Batı’nın Ahlaksızlığı

Bir dünya görüşünün nihâî hedefi nedir? Bugünkü Batı nasıl bir ahlaksızlık hedefliyor? İslam ahlakı nasıldır? Batı’nın ahlaksızlığı ve İslam ahlakı...

Beşerî sistemlerin muhtevâsına nazar edildiğinde, onların ancak; nefsâniyeti palazlandıracak olan “maddî zenginlik, ten rahatı, bedenî hazlar” gibi birtakım dünyevî hedefler peşinde koştukları, ömürlerini servet, şöhret ve şehvet gibi süflî gâyelerin çalkantısı içinde ziyan ettikleri görülür.

BATI’NIN AHLAKSIZLIĞI

Hakîkaten materyalist ve pragmatist beşerî sistemler, toplumlar içinde ekseriyetle nefsâniyete râm olmuş mutlu bir azınlığı, daha rahat, daha konforlu, daha lüks yaşayabilecek dünyevî imkânlara sahip hâle getirmişlerdir. Fakat insanların daha olgun, daha ahlâklı, daha vicdanlı ve şahsiyetli hâle gelmeleri gibi bir hedefi, gündemlerine dahî almamışlardır. Zira nefsine râm olmuş insanların böyle ulvî endişe ve hedeflerinin olması, zaten düşünülemez. Onlar sadece, zihne bilgi depolamak ve onu bir güç olarak kullanmak mânâsında; güyâ daha bilgili, daha zekî, daha aydın(!) fertler yetiştirmeyi hedeflemişlerdir.

Ahlâkî kıymetlerden mahrum oldukları için; bilgi, ilerleme, zenginlik vb. hedefler de insanlığa saâdet değil hüsran getirmiştir. Üretim ve tüketimi artırarak bilim ve teknoloji ile maddî refahı yükseltme hayalleri; beraberinde toprağın, suyun, havanın daha çok kirletilerek, Dünya’nın dengesini tehdit edecek noktalara gelinmesine sebep olmuştur.

Meselâ kapitalizm, bir kısım insanları zengin etmiş, onlara mal-mülk, servet kazandırmıştır. Fakat bunu yaparken onlara merhamet, şefkat, fedakârlık ve cömertlik gibi ahlâkî vasıfları kazandıramamış, bilâkis onları nefsânî arzularının putperesti hâline getirmiştir. Onların zenginliği topluma yeterince aksetmediği için, yoksul insanları daha da ezmiş ve müşkül durumda bırakmıştır. Bu ise toplumda huzur ve sükûn yerine, bilâkis kin, nefret ve husûmetin çoğalmasına sebep olmuştur.

Yani kapitalizm, toplumlara huzur getirmemiştir. Aksine pek çok menfî ve gayr-i ahlâkî durumun ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer beşerî sistemlerin durumu da netice itibârıyla bundan farksızdır.

Bugün beşerî dünya görüşlerini benimseyip onları destekleyen bazı kimseler, zaman zaman vicdan azâbı duyar ve sistem tenkitleri yazarlar. Birtakım rötuşlarla, temeldeki ârızayı gidermeyen pansuman mâhiyetindeki tedbirlerle, sistemdeki ahlâkî eksikliği gidermeye çalışırlar. Fakat bu çabalar fayda vermez. Zira;

  • Ahlâkın ilâhî menbaından nasipsizdirler.
  • Sistemleri tamamen egoizm ve pragmatizm gibi gayr-i ahlâkî temeller üzerine binâ edilmiştir.

Batı’nın şu an içinde bulunduğu ahlâkî seviye, muharref de olsa Hristiyanlığa daha sıkı bağlı oldukları geçmiş asırlardaki hâllerinden de kötüdür. Çünkü o muharref din dahî, hakikî hâlinden kalma birtakım kırıntı kabîlinden ahlâkî esaslarla, hiç değilse bir miktar hayâ sahibi, bir nebze merhametli ve fedakâr olmayı telkin ediyordu.

AHLAKIN SUSTURULDUĞU HADİSELER

Bugünkü Batı ise pragmatist ve oportünist zihniyetin ihtilâçları içinde, gitgide daha katı, daha kaba, daha egoist, bencil, gaddar ve vicdansız bir insan tipi üretmektedir. Yalnız kendilerini düşündükleri için, yüreklerindeki merhamet ve şefkat damarları kurumuştur. Öyle ki zayıf ve mazlum toplumları acımasızca sömürdükleri hâlde, onların ıztıraplarından en ufak bir vicdan azâbı duymamaktadırlar. Maalesef bu vicdansızlık, bütün Dünya’ya sirâyet etmiş durumdadır. Meselâ;

  • 1945’te Japonya’ya atılan atom bombaları,
  • Lenin ve Stalin devrinde kellelerden yapılan kuleler,
  • Günümüzde Uygur Türklerine yapılan Çin işkenceleri,
  • Myanmar, Suriye ve emsâli beldelerde Müslümanlara yaşatılan çileler, bu vicdansızlığın acı tezâhürlerindendir.

