Bilenlerin 3 Vasfı Vardır
"Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ayetini nasıl anlamalıyız? Cenâb-ı Hakk’ın “bilenler” diye işaret ettiği kimselerin üç temel vasfı nedir?
Cenâb-ı Hak, Zümer Sûresi’nde: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurur (Zümer, 39/9). Ancak bu ayet, çoğu zaman maalesef okullar açılırken yalnızca akademik bilgiye ve diplomaya indirgenerek okunmaktadır. Hâlbuki burada kastedilen bilgi, sadece okumuş olmak, diploma sahibi olmak değildir. Nitekim görüyoruz ki, doktora yapmış, yüksek tahsil görmüş nice kimseler dünyanın en büyük zalimleri ve canileri olabilmiştir.
Demek ki asıl mesele, insanın önce kul olduğunu bilmesidir. Kul olduğunu idrak ettikten sonra alınan ilim, insanı Allah katında daha da yükseltir.
Cenâb-ı Hakk’ın “bilenler” diye işaret ettiği kimselerin üç temel vasfı vardır.
Birincisi, “sâcidîn ve kâimîn” olmalarıdır; yani secde eden, ayakta duran, gece hayatı olan kimselerdir. Gece kalkıp ibadet eden, kalbi ruhaniyetle dolu olan insanlardır. Ancak kişi gece kalkıp ibadet ediyor, fakat gündüz yine günahlarına devam ediyorsa, o gece ibadetinin beklenen faydası gerçekleşmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, ibadetle birlikte bütün ilahî emirlerin yaşanmasını ister. Ahkâm-ı şer‘iyye yaşanacak ve yaşatılacaktır. Bunun için de “sâcidîn ve kâimîn” olmak, yani gece ibadetine sahip bir hayat sürmek gerekir.
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), son derece meşakkatli seferlerde bile —mesela Tebük Seferi gibi uzun ve zor yolculuklarda— teheccüd namazını terk etmemiştir. Bu da müminin hayatında ahiret endişesinin ne kadar merkezde olması gerektiğini göstermektedir.
İkinci vasıf, yüksek takva sahibi olmaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 3/102)
Yani mümin, Allah’ın azametine yaraşır bir takva bilinciyle yaşayacak ve hayatının her anında Müslüman olarak can verme gayreti içinde olacaktır. “Ve entüm müslimûn” ifadesi, bu şuur ve istikametin hayat boyu korunmasını emretmektedir.
Üçüncü vasıf ise, sürekli dua hâlinde olmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda, peygamberlerin dualarla yaşadığını görürüz. Kul, “Ben şu kadar amel yaptım, şu kadar ibadet ettim” demekle yetinmez; her hâlinde Allah’a yönelir, dua hâlinde olur.
Cenâb-ı Hak, Furkân Sûresi’nin sonunda gafillere hitaben şöyle buyurur:
“De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkân, 25/77)
Yani dua ve ibadet yoksa, insanın değeri kalmaz. Büyük zatların mektuplarına baktığımızda da bunu görürüz. Talebelerine ve muhataplarına, “Evladım, benim için son nefeste dua edin” demeleri boşuna değildir. Bu mesele son derece mühimdir.
Bir rivayette anlatıldığı üzere, bir kimse sürekli tavaf ederken hep aynı ayeti okumaktadır. Kendisine, “Kur’ân’da başka ayet yok mu, niçin hep bunu okuyorsun?” denildiğinde, “Bir arkadaşımın son nefesi kötü oldu, ondan çok korktum” cevabını verir. Bu da müminin akıbet endişesini daima diri tutması gerektiğini gösterir.
Yine Cenâb-ı Hak buyurur ki:
“Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz (onu yaşar ve yaşatırsanız), Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 47/7)
İşte bilen kullar, ilmiyle kibirlenenler değil; kulluğunu bilen, gece ibadeti olan, takva üzere yaşayan ve duasız kalmayan kimselerdir. Allah en doğrusunu bilir.










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!