Cuma Namazının Sahih Olması İçin Gerekli Şartlar

Cuma namazının sahih olması için gerekli şartlar nelerdir?

Kılınan bir cuma namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:

1) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması:

Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır.” İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzâk aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.[1]

Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen “kalabalık şehir” sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir:

Ebû Hanife (ö.150/767)’ye göre valisi, hakimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri “kalabalık şehir” niteliğindedir. Ebû Yusuf (ö.182/798), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken, İmam Muhammed (ö.189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.

İmam Şâfiî (ö.204/819) ve Ahmed İbn Hanbel (ö.241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, 40 tane akıllı, ergen, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine cuma namazı farz olur.[2]

İmam Mâlik (ö.179/795)’e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfus az olsun çok olsun hüküm değişmez.

Cuma namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:

a) Ebû Hureyre (ö.58/677), Bahreyn’de görevli iken Hz. Ömer’e cuma namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; “Nerede olursanız, cuma namazını kılınız” şeklinde cevap vermiştir.

b) Ömer İbn Abdilaziz (ö.101/720), komutanı Adiy İbn Adiy’e yazdığı mektupta, “Çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince, orasının halkına cuma namazı kıldıracak bir görevli nasbet” demiştir.

c) İmam Mâlik, ashab-ı kiramın Mekke ile Medine arasında su başlarında cuma namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir.[3]

d) İbn Abbas, Medine’deki Peygamber Mescidinden sonra ilk cuma namazının Bahreyn’de “Cuvâsâ” denilen bir köy (karye)de kılındığını söylemiştir.[4]

Cuma namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:

aa) Hz. Ömer’in sözü, ashab-ı kiram arasında çöllerde ve sahralarda cuma namazı kılınamayacağı bilindiği için, “hangi şehirde bulunursanız bulunun, cuma namazı kılın” şeklinde anlaşılmıştır.

bb) Ömer İbn Abdilaziz’in sözü, kişisel bir görüş olarak değerlendirilip, delil sayılmamıştır.

cc) Kendilerinde cuma kılındığı bildirilen “Eyle”, Bahr-ı Kulzûm üzerinde önemli bir iskele, “Cuvâsa” da Bahreyn’de Abdulkays’a ait bir kaledir. Buraları “köy (karye)” olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar.[5] İbn Abbas’ın sözünde, Cuvâsâ için “köy” denilmesi, o devirlerde buranın “şehir” sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur’an-ı Kerim’de de bu anlamda kullanılmıştır. “Bu Kur’an, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” [6] Âyetteki “iki köy (karye)”den maksat Mekke ile Taif’dir. Diğer yandan Mekke şehrine “Ümmü’l-Kurâ (köylerin anası)” adı verilmiştir.[7] Mekke’nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsâ da bir kale olduğuna göre hakimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsi [ö.490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan “şehir (mısr)” kelimesini kullanır.[8] Abdurrezzak Hz. Ali’nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen’le Yemâme’yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir.[9]

Ebû Bekir el-Cassâs (ö. 370/980), “Eğer köylerde, Cuma namazı kılmak caiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi” der ve Hasen’den, Haccac’ın şehirlerde cumayı terk edip köylerde ikame ettiğini nakleder.[10]

İbn Ömer (ö.74/693), “şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir.” derken, Enes İbn Mâlik (ö.91/717), Irak’ta bulunduğu sırada Basra’ya iki fersah uzaklıktaki (1 fersah 5544 m.) bir yerde ikâmet eder ve cuma namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların cumayı yalnız şehir merkezlerinde caiz gördüklerine delâlet eder.[11]

Uygulama örnekleri:

a) Allah Elçisi hayatta bulunduğu sürece, cuma namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.