Nurettin Topçu, bu vaziyeti şöyle hulâsa etmiştir:

“Devrimiz makine gıcırtılarının, ahlâk ilâhîlerini susturduğu devirdir. Gâfil makine hayranlarının (makineden medet bekleyenlerin), ahlâkın vakti geçmiş şeylerden olduğu iddiâları ve hasta ruhların ümitsizlik telkinleri ile ahlâkımız ve bütün mânevî yapımız, bugünkü hayat akışının dışında kalmıştır.”[1]

Bu yönüyle güzel ahlâktan mahrum toplumlar, insanlık adına bir hüsran manzarası sergilemektedir. Yine Nurettin Topçu Hocamız derdi ki:

“Bir toplumda merhamet yoksa, orada insan yoktur. Orada ancak sürü vardır, vahşet vardır.”

MÜSLÜMANIN AHLAKI NASIL OLMALIDIR?

Îmânın ilk meyvesi; ahlâkın da zirvesi olan “merhamet”tir. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla bir mü’min de Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in âyette medhedilen “en yüce ahlâk”ından[2] hisseler alarak, topluma elinden, dilinden ve gönlünden rahmet taşıran bir mü’min olmakla mükelleftir.

Allah Teâlâ, insana yeryüzündeki “halîfe”si vasfını lâyık görmüştür.[3] Bu da insana, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarını, beşeriyet sınırları dâhilinde de olsa hayata geçirebilecek kudret ve kâbiliyetin bahşedildiği mânâsına gelmektedir. Nitekim tasavvufta insanın bu vazife ve mes’ûliyetine; “Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” adı verilmiştir.

Yani İslâm; egoist, hodgâm, menfaatperest, iffet mahrumu, edepsiz ve merhametsiz bir insan tipini reddeder. Bir mü’min, hem dindar hem de kaba, geçimsiz ve nezâketsiz olamaz.

ŞEYTANI MAHVEDEN EN GÜZEL FAZİLET

Şeytanı huzûr-i ilâhîden kovduran; ilim veya amel noksanlığı değil, kibir mahsûlü olan edepsizliğiydi. Bu yüzden şeytanı mahveden en güzel fazîlet, “edep”tir. İslâm da insana güzel bir ahlâk ile yüksek bir edep duygusu kazandırmayı hedefler. Nitekim Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz de gönderiliş gâyesini şöyle bildirir:

“Ben ancak mekârim-i ahlâkı (en yüce ahlâkı) tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8)

Müteâkip prensipte îzah edileceği üzere, İslâmiyet, güzel ahlâkı sırf bir nazariyat olarak vaz etmemiştir. Onu peygamberlerin tatbikâtıyla fiilen sergileyerek, yaşanabilir ve huzurlu bir hayat nizâmı sûretinde insanlığa takdim etmiştir.

Her medeniyet kendi insan tipini vücuda getirir. İslâm dünya görüşünün, diğer bütün din ve dünya görüşlerine karşı en büyük üstünlüğü; meydana getirdiği insan tipinin yüksek karakter, şahsiyet ve ahlâkındadır.

Peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihler, İslâm medeniyetinin yetiştirdiği ideal şahsiyetlerdir ki tarihimiz onların güzel ahlâkına dâir müstesnâ numûnelerle doludur.

Adâlet bahsinde de ifade ettiğimiz üzere, beşerî sistemler, insanlar arasında cereyan eden hak ve muâmelât meselelerine, sadece mer’î ve beşerî hukuk zâviyesinden yaklaşırlar. Hukukun dışında bıraktığı ahlâk meselelerini, fertlerin vicdanlarına havâle ederler. O sahadaki problemlere çare bulamazlar. Bu sebeple de fert ve toplumu, zâhiren hukûkî sayılan, fakat hiç de ahlâkî olmayan pek çok vaziyetle karşı karşıya bırakırlar.

Meselâ, insanlık dışı bir sapkınlık olan eşcinselliği bir “insan hakkı” olarak kabul ederler. Yine, bir insanın içip içip sarhoş olmasına karışmaz da sadece sarhoşken direksiyon başına geçmesine mânî olmaya çalışırlar.

İSLAM AHLAKSIZLIĞI DA AHLAKSIZLIĞA GÖTÜREN ŞEYLERİ DE YASAKLAR

İslâmiyet ise hukuku en ince ölçülerle tevzî ettiği gibi, ahlâkı da gerek fertlerin vicdanlarında, gerekse aile ve toplumda; tâlim, terbiye, tebliğ ve irşad ile tatbik ettirir. Deyim yerindeyse, sivrisinekleri öldürmekten ziyade, bataklığı kurutmanın tedbirlerini alır. Yani İslâm; ahlâksızlığı yasakladığı gibi, ona götüren şeylerin de önünü keser. Meselâ;

  • Kumar oynamak haram olduğu gibi kumar âletlerinin îmâlât ve ticâretini de yasaklar.
  • İçki içmek haram olduğu gibi içki îmâlini ve satışını da yasaklar.
  • Zinâ haram olduğu gibi, zinâya götüren çıplaklık, müstehcenlik vs. hayâsızlıkları da yasaklayıp toplum ahlâkını koruyan evliliği teşvik eder.

Dipnotlar:

[1] Nurettin TOPÇU, Ahlâk Nizâmı, 28, 29. [2] Bkz. el-Kalem, 4. [3] Bkz. el-Bakara, 30.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İslam Tefekkür Ufku, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

İSLÂM AHLÂKI

İslâm Ahlâkı

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKİ ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri Nelerdir?

AHLÂKLI MÜSLÜMAN NASIL OLUR?

Ahlâklı Müslüman Nasıl Olur?

GÜZEL AHLAK DUALARI

Güzel Ahlak Duaları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.