CAFER-İ SADIK HAZRETLERİNİN HAYATI

Altın Silsile’nin dördüncüsü, İsnâaşeriyye’nin altıncısı, İsmâiliyye’nin beşinci imamı, Caferî fıkhının kurucusu İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin hayatı.

Ehl-i Beyt’ten Altın Silsile’nin dördüncüsü Cafer-i es-Sadık Hazretlerinin ayrıntılı hayatı.

CAFER-İ SADIK -rahmetullâhi aleyh- (699 - 765)

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- hicrî 80 senesinde Medîne-i Münevvere’de doğmuştur. Özü-sözü doğru, son derece dürüst ve güvenilir bir şahsiyete sahip olması sebebiyle, kendisine Sâdık denilmiştir. Ayrıca Sâbir (sabreden, tahammül gösteren), Fâzıl (fazîlet ve yüksek ahlâk sahibi, olgun), Tâhir (temiz, nezih) ve Âtır (hoş kokulu) lâkaplarıyla da anılmıştır.

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin babası, Muhammed Bâkır -rahmetullâhi aleyh-; dedesi Ali Zeynelâbidîn -rahmetullâhi aleyh-; dedesinin babası da Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh-’tır. Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin soyu, baba tarafından Hazret-i Ali’ye, anne tarafından ise iki koldan Hazret-i Ebû Bekir’e ulaşmaktadır. Böylece o, Ehl-i Beyt ile Hazret-i Sıddîk’ın maddî-mânevî nesebini şahsında birleştirerek, asr-ı saâdetten günümüze ulaşan bir mürşid-i kâmiller kolu olan “Altın Silsile”ye ayrı bir güzellik kazandırmıştır.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, küçük yaştan itibaren, ilim, ibadet, fazîlet ve ahlâkta zirve bir âile ve muhitte yetişmiştir. Enes bin Mâlik ve Sehl bin Sa‘d -radıyallâhu anhumâ- gibi sahâbîlerden; Atâ, Zührî, Urve, İkrime ve Nâfî gibi meşhur tâbiîn âlimlerinden, akāid, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimleri en üst seviyede tahsil etmiştir. Bilhassa, büyük birer âlim olan muhterem dedeleri Zeynelâbidîn ve Kâsım bin Muhammed Hazretleri ile muhterem babası Muhammed Bâkır Hazretleri’nden çok istifâde etmiştir. Onlar kanalıyla pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[1] Bu zevâtın hepsi de Medîne-i Münevvere’nin büyük âlim ve imamlarıdır. Cenâb-ı Hak hepsinden râzı olsun!

Yani Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin hem hocaları, hem âilesi, hem de kendisi; ihlâs, takvâ, mârifet, sadâkat, emânet ve adâlet ehli, güvenilir ve sâlih din büyükleridir.

Ferîdüddîn Attâr -rahmetullâhi aleyh-, Allah dostlarının hayatlarını, ibretli menkıbelerini ve hikmetli nasihatlerini derlediği Tezkiretü’l-Evliyâ isimli meşhur eserine -teberrüken- onun hayatını anlatarak başlamıştır.

Kâsım bin Muhammed Hazretleri vefât ettiğinde, torunu Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- 28 yaşında idi ve aldığı ilmi insanlara tevzî etmeye başlamıştı.[2]

İBADET HAYATI

Câfer-i Sâdık Hazretleri, uzleti tercih edip kendini ilme ve ibadete vermiş, âbid, zâhid, huşû hâlinde yaşayan büyük bir Allah dostudur.

İmâm Mâlik -rahmetullâhi aleyh-, onun hakkında şöyle der:

“Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin huzûruna varırdım. O, güzel ve nükteli sözlerden hoşlanır, dâimâ tebessüm hâlinde bulunurdu. Yanında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zikredildiğinde ise hemen toparlanır, âdeta rengi sararırdı.

Yanına uzun zaman gidip geldim. Onu hep şu üç hâlden biri üzere görürdüm: Ya namaz kılar, ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı Kerîm okurdu.

Abdestsiz olarak hadîs-i şerîf rivâyet ettiğini hiç görmedim. Mâlâyânî konuşmazdı. Haşyetullah sebebiyle yüreği titreyen âbid ve zâhidlerdendi.

Yanına vardığımda mutlakâ kendi altındaki minderi alıp bana ikram ederdi…”[3]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- ibadetler hususunda şöyle buyururdu:

“Namaz, her takvâ sahibi için (Hakk’a) yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur…

Sadaka vermek sûretiyle, rızkın üzerinize bolca inmesini sağlayınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisatlı davranan, fakir düşmez. Tedbir, hayatın yarısıdır. İnsanlarla dost olmak, aklın yarısıdır… Anne-babasını üzen, onlara âsî olmuş olur. Musîbet zamanında sabredemeyip feverân eden, sevâbından mahrum kalır… Allah Teâlâ sabrı musîbet miktârınca, rızkı da ihtiyaç miktârınca indirir. Kendisine verilen malı idâreli kullananı Allah Teâlâ rızıklandırır. Malını saçıp savuranı ise Allah Teâlâ mahrum bırakır.”[4]

Süfyân-ı Sevrî -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

“Hac için Mekke’ye gittim. Câfer bin Muhammed’i Ebtah’da devesini çöktürmüş hâlde gördüm. Ona:

«–Ey Rasûlullâh’ın evlâdı! Vakfe mekânı neden Meş’ar-i Haram’da değil de Harem’in ötesinde kılındı?» dedim. Şöyle cevap verdi:

«–Kâbe Allâh’ın evi, Harem perdesi ve vakfe yeri de kapısıdır. Kullar O’na varmayı dileyince, onları tazarrû ve niyaz hâlinde kapıda durdurdu, vakfe yaptırdı. İçeri girmelerine izin verince onları ikinci kapıya, Müzdelife’ye yaklaştırdı. Çok yalvarıp yakardıklarını ve fazlasıyla gayret gösterdiklerini görünce onlara merhamet etti. Merhamet edince de onlara kurbanlarını takdim etmelerini emretti. Onlar kurbanlarını keserek kirlerini giderip günahlardan temizlendiklerinde ise onlara evini ziyaret etmelerini emretti.»

«–Peki teşrîk günlerinde oruç tutmak neden mekruh görüldü?» diye sordum. Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-:

«–Çünkü insanlar Allâh’ın ziyafetindedirler. Misafirin oruç tutması hoş görülmez.» diye cevap verdi.

«–Kurbânın olayım, fayda vermeyen bir bez parçası olduğu hâlde, insanlar Kâbe’nin örtülerine ne diye yapışıyorlar?» dedim. Şöyle cevap verdi:

«–Bu, birine karşı cürüm işleyen ve cürmünü bağışlaması için o kişinin eteklerine yapışıp etrafında dönen kişinin hâline benzer.»”[5]

Yine Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- gönlündeki ibadet vecdinin bir ifâdesi sadedinde şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ’nın «Ey îmân edenler!» hitâbındaki lezzet, kişiden ibadet ve tâatin bütün yorgunluk ve ağırlığını giderip yok eder (bilâkis ibadetleri mânevî bir ziyâfet hâline getirir).”[6]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- geceleyin kabristana gider ve şöyle derdi:

“–Ey kabir ehli, ne oluyor da sizi çağırdığım zaman cevap vermiyorsunuz?”

Sonra kendi kendine:

“–Vallâhi onlar ile cevâbın arasına girildi. Sanki şimdi ben de onlar gibi oldum ve aralarına katıldım!” diyerek kıbleye yönelir, fecrin doğuşuna kadar tefekkür ve ibadetle meşgul olurdu.[7]

GÜZEL AHLÂKI

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-; şefkat, merhamet, hilim, sabır, affedicilik, cömertlik gibi ahlâkî hasletlerin zirvesindeydi. Cenâb-ı Hak’tan başka kimseden korkmazdı. Allah yolunda, kınayanın kınamasına zerre kadar değer vermezdi. Makâmından dolayı idâreciden, kalabalığından dolayı halktan çekinmezdi. Medhedenin övgüsü onu aldatmaz, düşmanın yermesiyle de yolundan dönmezdi.

Bir gün para kesesini kaybeden bir adam, kim olduğunu bilmeden gelip Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin yakasına yapışmış ve:

“–Paralarımı sen çaldın!” demişti. Hazret:

“–Kesende ne kadar para vardı?” diye sordu. O da:

“–Bin dinar.” dedi.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, hiçbir şey söylemeden o adamı evine götürüp bin dinar verdi. Bu şahıs daha sonra kendi para kesesini bulunca, aldığı paraları geri getirerek özür diledi.

Câfer-i Sâdık Hazretleri ise:

“–Biz verdiğimizi geri almayız!” dedi. Bu duruma hayret eden adam:

“–Bu zât kimdir?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri olduğunu öğrenince de mahcûbiyeti bir kat daha arttı.[8]

Câfer-i Sâdık Hazretleri, başına gelen musîbetler karşısında da Hakk’ın takdîrine büyük bir rızâ ve teslîmiyet gösterirdi. Öyle ki küçük çocuğu kucağında vefât ettiğinde, rızâ hâlinden başka bir tavır sergilemedi. Babalık şefkatiyle gözlerinden yaşlar süzüldü. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın diğer nîmetlerini düşündü ve:

“–Bir nîmetini aldıysan, pek çok nîmet lûtfetmeye devam ediyorsun! Bir defa iptilâya uğrattıysan, devamlı âfiyet veriyorsun!” diye ilticâ ve niyazda bulundu.

Sonra da çocuğunu alıp hanımının ve diğer akraba kadınların yanına götürdü. Kadınlar, küçük yavrunun vefât ettiğini görünce feryâda başladılar. Câfer-i Sâdık Hazretleri onlara, kesinlikle feryâd ile ağlamamaları hususunda tembihlerde bulundu.

Yavrusunu defnetmeye giderken de rızâ zirvelerindeki kalbinden şu samimî ifâdeler dökülüyordu:

“Evlâdımızı alan Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ederim; bizim O’na karşı ancak muhabbetimiz artmıştır!”

Yavrusunu toprağa verdikten sonra da şöyle buyurdu:

“Biz öyle bir kavmiz ki, sevdiğimiz kişilere sevdiğimiz şeyleri ihsân eylemesi için Allah Teâlâ Hazretleri’ne duâ ederiz, O da bize lûtfeder. Eğer, sevdiğimiz kişiler hakkında sevmediğimiz şeyler takdîr ederse, ona da râzı oluruz.”[9]

İşte kulluk edebinin muhteşem bir tezâhürü… Nitekim yüksek ruhları mâneviyat ufuklarında zirveleştiren sır da, ilâhî imtihanın en ağır tecellîleri karşısında dahî şikâyet ve sızlanmayı bir kenara bırakıp, daha da artan bir rızâ, teslîmiyet, hamd, şükür ve muhabbet ile Hakk’a yönelebilmektir.

FAZÎLETLERİ

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- güler yüzlü, tatlı sözlü bir Hak dostu idi. Sîreti ve sûreti çok nurluydu. Büyük dedesi Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. Son derece vakur ve mehâbetli idi.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- her bakımdan öyle fazîlet sahibi bir insandı ki, mübârek sîmâsına bakanlar, onun Peygamber sülâlesinden olduğunu derhâl fark ederlerdi.[10]

Onun mânevî olgunluk ve üstünlükleri, kendisi hakkında anlatılanlardan çok daha yüksek idi. O, bu yüceliği sebebiyle; “Şeyhu Benî Hâşim: Haşimoğulları Kabîlesi’nin büyüğü” diye de isimlendirilmiştir.[11]

Şu hakîkati hatırlamak bile, onların fazîletini ifâdeye kâfîdir:

Bütün mü’minler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e salât ü selâm getirirken, O’nun Ehl-i Beyt’ine ve nesline de duâ ederler. Hattâ namazda tahiyyâttan sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm getirilmediği takdirde, namaz kâmil mânâsıyla edâ edilmiş sayılmaz.

Câfer bin Muhammed -rahmetullâhi aleyh- çok cömert bir Allah dostu idi. Fakir-fukarâyı doyurur, muhtaçlara infâk etmeyi çok severdi. Hattâ fakir düşmekten korkmaksızın o kadar infaklarda bulunurdu ki, neredeyse kendi âilesine bir şey bırakmazdı.[12]

Gizlice infâk etme ve dertlere devâ olma hususunda, muhterem dedesi Zeynelâbidîn Hazretleri’ne benzerdi. Nitekim Zeynelâbidîn Hazretleri, karanlık basınca, ekmek, et, para gibi malzemelerle doldurduğu torbasını omzuna alıp dışarı çıkar ve kimsenin haberi olmadan fukarânın kapılarının önüne ihtiyaç duydukları şeyleri bırakırdı. Bu durum ancak vefâtından sonra, fukarânın sahipsiz kalması neticesinde anlaşılabilmişti.[13]

Nitekim Zeynelâbidîn Hazretleri’nin mübârek naaşı yıkanırken de, sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görüldü. Sebebi araştırıldığında bunların, fukarâya erzak çuvalı taşımaktan dolayı oluştuğu anlaşıldı.[14]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, son derece mahviyet sahibiydi. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, bir gün onun üzerinde kıymetli bir elbise görmüştü. Bunu Peygamber Efendimiz’in nesline yakıştıramadığını söyleyince, Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- altındaki kıldan dokunmuş sert yün elbiseyi gösterdi. İçinde yaşadıkları devirde maddî imkânlar bollaştığı için herkesin giydiği güzel elbiselerden giymenin daha münâsip düşeceğini ifâde ettikten sonra:

“–Alttakini Allah için giydik, üsttekini de sizin için giydik. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı da izhâr ettik!” buyurdu.[15]

Hakîkaten, öyle bir toplum vasatında eski elbise giymek, kişiyi zâhidlik taslamaya ve ucba sürükleyebilirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri bu davranışıyla, riyâ, ucub, kibir ve tevâzuun fahrı gibi gizli tehlikelerden korunmuş ve mahviyete riâyet etmiş olmaktadır.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, fütüvvet ehli bir zât idi. Bir gün Şakîk-ı Belhî -rahmetullâhi aleyh- ona fütüvvetin ne olduğunu sormuştu. O da:

“–Siz bu hususta ne diyorsunuz?” buyurdu.

Şakîk -rahmetullâhi aleyh-:

“–Verilirse şükrederiz, verilmezse sabrederiz.” dedi.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-:

“–Onu bizim Medîne’nin köpekleri de yapıyor. Bize göre fütüvvet, verilirse başkasını kendimize tercih etmek (îsâr), verilmezse şükretmektir.” buyurdu.[16]

Câfer-i Sâdık Hazretleri, duâsı makbûl bir Hak dostu idi. Ne zaman Allah Teâlâ’dan bir şey istese, daha duâsı bitmeden o şey önünde hazır olurdu.[17] Onun buna benzer daha pek çok kerâmetleri zikredilir.[18]

Bu yüksek fazîletleri sebebiyle, Câfer-i Sâdık Hazretleri daha hayattayken kendisi hakkında bâzı yanlış inanışlar, aşırı yüceltmeler ve yalanlar uydurulmaya başlanmıştır. O ise bunlardan çok rahatsız olmuş, onları hep reddetmiş ve yalanlamıştır.[19]

Nitekim Abdülcebbâr bin Abbâs Hemedânî, beraberinde bulunanlarla birlikte Medîne-i Münevvere’den yola çıkmak istediklerinde, Câfer-i Sâdık Hazretleri onların yanına gelmiş ve şöyle demiştir:

“–İnşâallah siz şehrinizin sâlihlerindensiniz. Benden şehrinizin ahâlisine haber verin ki; kim benim kendisine itaat edilmesi mecbûrî, mâsum (günahsız) bir imam olduğumu iddiâ ederse, ben ondan uzağım! Yine kim benim Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’i sevmeyip onlardan yüz çevirdiğimi iddiâ ederse, ben ondan uzağım!”[20]

Bu ve benzeri rivâyetler, birbirini desteklemekte ve hepsi de Ehl-i Beyt’in ve Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’e olan muhabbetlerini açıkça göstermektedir. Ehl-i Beyt’e nisbet edilen buna muhâlif sözler ise, büyük bir iftirâdan ibârettir.

Nitekim Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, Râfızîler’e kızar, onların, büyük dedesi Hazret-i Ebû Bekir’e gizli ve açıktan dil uzattıklarını işittikçe onlara buğzederdi.[21]

TEVÂZUU

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, mütevâzı bir zât idi. Kimseyi hor görmez, her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Nitekim bir gün hizmetçilerini yanına çağırıp onlara:

“–Gelin sizinle kıyâmet günü için bir anlaşma yapalım: O gün hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefâatçi olmak üzere birbirimize söz verelim!” demişti. Onlar:

“–Ey Allah Rasûlü’nün torunu! Sizin ceddiniz bütün âlemlerin şefâatçisi iken, bizim şefâatimize sizin gibi bir zâtın ne ihtiyacı olur?!” dediler.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, şu tevâzû yüklü cevâbı verdi:

“–Ben kıyâmet gününde, şu hâlim ve bu amellerimle mübârek ceddimin yüzüne bakmaktan hayâ ederim!”[22]

Âlim, zâhid bütün insanlar, Câfer-i Sâdık Hazretleri’nden feyz almak isterlerdi. Nitekim Dâvud-i Tâî -rahmetullâhi aleyh- bir gün yanına gelerek, kalbinin karardığından bahsedip nasihat talebinde bulundu.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-:

“–Sen asrımızın en zâhidisin, benim nasihatime ne ihtiyacın olacak?” dedi.

Dâvud-i Tâî -rahmetullâhi aleyh-:

“–Ey Allah Rasûlü’nün evlâdı! Senin insanlara üstünlüğün var. Onun için senin herkese vaaz etmen lâzım!” dedi.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- yine yüksek tevâzuunu ve Allah korkusunu ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Ey Dâvud! Ben kıyâmet gününde mübârek ceddimin benim yakama yapışıp; «Bana tâbî olmanın hakkını neden vermedin? Bu iş haseple-neseple olmaz, Hakk’a lâyık muâmeleyle olur!» diye çıkışmasından korkuyorum!”

Bunun üzerine Dâvud-i Tâî Hazretleri:

“Yâ İlâhî! Nebîler neslinden olup, ceddi Rasûl, annesi Betûl olan birisi böyle korku içinde yaşarsa, Dâvud kim oluyor da ameli ve muâmelesiyle kendini beğeniyor!” diye ağlamaya başladı.[23]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- insanları tevâzû sahibi olmaya teşvik eder, bencil davranıp büyüklenenleri de îkâz ederdi. Nitekim bir gün bir kabîleye rastlamıştı:

“–Sizin efendiniz kim?” diye sordu. İçlerinden biri:

“–Ben!” dedi.

Hazret bu cevaptan hoşlanmadı ve onu îkâz ederek:

“–Eğer sen bunların efendisi olsaydın; «Ben» demezdin! (Onların hizmetkârı olduğunu söylerdin.)” buyurdu.[24]

Çünkü enâniyet/benlik, gerçek efendiliğe mânîdir.

Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir zaman riyâsete, yani insanlara baş olmaya da heves etmemiş, dâimâ uzleti ve sükûtu tercih etmiştir. Zira mârifetullah deryâsına dalan kişi, sâhillere tamah etmez. Cenâb-ı Hak ile ünsiyet kuran kişi, insanların medh ü senâsına değer vermez…

TAKVÂSI

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:

“Takvâdan daha hayırlı bir azık yoktur, sükûttan daha güzel bir şey yoktur, cehâletten daha zararlı bir düşman yoktur, yalandan daha kötü ve şiddetli bir hastalık yoktur.”[25]

Ramazan ayının sonunda da şöyle duâ ederdi:

“Ey Ramazan’ın Rabbi olan ve Kur’ân’ı indiren Allâh’ım! İşte bu, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayıdır ve artık bitmek üzeredir. Yâ Rabbi, bütün günahlarım affedilmeden fecrin doğmasından veya Ramazan’ın çıkıp gitmesinden, Kerîm olan Zât’ına sığınırım!”[26]

İmâm Mâlik -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- ile birlikte hacca gittim. Telbiye getirmek istediği zaman yüzünün rengi değişti ve tir tir titremeye başladı. Ona:

«–Neyin var ey Rasûlullâh’ın evlâdı?» diye sordum.

«–Telbiye getirmek isteyince bu hâle geldim.» buyurdu.

«–Peki, seni durduran nedir?» diye sordum.

«–“Buyur kulum!” cevâbından başka bir söz işitmekten korkuyorum!» karşılığını verdi.”[27]

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin yaptığı duâ ve niyazlara bakılınca, onun kalbindeki Allah korkusunun ve takvâ duygusunun ne kadar yüksek olduğu hemen anlaşılmaktadır. Nitekim bir defasında şöyle niyâz etmiştir:

“Allâh’ım! Beni Sana itaat etmek sûretiyle azîz eyle! Sana isyân etmek sûretiyle rezîl eyleme!

Allâh’ım! Bana fazlından bolca lûtfettiğin nîmetlerle, rızkını daralttığın kimselere ihsanlarda bulunabilmeyi nasîb eyle!”

Bu duâyı işiten sâlih zâtlar:

“–Bu, eşrâfın (mâneviyat büyüklerinin) duâsıdır.” demişlerdir.[28]

MADDÎ VE MÂNEVÎ İLİMLERDE ZİRVE OLUŞU

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin muhterem babası ve dedeleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in getirdiği ilmi almak için, ashâb-ı kirâmın peşinde koşmuş, onlardan Efendimiz’in emsalsiz örnek şahsiyetini, mübârek hayatını ve Sünnet-i Seniyye’lerini sorup öğrenmişlerdi. Bunu mûteber hadis kitaplarındaki rivâyetlerinden de anlamaktayız.

İşte Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- ilme böylesine gönül veren ve onun tahsili yolunda hiçbir gayret ve fedâkârlığı esirgemeyen, mübârek bir âilede yetişti. Nebevî ilmin merkezi olan Medîne-i Münevvere’de kendini ilme adadı. Âilesinden aldığı ilimle yetinmeyip, yetişebildiği ashâb-ı kirâmdan ve tâbiînin büyük âlimlerinden de her türlü ilmi tahsil etti.

Daha sonra da aldığı bu maddî ve mânevî ilimlerle çok büyük âlimler yetiştirdi. İmâm Mâlik, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, İbn-i Cüreyc, Yahya bin Saîd, Yahya el-Kattân gibi pek çok büyük âlim, ondan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[29]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- mübârek ömrünü, sohbetleri ve mektuplarıyla insanların îtikadlarını tashîh, şerîati beyan, hak ve hakîkati îlân ile geçirdi.[30]

O, siyâsetten uzak durur, daha çok ilimle meşgul olurdu. Dünyevî menfaatler için sultanların kapısına gitmeyen âlim ve fakihleri “peygamberlerin emîni” (yani peygamberlerin îtimâd ettiği, onlara vekâleten insanlığı irşad hizmetinde bulunan peygamber vârisleri) olarak isimlendirirdi.[31]

O, bütün ilimlerde, ince mânâları ve derin hakîkatleri idrâk etmekte zirve seviyedeydi. Bütün şeyhlerin önderiydi. Herkes ona îtimâd ederdi. Mutlak bir rehberdi. Müslümanların imâmı, muhabbetullah ve mârifetullah ehlinin kılavuzu, âbidlerin ve zâhidlerin en mükerremiydi. Kur’ân-ı Kerîm ve onun tefsîrinin esrâr ve nüktelerine vukūfiyet bakımından da emsalsizdi.[32]

Hem büyük bir muhaddis, hem müctehid derecesine ulaşmış bir fakih idi. İlham gücü yüksek, doğru sözlü, rivâyetlerine ve fikirlerine güvenilir bir imâm ve allâme idi.[33]

Zamanındaki bütün âlimler ve halk, onun ilmine ve fazîletine hayran olmuşlardı.[34]

Ondan gelen bâzı rivâyetler şöyledir:

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, babasından ve dedelerinden şu hâdiseyi nakletmiştir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir gün mübârek torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in ellerinden tutup şöyle buyurmuşlardır:

«Kim beni, bu ikisini, bunların baba ve analarını severse, kıyâmet günü benimle beraber olur.»” (Tirmizî, Menâkıb, 20/3733)

Yine Câfer-i Sâdık Hazretleri’nden gelen bir rivâyette Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle duâ etmişlerdir:

“Allâh’ım! Ümmetime sabahın erken vakitlerini ve bu zamanda yaptıkları işleri bereketli eyle!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 41/2238)

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, Hazret-i Ali’ye ulaşan bir silsile ile şu hadîs-i şerîfi nakleder:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i gördüm; ashâbının arasında minbere çıkarak şu hitâbede bulundu:

«Ey insanlar! Sanki ölüm bizden başkasına yazıldı! Sanki hak, bizden başkasına vâcip kılındı! Sanki uğurladığımız ölüler kısa bir müddet sonra bize geri dönecekler! Mîraslarını da sanki onlardan sonra ebedî kalacakmışız gibi yiyoruz. Bütün nasihatleri unuttuk. Bütün musîbetlerden emîn olmaya (kendimizi belâ ve musîbetlere karşı emniyet içinde görmeye) başladık.

Kendi ayıplarıyla meşgul olarak, diğer insanların ayıplarıyla uğraşmayan kişiye ne mutlu! Kazancı helâl, iç âlemi temiz, dış görünüşü güzel ve yolu müstakîm (yaşayışı düzgün) olan kişiye ne mutlu! Kusursuz bir şekilde Allah için tevâzû gösteren, mâsıyete düşmeden malından infâk eden, fıkıh ve hikmet ehliyle oturup kalkan, zayıf ve yoksullara yardım eden kişiye ne mutlu! Malının fazlasını infâk edip sözünün fazlasını imsâk edene/tutana ve Sünnet-i Seniyye’yi bütünüyle kuşanıp bir daha bid’atlere dönmeyene ne mutlu!»

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları söyledikten sonra minberden indi.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 202-203)

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin, muhterem babasından ve mübârek ecdâdından rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri gören muhaddisler:

“–Bu isnâd, bir mecnûnun üzerine okunup üflense, o derhâl iyileşir, aklı başına gelir!” demişlerdir. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9/65; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192)

Bu da, İslâm âlimlerinin Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in pâk ve azîz nesline ne kadar hürmet ettiklerini göstermektedir. Diğer taraftan da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in neslinin ne yüce bir fazîlete sahip olduğuna işaret etmektedir ki, onların mübârek isimlerinin yâd edilmesi bile bir şifâ vesîlesidir.

KURAN-I KERİM’E VUKŪFİYETİ

Kur’ân-ı Kerîm asıl kalp ile okunur. Kimin kalbi Cenâb-ı Hakk’a ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e daha çok bağlı ise, o, Kur’ân’ın esrârına daha fazla vâkıf olur. Câfer-i Sâdık Hazretleri de böyle bir kalbî kıvâma sahip olduğu için, âyet-i kerîmelerdeki inceliklere âşinâlığı herkesten fazla idi.

O, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerîmede medhettiği kimselerdendi:

“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize mîras kıldık. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gitmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)

O, hem Allâh’ın seçtiği kullarından, hem de hayırda ileri gitmek için yarışan Hak dostlarından idi.[35]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- bir gün:

“–Üzücü ve tehlikeli bir işle karşılaşan kişi, beş defa ihlâsla «Rabbenâ!» derse, Allah onu korktuğundan emin kılar ve arzusuna nâil eyler.” buyurmuştu.

Kendisine:

“–Bu nasıl olur?” diye sorulunca:

“–İsterseniz Âl-i İmrân Sûresi’nin 191-194. âyet-i kerîmelerini okuyunuz!” cevâbını verdi.[36]

Onun şu sözleri de, Kur’ân-ı Kerîm’e olan derin vukūfiyetini ifâdeye kâfîdir:

“Tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz. Nitekim Allah Teâlâ; «Tevbe edenler, ibadet edenler...» (et-Tevbe, 112) âyetinde tevbeyi ibadetten önce zikreder.”[37]

“Kendisinde hoşlanacağı bir şey gördüğünde «مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ» demeyen kişiye şaşarım. Zira Cenâb-ı Hak; «Bağına girdiğinde “Allâh’ın dilediği olur, kuvvet yalnızca Allâh’a âittir.” deseydin ya!..» (el-Kehf, 39) buyuruyor.”[38]

“Bir gam ve kedere müptelâ olup da;

«...(Yâ Rabbi!) Sen’den başka ilâh yoktur, Sen’i tenzîh ederim. Şüphe yok ki ben zâlimlerden oldum!» (el-Enbiyâ, 87) demeyen kişiye şaşarım!”[39]

“Bir topluluktan korkup da; «حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ» demeyen kişiye şaşarım! Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların îmanlarını bir kat daha artırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler.» (Âl-i İmrân, 173)”[40]

İMÂM-I ÂZAM’I İRŞÂD ETMESİ

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’nin Muhammed Bâkır -rahmetullâhi aleyh- ile münâsebeti olduğu gibi, onun oğlu Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- ile de ilmî temasları vardı. Her ne kadar ikisi aynı yaşta ise de, âlimler, Câfer-i Sâdık Hazretleri’ni İmâm Ebû Hanîfe’nin üstadlarından saymışlardır.

Ebû Hanîfe -rahmetullâhi aleyh- ondan bahsederken:

“Vallâhi Câfer-i Sâdık’tan daha fakih bir kimse görmedim.” demiştir.

Yine bir defasında İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne:

“–Gördüğün en fakih kişi kimdir?” diye sorulduğunda şu hâdiseyi nakletmiştir:

“–Câfer bin Muhammed’den daha fakih birini görmedim. Halîfe Mansûr onu Hîre’ye dâvet ettiğinde bana:

«–Ey Ebû Hanîfe! İnsanlar Câfer bin Muhammed’e meftun oldular. Ona sormak üzere en zor meselelerini hazırla!» diye haber gönderdi.

Ben de onun için kırk mesele hazırladım. Sonra Halîfe Ebû Câfer Mansûr bana haber gönderdi; ben de Hîre’ye gidip huzûruna girdim. Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- halîfenin sağ tarafında oturuyordu. İkisini görünce Halîfe Mansûr’un heybetinden ziyâde Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin heybeti beni kapladı. Selâm verdim, halîfe bana izin verdi ve oturdum. Halîfe, Câfer-i Sâdık’a dönerek:

«–Ey Ebû Abdullah, bunu tanıyor musun?» diye sordu. O da:

«–Evet, o Ebû Hanîfe’dir.» dedi.

Sonra halîfe bana dönerek:

«–Ey Ebû Hanîfe! Meselelerini söyle de Ebû Abdullâh’a soralım.» dedi.

Ben de hazırladığım meseleleri arz etmeye başladım. Ben soruyordum, Câfer-i Sâdık Hazretleri cevaplıyordu:

«–Bu meselede siz şöyle dersiniz, Medîne ehli böyle der, biz ise şöyle deriz.» diyor, bâzen bizim görüşümüze, bâzen Medîne ehlinin görüşüne tâbî oluyor, bâzen her iki görüşe de muhâlefet ediyordu. Kırk meseleyi de böyle bütün tafsîlâtıyla cevaplandırdı, bir tânesini bile cevapsız bırakmadı.

Biz; «İnsanların en âlimi, ihtilâfları en iyi bilen kimsedir.» demiyor muyuz? (İşte Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- ilmî meseleleri ihtilâflarıyla birlikte en iyi şekilde bilen bir allâmedir.)”[41]

Ebû Hanîfe Hazretleri, Medîne-i Münevvere’ye gidip iki sene Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiştir. Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- Irak’ı teşrîf ettiğinde de görüşüp sohbet etmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe’den nakledilen şu söz, bu görüşmelere işaret etmektedir:

“–Eğer o iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu!”[42]

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, muhtelif görüşmelerinde İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne dînî hükümlerdeki ince hikmetler ve aklın yanılabileceği hassas noktalarla alâkalı mühim esaslar öğretmiştir.[43]

Bu sebeple Ebû Hanîfe -rahmetullâhi aleyh-, Câfer-i Sâdık Hazretleri’nden çok nakillerde bulunur. İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Muhammed’in Âsâr isimli kitaplarına bakıldığında, pek çok yerde bu rivâyetlere rastlanır.[44]

VEFÂTI

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, mübârek ömrünü, ilim yurdu olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nurlu Medîne’sinde geçirdi. Hicrî 148, mîlâdî 765 senesinde orada vefât etti.

Vefâtından önce tek bir vasiyeti vardı: Namaz!.. Tıpkı Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi, son nefesinde ısrarla, namaza dikkat etmeye dâir vasiyette bulundu. Ona devam etmeyi ve onu lâyıkıyla kılmayı, yani tâdil-i erkâna riâyet ederek huşû ile edâ etmeyi şiddetle tavsiye ettikten sonra Rabbinin rahmetine kavuştu.[45]

Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na, babası Muhammed Bâkır -rahmetullâhi aleyh-, dedesi Zeynelâbidîn -rahmetullâhi aleyh- ve dedesinin amcası Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın kabirleri yanına defnedildi.[46]

HİKMETLİ NASİHATLERİNDEN BAZILARI

“Eğer bir günah işlersen, hemen istiğfâr et!.. Sakın günahta ısrar etme!”[47]

“Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.”

“Allah Teâlâ dünyaya şöyle vahyetti:

«Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet et! Sana hizmet edeni ise (kendi işlerinde çalıştırıp) yor ve yıprat!»”[48]

Bir gün Halîfe Mansûr’un yüzüne bir sinek kondu. Mansûr, her ne kadar sineği kovdu ise de bir türlü onu uzaklaştırmaya muvaffak olamadı. O sırada Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- geldi. Halîfe Mansûr ona:

“–Ey İmâm! Allah Teâlâ sineği niçin yarattı?” diye sordu.

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-:

“–Onunla zâlimleri zelil kılmak için!” buyurdu.[49]

Câfer-i Sâdık Hazretleri’ne:

“–Allah Teâlâ fâizi niçin haram kıldı?” diye sorulunca şu cevâbı verdi:

“–İnsanlar birbirlerini ihsanlarından mahrum bırakmasın ve birbirlerinden yardımı esirgemesinler diye!”[50]

Süfyân-ı Sevrî Hazretleriʼnin şöyle dediği nakledilmiştir:

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin yanına vardım. Ona:

«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana tavsiyede bulun.» dedim. Şöyle buyurdu:

«–Ey Süfyân!

- Yalancının mürüvveti olmaz.

- Hasetçi kimse rahat yüzü göremez.

- Cimrinin dostluğu olmaz.

- Duygusuz kimsenin kardeşliği yoktur.

- Kötü ahlâklı kimsede efendilik olmaz.»

Ona:

«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun.» dedim. Şöyle buyurdu:

«–Ey Süfyân!

- Haramdan geri dur, âbid olursun.

- Allâh’ın sana nasîb ettiği kısmete râzı ol, (Allâh’a gönülden teslim olan) bir müslüman olursun.

- İnsanların seninle nasıl arkadaş olmalarını istiyorsan, sen de onlarla öyle samimî arkadaş ol, o zaman (gerçek) bir mü’min olursun.

- Günahkâr ile düşüp kalkma; yoksa sana kendi çirkin hâllerini öğretir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;

“Kişi dostunun dîni üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin!”[51] buyrulmuştur.

- İşini Allah’tan korkan takvâ sahibi sâlih kişilerle istişâre et!»

Câfer-i Sâdık Hazretleri’ne tekrar:

«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun.» dedim. Şöyle buyurdu:

«–Babam beni üç şeyle terbiye etti. Bana dedi ki:

- Oğlum! Kötü arkadaşla beraber olan, selâmette olmaz.

- Kötü yerlere girip çıkan, töhmet altında kalır.

- Diline sahip olmayan, pişman olur!»”[52]

OĞLUNA VASİYETİ

Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-, oğlu Mûsâ Kâzım Hazretleri’ne şu hikmetli tavsiyelerde bulunmuştur:

“Yavrucuğum, vasiyetimi iyi dinle, söylediklerime dikkat et! Eğer söylediklerime dikkat edecek olursan, mes’ut ve huzurlu yaşar, hamd ederek ölürsün.

Oğlum! Allah Teâlâ’nın taksîmine rızâ gösteren, zengin olur; başkasının elindekine göz diken ise muhteris olur ve gönül fakiri olarak ölür…

Kendi günahını küçük gören kişi, başkasının küçük günahını büyük görür. Başkasının günahını küçük gören, kendi günahını büyük görür.

Evlâdım! Başkasının kusurunu arayıp ayıbını ortaya döken kişinin, kendi evindeki kusurları ortaya dökülür.

İsyan kılıcını kınından çıkaran kişi, o kılıçla kendini keser. Kardeşine kuyu kazan, kazdığı kuyuya kendisi düşer.

Sefih insanlarla düşüp kalkan kişi, hor görülür. Âlimlerle düşüp kalkan, hürmet görür...

Yavrucuğum! İnsanların îtibârını zedelemekten sakın, yoksa senin îtibârın da zedelenir. Seni ilgilendirmeyen hususlara girmekten uzak dur, yoksa bu sebeple zelil olursun!

Yavrucuğum! Lehine de olsa aleyhine de olsa, hakkı/doğruyu söyle! Böyle yaparsan toplum arasında şânın yücelir.

Yavrucuğum! Allâh’ın Kitâbı’nı oku, selâmı yay, iyiliği emredip kötülüğü nehyet, sana gelmeyene git, seninle konuşmayanla önce sen konuş ve isteyene ver!

Koğuculuktan sakın! Çünkü söz taşımak, insanların kalbine düşmanlık tohumları eker. İnsanların ayıplarıyla uğraşmaktan sakın! Çünkü insanların ayıplarıyla uğraşan, onların hedefi olur…

Yavrucuğum! Ziyaret edeceksen hayırlı kimseleri ziyaret et! Fâcirleri ziyaret etme! Çünkü onlar, içinden su fışkırmayan katı bir kaya, yaprakları olmayan kuru bir ağaç ve çimeni çıkmayan çorak bir arazi gibidirler.”

Mûsâ Kâzım -rahmetullâhi aleyh-, muhterem babası Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bu vasiyetine, ömrü boyunca büyük bir titizlikle riâyet etmiştir.[53]

Dipnotlar:

[1] Câbir -radıyallâhu anh-, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- gibi sahâbîlerden, dedesi Kâsım bin Muhammed Hazretleri’nden ve diğer Ehl-i Beyt’ten rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bir kısmı için bkz. Müslim, Hac, 147-148; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56/1905; Tirmizî, Hac 38/862, Menâkıb 20/3733; İbn-i Mâce, Mukaddime 9/65, Ticârât 41/2238; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 115/7142; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192, 202-203, 206; Zehebî, Siyer, VI, 255.

[2] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 26.

[3] Kādî Iyâz, Tertîbü’l-Medârik, II, 52; İbn-i Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 104-105; Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 76-77.

[4] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194-195; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 89.

[5] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.

[6] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, II, 185, [el-Bakara, 183].

[7] Menbicî, Tesliyetü Ehli’l-Mesâib, s. 192-193.

[8] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 54; Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.

[9] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 80.

[10] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 257.

[11] Zehebî, Siyer, VI, 255.

[12] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 89.

[13] Ebû Nuaym, Hilye, III, 136.

[14] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122.

[15] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 261-262.

[16] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.

[17] Hânî, el-Hadâik, s. 129.

[18] Hânî, el-Hadâik, s. 128-129.

[19] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 37, 58.

[20] Zehebî, Siyer, VI, 259, Târîh, IX, 90; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 82.

[21] Zehebî, Siyer, VI, 255.

[22] Attâr, Tezkire, s. 53.

[23] Attâr, Tezkire, s. 53.

[24] Hânî, el-Hadâik, s. 132.

[25] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196.

[26] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 103.

[27] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 142.

[28] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 91.

[29] Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.

[30] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 63.

[31] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 92.

[32] Bkz. Attâr, Tezkire, s. 51.

[33] Bkz. Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.

[34] Zehebî, Târîh, IX, 89-90.

[35] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 63-64.

[36] Kurtubî, IV, 318.

[37] Attâr, Tezkire, s. 56.

[38] Hânî, el-Hadâik, s. 134.

[39] Hânî, el-Hadâik, s. 135.

[40] Hânî, el-Hadâik, s. 134.

[41] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 89-90; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 79-80; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, s. 90.

[42] Âlûsî, Sabbü’l-Azâb alâ Men Sebbe’l-Ashâb, s. 157; Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 37-39, 254.

[43] Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Hânî, el-Hadâik, s. 130.

[44] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 38, 253-254.

[45] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 63-64.

[46] Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 48.

[47] Hânî, el-Hadâik, s. 130.

[48] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194.

[49] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 392.

[50] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.

[51] Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833.

[52] İbn-i Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir, I, 28; Hânî, el-Hadâik, s. 130-131.

[53] Ebû Nuaym, Hilye, III, 195-196; İsmâil bin Muhammed, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn, s. 723-724.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Cafer-i Sadık (rahmetullahi aleyh), Erkam Yayınları

CAFER-İ SÂDIK (R.A.) KİMDİR?

CAFER-İ SÂDIK (R.A.) KİMDİR?

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle