BİR MİLLET NASIL YÜKSELİR, NASIL ÇÖKER?

Bir millet nasıl yükselir, nasıl çöker? Müslüman bir milletin yükseliğinde ne önemli etken nedir?

Müslümanların oluşturduğu toplumların ve devletlerin ahireti referans alarak dünyaya dair yüklendikleri misyon yeryüzünde sulh ve selameti tesis etmek, Allah (cc) nezdinde hak din olan İslam ile Allah’ın yarattığı insanlar arasındaki engelleri kaldırmak, fıkhi ifadesi ile cihat etmektir. İslam toplumu, en küçük sosyal form olan aileden başlayarak halka halka ekonomik, sosyal ve sair tüm ilişki boyutlarında, İslam akaidinin oluşturduğu sabiteler çerçevesinde islami değerler ile amel edecek, toplumun en üst formu olan devlet ise toplumun bu hareket tarzında devamı için gerekli tedbirleri alıp, bu hayat nizamının tüm insanlığa şamil olabilmesi için, cihat ederek egemenlik alanını genişletmeye gayret edecektir.

İslam devletinin ve onun yönlendirdiği toplumun bilim, sanat, ekonomi gibi epistemolojik -araç- vasıtalara yaklaşımı işte bu misyonun ifası gayreti ile olmalıdır. Adeta amellerdeki niyet makamına kaim bu yaklaşımın terk edilmesi halinde toplum ve devlet kendine ilahi iradenin çizdiği amel-i salih rotasından çıkmış olur. Dünyanın ve ona ait ilim ve vasıtaların ontolojik anlamda, kendi öz varlık değerleri itibarıyla, Allah nezdinde bir sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Müslüman ahiret için, hayat Müslümanın güzel ameller işlemesi için yaratılmıştır1. Esas hayat ahiret hayatıdır ve dünya hayatı ahiret referans alınarak yaşanır, ahiret referans alınmaksızın dünyanın ve içindekilerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu akaid çerçevesinde Müslüman, dünyaya dair tüm gayret ve çabalarını ahiretini kazanabilme uğruna Allah cc’ın emir ve talimatlarını ifa edebilmek için serdetmelidir. Dünya için dünyevi gayrette bulunmak insanı Kur’ânî ifade ile “çalışmışlar ama boşuna”2 ilahi itabına muhatap kılar.

ALLAH'IN (C.C) YARDIMI NASIL OLUR?

Dünya ve ona dair epistomolojik vasıtalara dair gayretler ahireti kazanmak için değil de sadece dünyevi nimetlerden faydalanmak için serdedilmeye başlandığında devleti ve toplumları yükselten ilahi yardım kesilir, zira Kuran’ı Kerim’de beyan buyrulduğu üzere Allah’ın müminlere yardım edip onları düşmanlarına galip kılması, müminlerin Allah’ın dinine yardımı şartına bağlıdır.3 Bu hükmün mefhum-u muhalifinden; Allah’ın dinine yardımı terk eden topluluklara Allah’ın yardımının da kesileceği neticesi çıkar. Allah’ın dinine yardım ferdi ve ictimai planda dinin yaşanması, iyiliğin emri ve kötülüğün engellenmesi, devlet nezdinde ise cihat edilmesidir. Bu faaliyetlerin terk edilerek, bu faaliyetler bereketi ile Allah (cc)’ın nasip ettiği dünyevi imkânlara ram olup ten planında bir yaşam tarzının tercihi ise Hazreti Mevlana’nın müthiş teşbihi ile altında oldukça gemiyi yüzdüren suyun geminin içine girmesi ve dolayısıyla batmasına sebebiyet vermesi gibidir.

İslam tarihinin Asr-ı Saadet ve Raşid halifeler devrinden sonra en ihtişamlı ve faziletli kısmını teşkil eden Osmanlı imparatorluğu da bu sünnetullah hükmünün icrasından nasibini almıştır. Devletin ilk üç asrındaki İlây-ı Kelimetullah ruhu neticesinde gerçekleşen büyük fütuhatlar refahın artmasına ve maddi imkânların gelişmesine sebep oldu. Toplum ve devlet erkânı önlerine serilen dünya nimetlerine ram oldu ve ten planındaki iştiyaklar arttı. Bu hal felaketin başlangıcı oldu. Yaklaşmakta olan felaket kendini ilk olarak askeri ve teknik sahada gösterdi, yenilgi yüzü görmemiş Osmanlı orduları, ilk ciddi mağlubiyeti olan 1683 Viyana muhasarası bozgunundan sonra, Nemçe (Avusturya) devletine karşı mağlubiyetler almaya başladı.

