DERVİŞ MÜRŞİDİN RENGİNE BOYANMALI

 Muhterem Üstaz Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Efendimizin ahirete irtikallerinin 10. sene-i devriyesindeyiz. Bu sebeble nice gönüllerde iman nurunun parlamasına vesile olan o ârifler sultanını, yetiştirdiği talebelerinden dinledik. Pek çok hatıralarını topladık. Gönenli Mehmed Efendinin ifadesi ile onun, Cenab-ı Hak tarafından teyid edilen bir vazifesi vardı. O, bir nefes Allah'tan gafil kalmamıştı.

Üstaz Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, gizli bir dolunay gibi mahviyyet içerisinde yaşamış, Kur'ân ve Sünnet çizgisinde irşadlarına devamla binlerce mü'minin kendini tanımasına, Allah'ı bilmesine vesile olmuştur. Haliyle (yaşayışıyla) ve kâliyle (sözleriyle) talebelerine en güzel örnek olan bu Allah dostu evvela gönüllere sevgi tohumları ekerek İslâm kardeşliğini kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Bunun için sohbetlerinde İslâm'ın güzel hasletlerini öğreterek edebli, hürmetli, sevgili, saygılı, şefkatli, merhametli, sehavet sahibi, sâdık, salih, samimi, infak eden, îsâr sahibi müstakim nesiller yetiştirmeye ve böylece zamanımızda İslâm'ın daha diri yaşanmasına gayret etmişlerdir.

NEFSİNİ BİLEN ALLAH'I BİLİR

Eğitim ve terbiyeye önce nefisten başlanmalı zira "nefsini bilen Allah'ı bilir" buyurarak evladlarına kendi kusurlarıyla uğraşmalarını, başkalarının ayıplarıyla uğraşılmaması gerektiğini telkin ederlerdi. Bu edeb içerisinde binlerce talebe yetiştiren o ârifler sultânı Ramazanoğlu Mahmud Sami (k.s.) Efendimizi anlamak ve anlatabilmek cidden kolay bir şey değil. Fakat sevenlerinin dilinden onu dinlemek bizler için ganimet ve feyizlenmeye vesile olması niyazıyla Adanalı merhum Abdülkadir Kökdil amcadan duyduğumuz bir kaç hatırayı kendi dilinden nakletmeye çalışacağız.

"Samî Efendimiz'in fakülte arkadaşı Avukat Fikri Bey vardı. Adana'nın bir numaralı avukatlarından. Bu adam Üstadımızın namaz kıldığı caminin karşısında bir kahvehanede oyun oynarmış. Efendimizi camiden çıkarken hep ihvanıyla beraber görür ve ah! bir yalnız yakalasam diye takip edermiş. Bir gün nasıl olduysa tek başına camiden çıkarken görmüş ve peşinden seslenerek Samî Efendimizin yanına varmış, yakasından tutmuş ağzına gelen hakaretleri yapmağa başlamış." Şu senin sakalından, cübbenden, berenden ben utanıyorum. Genç yaşta nedir bu hal? Bu kadar okudun. Fakülte bitirdin, böyle mi olacaktın?.. v.s.' diyerek epeyce içini boşaltmış. Samî Efendimiz hiç cevap vermemiş. Arkadaşı daha da çıldırmış. Ne söylese hiç bir karşılık alamamış ve kendisi yorulmuş bırakmış."

Bu haber ihvan arasında duyulunca, fakir dükkandaydım. Hadise kulaktan kulağa nakledilirken "sonra Efendimizden özür dilemiş ve kabul olunmamış" şeklinde ilâve ile haber bize ulaştı. Fakir bunu hiç kabul edemedim. Çünkü bir Allah dostu bu sözü söylemez dedim. Bir fırsat bulup devlethaneye ziyarete gittim. Baş başa idik. Hadiseyi aynen anlattım. Efendimiz tasdik ederek evet Abdülkadir evet... evet... diye dikkatlice dinlediler. Sonra "özür dilemiş kabul edilmemiş" diyorlar efendim deyince, Efendimiz birden celâllendi ve şehadet parmağını kaldırarak: "Haşa! Abdülkadir Allah şahit. Gelip de kabul etmemek ne demek? O bizim halimizi bilmiyor ki... Sonra dört senenin hukuku var Abdülkadir "buyurdular.

Abdülkadir amca fakire hitaben: Hacı Bey! Şu şefkate bak, merhamete bak. Arkadaş hukukuna riayete bak. işte büyüklük bu. Velilik, mürşidlik, babalık bu diye ağlayarak anlatırdı.

SUKÛT ETMENİN FAZİLETİ

Bu hatırayı her dinlediğimde Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimize yapılan hakaretler zihnimde canlanmıştır." Hani, Resûlullah (s.a.) Eendimizle beraber otururlarken bir adam geliyor Hz. Ebubekir (r.a.)'e sözleriyle eziyet etmeye başlıyor. Hiç ses çıkarmıyor. Adam hakaretine devam ettikçe Ebubekir (r.a.) Resulullah'ın (s.a.)'in yanında utanıyor, sıkılıyor. Fakat adam hakaretine devam ediyordu. Ebubekir Efendimiz artık dayanamayıp adama cevap verince Resûlullah (s.a.) hemen oradan kalkıyor ve peşinden Ebubekir (r.a.) koşuyor: "Ya Resûlallah! bana kızdınız mı?" deyince Sevgili Peygamberimiz: "Ya Ebubekir! sen sustukça gökten bir melek ona cevap veriyordu. Fakat sen karşılık vermeye başlayınca şeytan araya girdi. Şeytanın olduğu yerde biz bulunamayız "buyuruyorlar.

Sûkût ne güzel nimet. Bazen halledilemeyen dünyevî sıkıntılar sûkût ve sabır sayesinde ne kadar kolay çözümleniyor. Münâkaşa, mücâdele ve münâzaa işi daha da zorlaştırıyor. Çünkü şeytan araya girmiş bulunuyor.

Bu yüce ahlakı asırlar sonra, aynı izi takip eden aynı meşrepte hayat süren bir Allah dostunda, Sâmi Efendimizde görmek, bizlere ne güzel örnek ve ne güzel rehber oluyor elhamdülillah. Rabbimiz o sultana lâyık eyleyip şefaatlerine nail kılsın ve bizleri cennetinde cem'eylesin. Amin.

* Bir gün Namrun yaylasında Efendi Baba'yı ziyarete gitmiştim. Sofada Üstadımız Efendimiz elinde kalemi deftere yazıyorlardı. Fakir'i yanına çağırdılar. Yanlarında bir mercek bulunuyordu. Merceği alıp güneş ışığına tutarak kağıda yansıttılar. Biraz sonra kağıt yanmaya başladı. Bir bez parçasına tuttular onu da yaktı. Bir tahta parçasına tuttular o da yanmağa başladı. Sonra fakire dönerek "Bak Abdulkadir' bu maddî bir cisim iken güneş ışığını içine alıyor ve nereye yansıtılırsa orayı yakıyor. İşte Evliyâullah'ın kalbi de aynen bu mercek gibidir. Karşısına gelen kabiliyet sahibi müridin kalbine Nur-i İlâhiyi yansıtır ve emrâz-ı kalbisini yakar. Böylece kalbim her türlü kötülüklerden temizlemiş olur." buyurdular.

DERVİŞ NASIL OLMALI?

* Yine bir gün, "Abdulkadir! Hayvanat içerisinde Bukalemun'u bilir misin? diye sordular. Fakir sustum. Efendimiz anlatmağa başladılar: "Bukalemunun üzerine beyaz bir şey getirilse rengi beyazlaşır. Siyah bir çarşaf örtülse siyahlaşır. Kırmızı renkli bir şey konsa kırmızılaşır. Hülasa renkten renge girer".

Cenab-ı Hak böyle yaratmış bu hayvanı "işte derviş de böyle olmalı. Mürşidin rengine boyanmalı... Onun haliyle hallenmeli" diye bize ders veriyor derdi.

*Yaz mevsiminde, Namrun yaylasın çıkılırdı. Birlikte bir otobüse binmiştik. Efendimiz cam tarafına oturmuşlardı. Güneş de o tarafa vuruyordu. Gönlüm hiç rahat etmiyordu. Bir ara "Efendim yer değiştirsek zâtı aliniz güneşte kaldınız" dedim. Kulağıma doğru eğilerek "Abdulkadir, meyve güneş karşısında olgunlaşır' buyurdular. Yani mürid daima kendini mürşidinin huzurunda ve karşısında bilecek ki, olgunlaşsın, kâmil insan olsun derdi.

MAHMUD SAMİ EFENDİ'DEN ÖĞÜTLER

* Zulüm, cemi' edyanda (bütün dinlerde) haramdır. Zulmedenlere meyletmeyin.

* Kulun duasına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek. Son şart ise ihlâs ve huzur-ı kalbdir. Yani Cenab-ı Hakk'a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.

* İbadete ihlâs ile devam kalbin uyanmasına vesile olduğu gibi mâsiyete devam da kalbin hasta olup ölmemesine sebep olur.

* Çok yemek, çok uyumak, çok söylemek ve çok gülmek kalbe manen zarar verir.

* Bir müslüman ebeveyn, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine bahşettiği evlâdına dînî terbiye ve akidesini talim ve telkin etmekle veyahut okutturmakla mükelleftir. Aksi taktirde mes'ûldür.

* Başkalarının kusurunu taharri edenin kusuru taharri olunur. Başkalarını ta'yib edeyim derken kendi ta'yib olunur. Başkalarını rüsvay edeyim derken kendi rüsvay olur. Binaenaleyh başkalarının ayıbını arayan kendi ayıbını arar demektir.

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 1994 - Şubat, Sayı: 096, Sayfa: 016

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle