Bir Müslüman Kendisi İctihad Yapabilir mi, Kur'ân ve Sünnet Varken Neden Mezhep İmamına Uyuyoruz?

Mezhep ne demektir? Lügatte taklif ifadesi ne anlama gelir? Mezhebe bağlı olmanın gerekli olup olmadığı konusunu nasıl anlamalıyız? Mezhebe bağlılık ile mezhepsizlik iddiası arasındaki ayrım nedir? Kitap ve sünnet varken mezhebe gerek var mıdır? Bir Müslüman kendisi ictihad yapabilir mi, Kur'ân ve sünnet varken neden mezhep imamına uyuyoruz?

Hazırlayan: Dr. Mehmet Büyükmutu

Kur’ân’da insanlar farklı gruplar altında ele alınmakta; amel defteri sağdan yahut soldan verilecekler, bilenlerle bilmeyenler, cennetlikler ve cehennemlikler şeklindeki tasniflerin yanı sıra, soranlar ve cevap verenler biçiminde de bir ayırıma tabi tutulmaktadır. “Bilmiyorsanız, o konuyu ehl-i zikir olan (bilir kişilere) sorunuz.” (Nahl, 16/128) ayeti, insanların şer'î bilgiye erişim ve Şârî’nin muradına uygun amel etme bakımından ilmî yeterliliklerine göre farklı kategorilerde değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda müctehid ile mukallit/avâm, müftî ile müsteftî (fetvâ soran) arasındaki ayrım, yalnızca pratik bir iş bölümü değil, aynı zamanda bilgiye ulaşma yolları açısından da bize belirleyici bir çerçeve sunmaktadır. Böylece herkesin aynı düzeyde bilgi üretme kapasitesine sahip olmadığı; buna karşılık hiçbir kimsenin de bütünüyle şer'î bilgiden muaf tutulamayacağı vurgulanmakta, bu çerçevede taklidin şer'î bir gereklilik ve meşruiyet zemini bulunduğu ifade edilmektedir.

Bu noktada mes'elenin daha iyi anlaşılması için mezhep, taklit gibi konuyla ilgili bazı kavramların izah edilmesi gerekmektedir.

a. Mezhep ve Taklit Kavramları

Mezhep kelimesi lügatte gidilen yol, takip edilen yönelim yahut benimsenen görüş anlamlarına gelmektedir.  (İbn Manzûr, 1414, 1/394; ez-Zemahşerî, 1998, 1/321)

Istılâhî olarak mezhep müctehidin delillere dayanarak ulaştığı kendine özgü fer'î ve şer'î hükümler bütünü; bu çerçevede ortaya konulan fetvâlar ile kurucu müctehidin ictihadlarını içeren hukukî bir yapı ve kurum olarak tanımlanmaktadır. (İbnü’l-Hümâm, 1351, 550; Muhammed Riyâd, 1996, 82; Apaydın, 2017, 330)

Taklit kelimesi ise lügatte bir kolyenin yahut gerdanlığın birinin boynuna takılması anlamına gelmekte; mecâzî olarak bir sorumluluğun başkasına yüklenmesi yahut sorumluluğun devredilmesi anlamında kullanılmaktadır. (ez-Zebîdî, 2004, 9/69; el-Feyyûmî, 2003, 512) Fıkıh literatüründe ise delilini yahut hükmün isabet derecesini bilmeksizin müctehidin görüşüyle amel etmek veya bağlayıcı bir durum (mecburiyet) olmaksızın müctehidin görüşünü kabul etmek şeklinde ifade edilmektedir. (el-Âmidî, 2005, 2/445; el-Cüveynî, 1997, 2/1357; Negerî, 2000, 1/131)

Mevcut tanımlardan hareketle mezhep, müctehidlerin ortaya koyduğu fıkhî ameliyenin ve ilmî mesainin zaman içerisinde sistematikleşerek kurumsal bir hüviyet kazanmasını ifade etmektedir. Taklit ise şer'î hükümlere ulaşma ihtiyacı bulunduğu hâlde bunları doğrudan istinbat etme ehliyet ve istidâatından yoksun olan kimselerin, söz konusu bilgiyi ehil müctehidler veya mezhepler aracılığıyla edinmesini ifade etmektedir.

Literatürde ve gündelik hayatta ictihad eden kimseler müctehid, müftî, fakih veya mezhep imamı olarak; ictihadların “delilini bilmeksizin ve bilmesine de gerek kalmaksızın bir müctehidin görüşüyle amel eden kimselere” ise mukallit, müsteftî veya avâm olarak isimlendirilmektedir.

b. Mezhebe Bağlı Olmanın Gerekli Olup Olmadığı Konusu

Usûl âlimleri, ictihad ehliyeti bulunmayan kimselerin doğrudan şer'î hükümlere ulaşamayacaklarını, bu nedenle taklit etmelerinin vacip olduğunu ifade etmektedir. (İbnü’l-Hümâm, 1351, 549; en-Nevevî, 1998, 75) Buna karşılık ictihad yapabilen bir müctehidin kendi ictihadıyla amel etmesi gerektiği, başka bir müctehidin görüşünü taklit etmesinin caiz olmadığı belirtilmektedir. (es-Serahsî, 1993, 1/296-297; İbn Teymiyye, ts., 468; el-Gazzâlî, 2011, 2/457-460)

Bir Müslümanın Kur'ân’ı öğrenip onunla amel etmek sorumluluğu ya da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine göre hareket mesuliyeti mutlak olarak Kur'ân okuyan ve hadis öğrenen herkese “kendi ictihadını yapma” yetkisini vermemektedir. Bu şekilde bir yetkilendirme ictihadın sadece Kur'ân ve sünnet bilgisinden ibaret olduğu var sayımından kaynaklanmaktadır. Halbuki ictihad, salt Kur'ân ve hadis bilgisiyle yapılan bir ameliye değil, gerekli ilmî şartların sağlanmasıyla mümkün olan çok yönlü bir gayretin ürünüdür. Nitekim birçok usûl âlimi ictihad yapabilmek için Kur’ân, Sünnet, icmâ, kıyas, sahâbe kavilleri ve kelamın vecihleri gibi konuların ve hüküm kaynaklarının; bunlardan hüküm çıkarma yöntemlerinin bilinmesi gerektiğini, ayrıca adalet ve güvenilirlik gibi vasıfları ve şartları da taşıması gerektiğini ayrıntılı biçimde zikretmektedir. (eş-Şîrâzî, 2013, 298; el-Gazzâlî, 2011, 1/342)

c. İctihadın Mahiyeti ve Uzmanlık Mes'elesine Dair Somut Örnekler

Mezhebe bağlı kalmanın “Kur’an ve Sünnet bize yetmez mi?” şeklinde bir itirazla değerlendirildiğine çoğu zaman şahitlik ediyoruz. Halbuki kitap-sünnet ile mezhep birbirinn alternatifi gibi düşünüldüğünden mezhep bağlılığı ile kitap-sünnet mukayesesi hem ilmî açıdan hem de uygulama açısından yanlıştır. Oysa asıl mesele, -hâşâ- Kur’an ve Sünnet’in yetersizliği değil; bu iki aslî kaynağın herkes tarafından aynı ilmî derinlik, usûl bilgisi ve istidlâl kudretiyle anlaşılıp anlaşılamayacağıdır. Zira bir metnin ilahî oluşu, onu herkes için aynı açıklıkta ve aynı isabetle yorumlanabilir hâle getirmez. Bu bakımdan sorun, kaynağın değerinden ziyade kaynaktan hüküm çıkarma ehliyeti ile ilgilidir. Dolayısıyla bir mezhebe veya müctehide müracaat etmek, Kur’an ve Sünnet’i terk etmek yahut onların önüne başka otoriteler koymak anlamına gelmez. Bilakis bu, söz konusu nasları anlama hususunda oluşmuş ilmî birikimi, disipliner yaklaşımı ve uzmanlığı ciddiye almak demektir. Nitekim insanlar tıp, hukuk veya mühendislik gibi alanlarda yalnızca metne bakmakla yetinmeyip o alanın uzmanına başvurmayı tabiî karşılarken, dinî hükümlerin anlaşılmasında aynı ihtiyacı garip görmeleri tutarlı değildir. Dolayısıyla “kaynak belli, ben de doğrudan bakarım” iddiası, ancak ictihadın mahiyetini ve bu faaliyetin gerektirdiği ilmî donanımı yeterince hesaba katmayan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Somut ve anlaşılır şekilde örneklendirmek gerekirse, anayasa metnini okumak bir insanı anayasa profesörü yapmadığı gibi, bitkilerden ilaç elde edildiğini bilmek de insanı eczacı yahut kimyager yapmaz. Hakeza herkesin erişimine açık bir hukuk metnini okuyan kimse ne kendini hukukçu olarak tanımlayabilir ne de okuduğu hukuk metninden hareketle kendi davasını çözme yetkisini elde edebilir. Yine tıpla alakalı bir metni okuyan herhangi bir kişinin, kendi hastalığına teşhisi koyamadığı gibi kendini doktor olarak değerlendirmesi de mümkün değildir. Telefon ve bilgisayar gibi teknolojik ürünleri kullanan bir kimse de ne kendini yazılımcı olarak görebilir ne de ortaya çıkan yazılımla alakalı problemi çözmeye teşebbüs edebilir. Tüm bunlarda olduğu gibi birkaç roman okuyan kimsenin kendini edebiyatçı, felsefe metni okumakla filozof, tasavvuf metni okuyarak kendini mürşid veya derviş göremeyeceği de açıktır. Benzer şekilde meal okuyan bir kimsenin kendini müfessir, hadis okuyan bir kişinin kendini muhaddis, fıkıh okuyan kimsenin de kendini müctehid veya müftî olarak görememesi gayet tabiidir.

Sonuç ve Değerlendirme

Örneklerde de görüldüğü üzere çoğu zaman bu tenakuzlarla tesadüf edilmekte, Kur’an veya hadis okumanın tek başına ictihad yapmada yeterli olduğu kanaati, hatta kabulüyle karşılaşılabilmektedir. Halbuki kitap ve sünnet ictihad için gereklidir; ancak tek başına yeterli değildir. Nitekim ictihad tek başına ayet ve hadisle yapılan bir ameliye olmadığı gibi, şer'î bilgi de sadece ayet ve hadislerde zikredilenlerden müteşekkil değildir. Buna rağmen ictihadın salt olarak ayet ve hadisle yapıldığı iddiasına karşı meselenin özünü ortaya koyan açıklamaları ısrarla “ayet ve hadise karşı olmak” yahut “ictihadı ve fıkhî bilgiyi ayet-hadisin mukabili gibi göstermek” şeklinde değerlendirmek, konuyu ilmî zeminden ve şeffaflıktan uzaklaştırarak subjektif ve göreceli bir tartışmanın ortasına çekmektedir.

Bütün bu izahların tabiî sonucu olarak, mezhebe bağlı hareket etmek meselesi “körü körüne bağlılık” yahut “kul ile Allah arasına aracılar koymak” şeklinde değil; “usulsüzlüğe karşı ilmî emniyet” meselesi olarak değerlendirildiğinde konunun daha iyi anlaşılacağını düşünmekteyiz.

Sonuç itibarıyla, asıl mesele bir kimsenin temel kaynaklar olan Kur’an ve hadislere ulaşabilmesi değildir; bilakis bunlardan hareketle şer'î bilgi elde edebilmesidir. Nitekim ictihad kapısı kapanmamıştır ve önceki müctehidler veya mezhep imamlarının ictihad yapabilmek için taşıdığı asgarî şartları taşıyan herkes için bu imkân ve yetki açıktır. Lakin “Onlar da insan, biz de insanız; onların ictihadına ihtiyaç duymuyorum, zaten Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında da mezhepler yoktu.” yaklaşımı ve bakış açısı ictihad için gerekli olan asgarî ilmî şartları taşımadan hiç kimseye ictihad yapabilme hakkı vermemektedir.

KAYNAKÇA

  • Âmidî, Seyfeddin Ebü’l-Hasen Ali el-. el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, 2005.
  • Apaydın, Hacı Yunus. İslam Hukuk Usulü. Kayseri: Kimlik Yayınları, 3. Baskı., 2017.
  • Cüveynî, Ebü’l-Meâlim Abdülmelik b. Abdillâh İmâmü’l-Haremeyn el-. el-Burhân fî Usûli’l-Fıkh. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, 1997.
  • Feyyûmî, Ahmed b. Muhammed b. Ali el-. el-Misbâhu’l-münîr. Kâhire: Dâru’l-Hadîs, 2003.
  • Gazzâlî, Ebû Hamid Muhammed el-. el-Müstasfâ. Beyrut: Dâru’n-Nefâis, 2011.
  • İbn Manzûr, Ebü’l-Fazl Cemâleddîn Muhammed b. Mükrim. Lisânü’l-Arab. Beyrut: Dâru Sâder, 1414.
  • İbn Teymiyye, Ebü’l-Abbâs Takiyyüddîn Ahmed b. Abdilhalîm el-Harrânî. el-Müsevvede fî Usûli’l-Fıkh. nşr. Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd. Kâhire: Matbaatü’l-Medenî, ts.
  • İbnü’l-Hümâm, Kemâleddîn Muhammed b. Abdülvâhid. et-Tahrîr fî Usûli’l-Fıkh. Mısır: Matbaatü Mustafa el-Bâbi, 1351.
  • Muhammed Riyâd. Usûlü’l-fetvâ ve’l-kadâ fi’l-Mezhebi’l-Mâlikî. yy.: Dâru’l-Beyzâ, 1996.
  • Negerî, Abdünnebî b. Abdürrasûl el-Ahmed. Düstûru’l-ulemâ. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, 2000.
  • Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-. Âdâbü’l-fetvâ ve’l-müftî ve’l-müsteftî. Kâhire: Dâru’l-Fikri’l-Arabî, 1998.
  • Serahsî, Muhammed b. Ebî Sehl Ahmed es-. Usûlü’s-Serahsî. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, 1993.
  • Şîrâzî, Ebû İshâk Cemâleddîn İbrâhim b. Ali b. Yûsuf eş-. el-Lüma’. Beyrut: Dâru’l-Hadîsi’l-Kettâniyye, 2013.
  • Zebîdî, Muhammed Murtezâ el-Hüseynî ez-. Tâcü’l-arûs min cevâhiri’l-Kâmûs. Kuveyt: Matbaatü Hükûmeti Kuveyt, 2004.
  • Zemahşerî, Ebü’l-Kâsım Cârullâh Muhammed b. Ömer b. Ahmed ez-. Esâsü’l-belâga. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, 1998.

İslam ve İhsan

MEZHEPLER

Mezhepler

MEZHEP İMAMLARI

Mezhep İmamları

AMELİ MEZHEPLER HANGİLERİDİR?

Ameli Mezhepler Hangileridir?

AMELİ MEZHEPLER HANGİLERİDİR?

Ameli Mezhepler Hangileridir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.