Hz. Âişe (ö.57/676)’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine’ye cuma namazı için yakın menzil ve avâlîlerden nöbetleşe gelirlerdi.” [12] Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi demektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine’ye yaklaşık 2-8 mil (yaklaşık 3700- 14784 m.) uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashab-ı Kiram bu yerlerden nöbetleşe cuma namazına geldiklerine göre kendilerine cuma namazı farz değildir. Aksi halde kendi yörelerinde cuma namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine’ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah Elçisi’nin Kubalılara, Medine’de cuma namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir.[13] Kuba, Medine merkezine iki mil (3700 m.) kadar uzaklıktadır. Abdullah İbn Ömer, Nebî (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Cuma namazı, ezanı işiten herkese farzdır.” [14]

b) Hulefâ-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, cumalar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların “şehir (büyük yerleşim merkezi)” olmayı Cuma namazının sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun cuma namazı sebebiyle terk edilmesi kesin bir nass (âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, cumanın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cuma namazı İslâmî şeâir (semboller)in en büyüklerindendir. Bu da en iyi şehirlerde gerçekleşir.[15]

Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür:

aa) Şehir ve kasabalar:

Valisi, müftisi, hükümleri icra edecek ve hadleri ikame eyleyecek güce sahip hakimi ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi “şehir”dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde “yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma” özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse “musallâ (namazgâh)” denen yerlerinde cuma namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır.[16] Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine’nin durumuna benzer.

bb) Şehir hükmünde olan yerler:

En büyük mescidi, cuma namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar, kalabalık olan yerleşim merkezleri de “şehir” hükmündedir. Bu, Ebû Yusuf’un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bununla fetva vermişlerdir. Bu yerler, resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed’in şehir tanımına da uygun düşer.[17] Bu ölçüye göre, nahiye merkezleri ile büyük köyler de şehir hükmünde olur.

2) Devlet izninin bulunması:

Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.

a) Hanefîlerin görüşü:

Hanefî hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir İbn Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (zalim) bir imamı (yöneticisi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terk ederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.” [18] Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok edebilir. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi de, cumanın idarenin kontrolü altında kılınmasını gerektirir.

Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır.[19] Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve caiz olduğunu belirtir.[20]

Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.” [21] Ancak bu uygulama giderek terkedilmiş, bunun yerini görevli imam ve hatipler almıştır. el-Fetâvâ’l-Hindiyye’de şöyle denir: “Doğru olan şudur ki, devrimizde zabıta âmiri, vali veya kadı cuma namazı kıldırmazlar. Çünkü onlar bu iş için görevlendirilmediler. Ancak cumayı bizzat kıldırma görevi, onların kararnamelerinde olur ve fermanlarında yazılı bulunursa, bu durum müstesnadır.” [22]

Hz. Osman halife olunca kıldırdığı ilk cuma namazının hutbesinde heyecandan dili tutulmuş; bunun üzerine, halkı yönetmek istediğini, minbere ise ileride düzgün konuşan hatiplerin geçebileceğini belirtmiştir.[23] Yöneticinin kadın veya köle olması halinde bizzat cuma kıldırma prensibinin uygulanamayacağı açıktır. Bu durumda onların emri ile kıldırılacak namaz geçer­lidir.[24]

b) Çoğunluğun görüşü:

İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre, cumanın geçerli olması için yönetici izninin bulunması bir şart değil, müstehap yani güzel bir davranıştır. Dayandıkları delil “kıyas”dır. Onlar cuma namazını beş vakit namaza kıyas etmişlerdir. Nasıl ki, farz olan vakit namazlarını cemaatle kılmak için izin gerekmezse, cuma için de gerekmez. Diğer bir delil Hz. Osman kuşatma altında iken, Hz. Ali’nin O’ndan izinsiz cuma namazını kıldırmasıdır.[25]

Hanefîlere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.[26]

Sonuç olarak Hanefîler’in bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.

3) Cemaat sayısı:

Cuma namazının sahih olması için gerekli olan en az cemaat sayısında da görüş ayrılığı vardır.

a) Ebû Hanife’ye göre, imam dışında en az üç, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise iki erkeğin bulunması şarttır. Delilleri, “Allah’ın zikrine (cuma namazına) koşunuz” [27] âyetinde çoğul sîganın kullanılmasıdır. Ebû Hanife üç, diğerleri iki kişiyi çoğul kabul etmişlerdir.

b) Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel’in meşhur görüşüne göre; akıllı, hür, ergen ve mukîm (yerleşik) kırk erkeğin bulunması gerekir. Bu kadar yerleşik nüfusu olmayan yerlerde cuma namazı kılınamaz. Delilleri, Es’ad İbn Zürâre’nin Medine’de Beni Beyada Harresi’nde kıldırdığı ilk cuma namazında 40 kişinin bulunmasıdır.[28]

c) İmam Mâlik belli bir sayı vermez. Kırktan az cemaatle, meselâ 12 kişi ile de cuma namazı kılınabilir. Delil şudur: Hz. Peygamber Medine’de bir cuma hutbesinde iken, kıtlık hüküm sürdüğü bir sırada Şam’dan beklenen gıda maddeleri kervanı gelmiş, bunu duyan cemaat dağılmış ve mescitte 12 kişi kalmıştır.[29] Aşağıdaki âyet bu olayla ilgili olarak inmiştir. “Onlar bir kazanç veya bir eğlence gördüklerinde, hemen oraya doğru gettiler ve seni ayakta bıraktılar! De ki: Allah katında olan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” [30]

Hz. Peygamber ve sahabe uygulamalarında çeşitli sayıda cemaatle cuma namazı kılındığına göre, bunu bir sayı ile sınırlandırmak yerine, Hanefîlerin dediği gibi “topluluk (cemaat)” ifade eden en az sayı ile yetinmek daha uygun görünmektedir. Çünkü uygulamada karşılaşılan sayılar bir rastlantı olabilir.

4) Bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılmak:

Hz. Peygamber ve sahabe devrinde cuma namazı yalnız şehir merkezlerinde ve bir mescitte kılındığı için bu konuda da görüş ayrılığı olmuştur.

a) Ebû Hanife ve İmam Muhammed’e göre, bir beldede birden çok yerde cuma namazı kılınabilir. “el-Hindiyye”, Hanefîlerde sağlam görüşün bu olduğunu belirtir. Ebû Hanife’den aksi görüş de nakledilmiştir. Ebû Yusuf, zorunlu hallerde bir beldede yalnız iki mescitte cuma kılınabileceği görüşündedir.[31]

b) İmam Şâfiî, önceleri bir beldede, tek mescitte cuma kılınabilir görüşünde iken, Bağdat’ta çeşitli mescitlerde cuma namazı kılındığını gördüğü halde susmuştur.

Bir şehirde birden çok yerde Cuma namazı kılınabilir diyenlerin delilleri şunlardır:

Hz. Ali Medine’de, Hz. Osman kuşatma altında iken dışarıda cuma kıldırdığı gibi, bayram namazlarını Medine dışında sahrada kıldırmış, oraya gelemeyen yaşlı ve güçsüz kimseler de namazı şehir merkezinde kılmışlardır. Bayram namazı cemaatle kılınma bakımından cuma namazı gibidir. Diğer yandan “Cuma namazı ancak kalabalık şehirde kılınır” [32] hadisinde mutlak ifade kullanılmış, böyle bir şehirde tek mescitte kılınacağı belirtilmemiştir. Şehir büyük olunca cemaatin tek mescitte toplanması güçlük arzeder.[33] Âyetlerde şöyle buyurulur: Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” [34] O size dinde bir güçlük kılmadı.” [35]

5) Vakit:

Cumanın vakti öğle namazının vaktidir. Enes İbn Mâlik’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah’ın Elçisi, cuma namazını güneş batıya meylettiği zaman kılardı.” [36] Hz. Peygamber, Mus’ab İbn Umeyr’i hicretten önce muallim olarak Medine’ye gönderirken, kendisine güneş batıya meyledince cuma namazı kıldırmasını bildirmiştir. Cuma namazı, vaktinde kılınamazsa, o günkü öğle namazı kaza edilir. Hanbelîler’e göre Cuma namazı, Cuma günü güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden itibaren öğle namazının vakti çıkıncaya kadar kılınabilir.[37]

6) Hutbe:

Cuma âyetindeki “Allah’ın zikrine koşunuz”  ifadesindeki “Allah’ın zikri” nden maksat, cuma namazı ve hutbedir. Hz. Peygamber hutbesiz hiçbir cuma namazı kıldırmamıştır. Hutbe şart olmasaydı kimi zaman onu terkederek farz olmadığını gösterirdi. İbn Ömer ve Hz. Âişe’den cuma namazının hutbe sebebiyle iki rekât kılındığı nakledilmiştir.[38] Hutbe, birilerine hitap etmek ve bir şeyler söylemek demektir. Hutbenin amacı, Allah’ın yüceliğini ve üstünlüğünü dile getirme yanında, haftada bir gün bir yerde toplanmış olan mü’minlerin, o yörede en üst düzey yönetici ya da bilgin bir imam tarafından din ve dünya işleri konusunda bilgilendirilmesidir. Buna göre, vakit girdikten sonra, en az bir kişinin huzurunda hutbe okunması gereklidir. Hutbe sırasında hiçbir cemaat bulunmayıp da daha sonra namazda bulunacak olsa namazları caiz olmaz.

Cemaatin hutbeyi işitmeleri şart değildir. Mutlak hazır bulunmaları yeterlidir. Hutbe sırasında yolcu bile olsa, bir mükellef erkeğin bulunması yeterli görülmektedir.

Ebû Hanife’ye göre hutbenin rüknü Allah Teâlâ’yı zikretmekten ibarettir. Bu yüzden hutbe niyetiyle yalnız “elhamdülillâh” veya “sübhânallâh” yahut “lâ ilâhe illallâh” demek suretiyle hutbe şartı yerine getirilmiş olur. Çünkü “Allah’ı zikretmeye koşun” âyet-i kerimesinde, zikrin azı ile çoğu arasında bir ayırım yapılmamıştır. Hz. Osman’ın halife olunca ilk cuma hutbesinde “elhamdülillâh” dedikten sonra dili tutulmuş ve minberden inerek cuma namazını kıldırmıştır. Ancak bu kadarla yetinmek yaygın uygulama ile çelişeceği için mekruh olur.

Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, hutbe denecek kadar uzun bir zikrin yapılması gerekir. Bu da “tahıyyât duası” kadar hamd ve salavât ile müslümanlara duayı içine almalıdır.

Hanefîlere göre hutbe hamd, salavat ve dua yanında, öğüdü de kapsadığı için bunun Arapça olması şart değildir. Her toplumun kendi anladığı dilde irad edilmeli ki insanlar verilen bilgi ve öğütleri anlayabilsinler. Şâfiî ve Mâlikîler’e göre ise hutbenin Arapça olması geçerlilik şartıdır.

İmam Şâfiî’ye göre hutbenin beş rüknü vardır: Her iki hutbede Allah’a hamdetmek, Hz. Peygamber’e salavat getirmek, takvâyı tavsiye etmek, tercihen birinci hutbede bir âyet okumak ve ikinci hutbede mü’minlere dua etmektir. Sonuncu madde dışında Hanbelîler’e göre de hutbenin rükünleri Şâfiîler gibidir.

İmam Mâlik’e göre hutbenin rüknü, mü’minler topluluğuna hitaben müjdeli veya sakındırıcı ifadeler taşımasıdır.

Hutbenin vâcipleri şunlardır: a) Hutbeyi ayakta ve insanlara karşı yönelerek okumak,[39] b) Küçük ve büyük abdestsizlikten temizlenmiş olmak,[40] c) Avret yeri kapalı bulunmak.

Hutbenin sünnetleri: Hutbeyi ikiye ayırmak, bunların arasında bir tesbih veya üç âyet okunacak kadar oturmaktır. Bu yüzden buna iki hutbe denir. Bu iki hutbeden her biri hamd’i, şehadet kelimesini, salat-ü selâmı ihtiva etmeli ve birinci hutbe, bir âyet-i kerime tilâvetiyle bir öğüdü, ikinci hutbe de mü’minler hakkında duayı içine almalıdır.[41] Bu ikinci hutbede hatibin sesi birinci hutbedekinden daha alçak bulunmalıdır. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir.

Her iki hutbeyi uzatmamak da sünnettir. Tıvâl-i Mufassala’dan, yani “Hucurât” sûresiyle “Burûc” sûresine kadar olan sûrelerin herhangi birinden uzunca okumak özellikle kış mevsiminde mekruhtur. Cemaati nefret ettirmemek gerekir.[42]

Hatip minbere çıkıp oturduğu zaman, onun önünde bir müezzinin ezan okuması gerekir. Hz.Peygamber döneminde okunan ezan budur. Sâib İbn Yezîd (r.a) şöyle demiştir: “Hz Peygamber, Hz. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde cuma günü okunan ezan ilk ezandı. Hz. Osman, halife seçilip nüfus da çoğalınca, Medine çarşısında Zervâ denilen yerde ikinci bir ezan daha ilave etti. Hz. Peygamber’in kıldırdığı namazlarda bir kişi müezzinlik yapıyordu.” [43]

Hatip ilk ezandan sonra ayağa kalkar,[44] gizlice eûzü okuyarak, açıktan Allah’a hamd ve senâda bulunur, hutbesini cemaate karşı sunar. Güç kullanarak alınan bir beldede hatip sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur. Bu durum İslâm’ın kuvvet ve hakimiyetinin sembolü olup, İslâm mücahidlerinin dayandıkları gücü gösterir. Hutbe bitince kâmet getirilir. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir.

Hutbenin sünnetlerini terk etmek mekruh olduğu gibi, hutbe okunurken konuşmak ve konuşanı uyarmak da mekruhtur. Yine hutbe dinleyenlerin sağa sola bakması, selâm verip alması da mekruh sayılmıştır. Ebû Hüreyre’den rivayete göre, Nebî (s.a.s), “Cuma günü imam hutbe okurken arkadaşına “sus” diyen kimse boş konuşmuş olur.” [45] buyurmuştur. Selmân (r.a), Nebî (s.a.s)’in kendisine şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Cuma günü, emrolunduğu gibi iyice temizlenen, sonra evinden çıkıp cuma namazına giden ve namaz kılıncaya kadar susan hiçbir kimse yoktur ki bu ameli, önceki Cuma ile aradaki günahlarına keffaret olmasın.” [46] Ebû Hüreyre’nin rivayetinde, bu kişinin iki Cuma arası ve ek üç günde işlediği günahlarının bağışlanacağı belirtilir.[47]

Dipnotlar:

[1] Abdurrezzak, Musannef, III, 167, 168, H. No: 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad İbn Avvam’dan, benzerini Hasan Basri, İbn Sirin ve İbrahim Nehai’den nakletmiştir. İbnu’l-Hümam, age, I, 409 [2] Serahsî, age,  II, s. 24, 25; Kâsânî, age, I, 259; Cezîrî, Kıtabü’l-Fıkh ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, Mısır t.y. I, 378, 379;  Abdullah Mevsilî, İhtiyar, Kâhire t,y, I,81. [3] Serahsî, age,  II, 23; Ahmed Naim, age, III, 45, 46. [4] Buhârî, Cum’a, 11,  I, s. 215; Begavî, age,  IV, 218; İbnu’l-Humâm, age, I, 490. [5] Ahmed Naim, age, III, 46. [6] Zuhruf, 43/31. [7] Şûrâ, 42/7. [8] Serahsî, age,  II, 23. [9] Abdurrezzak, age,  III, 167. [10] Cassâs, age, V, 237, 238. [11] Buhârî, Cum’a, 15; Cassâs, age, V, 237, 238. [12] Ebû Dâvud, Salât, 205, 206, H. No: 1055. [13] Tirmizî, Cum’a, 8, H. No: 501. [14] Ebû Dâvud, Salât, 205, 206, H. No: 1056. [15] Serahsî, age, II, 23; Kâsânî, age,  I, 259; İbnu’l-Humâm, age, II, 51. [16] İbn Âbidîn, age, I, 546, 547 vd. [17] Serahsî, age, II, 23, 24; Kâsânî, age, I, 259, 260; Mevsilî, age, I, 81; Cezîrî, age, I, 378, 379. [18] İbn Mâce, İkâme, 78. İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Alî İbn Zeyd ve Abdullah İbn Muhammed Adevî sebebiyle isnadı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle demiştir: Bu hadisi Taberânî, Evsat’ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa İbn Atıyye el-Bâhilî vardır. Onun biyoğrafisini bulamadım. Geri kalan raviler güvenilir. bk. Mecmau’z-Zevâid, II, 169, 170. [19] Kâsânî, age, I, s. 261; Feteva’l-Hindiyye, I, s. 146; İbn Âbidîn, age, I, 540. [20] Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1985, s.162. [21] Ahmed Naim, age, III, 48. [22] el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I, 145. [23] Serahsî, age, II, 30, 31 [24] İbnu’l-Humâm, age, I, 413 vd; İbn Âbidîn, age, II, 137 [25] Kâsânî, age, I, 261; Tecrid-i Sarih Terc, III, 48. [26] İbnu’l-Humâm, Fethu’l-Kâdîr kenarında İnaye Şerhi, I, 411, 412. [27] Cum’a, 62/9. [28] Tecrid-i Sarih Terc.  III, 46. [29] Buhârî, Cum’a, 38; Müslim, Cum’a, 36; Begavî, age,  IV, 220; Cum’a, 62/11. [30] Cum’a, 62/11. [31] Kâsânî, age, I, 260, 261; İbnu’l-Humâm, age, I, 411; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I, 145; İbn Âbidîn, I, 542; Serahsî, age, II, 120. [32] Abdurrezzak, Musannef, III, 166. [33] Serahsî, age, II, 121, 122. [34] Bakara, 2/286. [35] Hac, 22/78. [36] Buhârî, Cum’a, 16; Ebû Dâvud, Salât, 216, 217; İbn Mâce, İkâme, 84. [37] Serahsî, age, II, 24; İbnu’l-Humâm, age, I, 412, 413; Ebû Dâvud, Salât, 216, 217. Hanbelîler’in dayandığı bu hadis için Ebû Dâvud “mürsel” demiştir. [38] Serahsî, age, aynı yer. [39] Ebû Dâvud, Salât, 219-222. [40] Buhârî, Cum’a, 1-6. [41] Müslim, Cum’a, 33, 60; Tirmizî, Cum’a, 11, H. No: 506. [42] Kâsânî, a.g,e, I, 263 vd; İbnu’l-Humâm, age, I, 421; İbn Âbidîn, age, I, 758, vd; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I, 146 vd. [43] Nesâî, Cum’a, 15, H. No: 1390; Şevkânî, age, III, 262. [44] Cum’a, 62/11; Nesâî, Cum’a, 18 [45] Nesâî, Cum’a, 22; Ebû Dâvud, Salât, 228, 229, H. No: 1112; İbn Mâce, İkâme, 86, H. No: 1110; Tirmizî, Cum’a, 16, H. No: 512. [46] Nesâî, Cum’a, 23. [47] Müslim, Cum’a, 26; İbn Mâce, İkâme, 81, H. No: 1090.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları

CUMA GÜNÜ VE NAMAZININ ÖNEMİ İLE İLGİLİ HADİSLER

Cuma Günü ve Namazının Önemi ile İlgili Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.