Bir Lokma Ekmek Nelere Mal Olur?
Abdullah Sert Hocaefendi: Bir lokma ekmeğin, bir petek balın ardındaki ilâhî nizamı hatırlatıyor; gafletle yenen nimetin, kaybolan şükür ve merhametle bir medeniyeti nasıl zayıflattığını anlatıyor.
GAFLET, ŞÜKÜR VE MERHAMET MEDENİYETİ ÜZERİNE BİR TEFEKKÜR
Geçenlerde bir makale okumuştum. Önümüze gelen bir petek balı düşünelim, kıymetli kardeşlerim… İnsan, eğer bal üretmek istese, yeryüzünde bal yiyen insan sayısı herhâlde çok az olurdu. Niçin? Çünkü kaç bin ağaca gidilecek, kaç bin insan çalışacak, kaç saat mesai harcanacak da binlerce arının yaptığı iş yapılacak? Asgarî ücretle hesaplasanız bile bunun altından kalkmak mümkün değil.
Ama biz bunların hiçbirini düşünmeden, Allah Teâlâ’nın yarattığı bir mahlûkatın, yani arıların, topluca binlerce ağaçtan, iğne ucu kadar emekle topladıklarını hazır bulup yiyoruz. Allah onlara yaptırıyor, onlar da getirip insanoğlunun önüne koyuyorlar; biz de paketleyip “afiyet olsun” diyerek yiyoruz.
Bugün sabah dersimizde Esad Erbilî rahmetullahi aleyhin Mektûbât’ından bir bölüm okumuştuk. Orada şöyle buyuruyor:
“Ay, güneş, yağmur, bulutlar… Hepsi sana bir lokma ekmek çıkması için yaratıldı. Sen de o ekmeği gafletle yeme.”
Yani önüne ekmek geldiğinde bir dur ve de ki:
“Bu ekmeği bana veren Rabbime şükrediyorum.”
Bizim medeniyetimizde ekmeğin adı nân-ı azîzdir. Eski kitaplara bakın, “nân-ı azîz” diye aratın; karşınıza çıkar. Ekmek demektir. Ama bugün ekmek çöpe atılıyor. Bir dönem, farklı bir muhitte birkaç gün geçirmiştik. Aynı sofradayız, üniversite mezunu insanlar var. Ekmek yiyor, ağzını siliyor, sonra ekmeği çöpe atıyor. Dayanamadım, dedim ki:
“Ne yapıyorsunuz siz? Bu ekmek nasıl geliyor biliyor musunuz? Şu ekmek, önünüze gelinceye kadar başından geçenleri anlatsa…”
İnsan gafil olursa hiçbir şeyi göremez, kıymetli kardeşlerim. Onun için eskiler sohbetlerini bitirirken şu duâyı ederlerdi:
“Cenâb-ı Hak, bizi nevm-i gafletten ikaz buyursun.”
Yani gaflet uykusundan uyandırsın.
Tasavvufî hayatın, seyr ü sülûkün gayesi de budur: uyanık olmak. Gözün uyanmasıdır, kalbin uyanmasıdır, yüreğin uyanmasıdır; elin, dilin uyanmasıdır. İnsan güzel insan olsun diyedir. Allah da dinini bu güzellikleri kazanalım diye göndermiştir. En güzel insanı da son peygamber olarak göndermiştir. Onun her sözü güzel, her hâli güzeldir.
Hayvanatın hukukunu o temin etmiştir, nebatatın hukukunu o temin etmiştir. Nasıl mı? Bir sahâbî, koyunlarına yaprak indirmek için ağaca sopayla vuruyordu. Rasûlullah Efendimiz onu çağırdı ve:
“Niçin dala vuruyorsun?” buyurdu.
“Yaprak indiriyorum.” deyince,
“Vurmana gerek yok. Sopayı dalın altına koy, silkele; yaprak yine iner. Dal sana yaprak veriyor, niçin onu incitiyorsun?” buyurdu.
Ama bugün bakıyorsunuz, birkaç sene evvel lokantalarda insanlar tabak kırma yarışı yapıyordu. İnsan bundan zevk alır mı? Allah’ı, Peygamber’i, hakikati tanımazsanız; başka sevdaların kulu olursanız, tabak da kırarsınız, cam da kırarsınız, insan da öldürürsünüz.
Bizim medeniyetimiz ise taşı bile yerine koyarken dikkat etmeyi öğretir. Diğeri lokantada tabak kırma yarışı yapar. Ayıplamıyorum; cehalet diyorum. İslâm’dan uzak kalmak nasıl bir bedbahtlıktır… Peygamber’i tanımamak nasıl bir mahrumiyettir… Kur’ân’la aydınlanmamak nasıl bir yoksunluktur…
Bugün yaşlı bir ihtiyara yer vermeyen gençler görüyoruz. Kucağında çocuğu olan anneye koltuğunu vermeyen insanlar görüyoruz. Oysa bizim toplumumuz bu değil. Geçmişte Üsküdar’daki Toptaşı yokuşunu bilirsiniz, çok diktir. Oraya bir vakıf kurulmuş. Bir ev vakfedilmiş, bir de dükkânın kirası bağlanmış. Vakfiyede şu yazıyor:
“Burada iki delikanlı 24 saat nöbet tutacak. Yokuştan yaşlı biri gelirse, koluna girip yukarıya kadar çıkaracak. Yükü varsa taşıyacak. Biri çıkarken diğeri bekleyecek.”
Bu vakfiyeyi bizzat okudum. İşte merhamet bu, şefkat bu. Allah’ın mahlûkatına böyle bakmak…
Rabbimiz bizleri, bu yüce dini, Allah Rasûlü’nün anlattığı ve sahâbenin yaşadığı gibi anlayıp, hayatın bütün alanlarında güzelce yaşamaya muvaffak eylesin. Âmin.









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!