Bu mağlubiyetler bir ikaz olup da devlet erkânını ihmal ettikleri züht ve takva hayatına yönlendirmek bir yana, 1718’de Avusturya ve müttefiki Venedik’le imzalanan Pasarofça Antlaşması’nın ardından başlayan uzun barış döneminde barışın getirdiği rehavet ile israfın, lüksün ten planındaki zevklerin haddini aştığı Lale Devri’ne sebebiyet verdi. Devlet bir yandan zevk ü sefa âlemlerine yönelip, diğer yandan batıl ehlinin maddi alanlardaki ilerlemelerini mağlubiyetlerin sebebi zannettiği için, batıla benzemeye ve onu örnek almaya başladı. Paris’e, Viyana ve Moskova’ya gönderilen elçilerden sadece diplomatik ve ticarî antlaşmaları imzalamaları değil Avrupa diplomasisi ve askerî gücü hakkında bilgi edinmeleri de istendi.

Paris’e gönderilen devlet görevlileri başta eğitim olmak üzere Fransa’dan çok etkilenip Fransızların tatbikatlarını İstanbul’a taşımaya başladılar.  Susayan insanın deniz suyu içmesi gibi bu batıl gayretler devleti ve toplumu daha vahim bir şekilde düşmanları karşısında acz haline düşürdü. Bu kısır döngü, tarihi sırası ile Rusya ve İngiltere’ye karşı büyük mağlubiyetlere sebebiyet verdi ve koskoca imparatorluğu adım adım yıkıma götüren bir felaket sürecine dönüştü.

Vaki sendelemenin sebebi, toplumun ve devlet erkanının belirli bir kesiminin “bu kadar ceht yeter biraz da dünya nimetlerinden istifade edelim” mülahazası ile rehavete kapılmalarıydı. Halbuk, mübarek sahabe Ebu Eyyüb El Ensari KS. Hazretlerinin tefsirlerine göre, sahabeden bazı kişilerin “artık Mekke feth olunduğuna göre bizler de tarlalarımıza bahçelerimize geri dönüp dünyevi işlerimizle iştigal edelim” demeleri üzere Cenab ı Hak, peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi olan sahabe i kiramı Allah yolunda (malınızı ve canınızı) infâk edin de kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” 4 buyurarak ikaz etmiş idi.

Allah (cc) kullarına zulmetmez. Ancak kullar kendi işledikleri neticesinde Allah’ın azabını hak eder ve kendilerine zulmederler. Eğer bir Müslüman devlete zeval geldi ise bu onu hak ettiği içindir. Bir mütefekkirin beyan ettiği üzere; lale devri, toplumu ve devleti Tanzimat’a, Tanzimat ise Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki uygulamalara müstahak hale getirdi zira; “Allah bir kavme verdiğini, o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez.5, “Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez”6. Hikmet nazarı ile bakıldığında görülecektir ki İslam tarihinde en büyük fütuhatların gerçekleştiği, en müreffeh ve huzurlu zamanların yaşandığı devirler maddi imkânların, maddi vasıtaların en geri olduğu buna mukabil dini gayretin her alanda zirvelerde yaşandığı Asr-ı Saadet devri ve Osmanlı devletinin ilk üç asrıdır. Bu tarihi hakikatin sebebi son devrin büyük mutasavvıflarından Muhammed Es’ad Erbil ks. Hazretleri tarafından şöyle beyan buyrulur: “Maddi ve manevi faziletlerin kaynağı, medeniyetin biricik muallimleri ayet-i kerimelerdir. Bu sebeple beşeri saadetin temeli ve arzu edilen gerçek medeniyetin özü mesabesinde bulunan Kur’an’ın hükümlerine tabi olanlar terakki yolunda ilerleyip gerçek medeniyete vasıl olacaklardır.” 7  

Dipnotlar: 1) Mülk Suresi 2. 2) Gaşiye Suresi 3. 3) Muhammed Suresi 7. 4) Bakara Suresi 195. 5) Rad Suresi 11. 6) Enfal Suresi 53. 7)  Mektubat, Muhammed Es’ad Erbili, Erkam Yayınları, s. 7, 47.

Kaynak: Halit Serhan Ercivelek, Altınoluk Dergisi Mart 2020, Sayı: 409

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle