarıyla bakmak. Fütüvvetin en yüksek derecesi halkın seni Hakk’tan alıkoymaması, Hakk ile arana perde olmamasıdır.

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar: Sülemî, Tabakatu’s-sufiyye, s. 25-255; Hılyetü’l-evliya, X, 350-351; Mu’cemü’l-buldan, III, 187-188; Nefehatü’l-üns (Irc. Lamii Çelebi), s. 165-166; Şarani, I, 86; Avarifu’l-ma-arif, (trc. H. Kâmil Yılmaz, İrfan Gündüz), s. 597.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle