Asrın Felaketi ve Sonrasına Dair

Deprem sonrası İslami STK’lar, cemaatler, dernekler neden hedef alındı? Depremin etkileri neler oldu? Depremin yapay bir deprem olduğu iddiaları ne kadar gerçekçi? ABD, deprem bahanesiyle Türkiye’yi işgale mi hazırlanıyor? Ayrıntılar haberimizde...

Dünya tarihinin gördüğü en büyük felaketlerden birinin haberine uyandık 6 Şubat sabahı. Bilim adamlarının 'karada gerçekleşen en büyük deprem' dediği yıkımı, dünya medyası “Asrın Felaketi” diye aktardı. Yaşayanlar ise “küçük kıyamet” diye tanımladı. Depremin 500 atom bombası etkisinde bir enerji boşalımına neden olduğu söyleniyor. Neredeyse İngiltere’nin yüz ölçümündeki 10 ilimiz ve orada yaşayan 13.5 milyon insanımız etkilendi. Yüzbinlerce insanımız enkaz altında kalırken, on binlerce insanımızı kaybettik. Sınırlarımızı aşan deprem Suriye’yi de vurdu, Lübnan ve Mısır’dan dahi hissedilecek büyüklüğe ulaştı.

Asrın felaketinin ortaya çıkardığı yürek burkan bir o kadar da ürperten tablo haliyle tüm dünyayı derinden etkiledi. Haklı olarak dünyanın gözü ve vicdanı deprem bölgesine yöneldi. Dünya medyası Türkiye’yi vuran son yüzyılın en büyük doğal afetini manşetlerine taşıdı. Ne Ukrayna-Rusya savaşı ne de diğer jeopolitik gerilimler konuşuldu 6 Şubat sabahı. Doğusundan batısına dünyanın dört bir tarafından onlarca ülke adeta “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” klişesini yalanlarcasına yardıma koştu ve acımızı paylaştı. Hatta Yunanistan ve Ermenistan gibi Türkiye’nin çok ciddi sorunlar yaşadığı ülkeler dahi yardım elini uzattı. Atina ve Erivan, Türkiye ile ilişkilerde yeni bir sayfa açma beklentisini artırdılar.

Afganistan’dan Keşmir’e; Sudan’dan, Senegal’e Somali’ye; Arnavutluk’tan Bosna Hersek’e, Azerbaycan’a, Katar’a, Kuveyt’e S. Arabistan’a velhasıl adını sayamayacağız kadar çok en yoksulundan en zenginine tüm İslam coğrafyası son kale olarak görülen Türkiye için tek yürek oldu. Mütevazı arabasına yüklediği yorganları depremzedelere gönderen Azerbaycanlı Server Beşir gibi ekonomik anlamda son derece kısıtlı imkânlara sahip ümmetin evlatlarının Türkiye’ye el uzatmaları çok değerliydi. “Yardım etmeye hazırız ama elimizde bir şey yok, sadece dua edebiliyoruz” diyen Malili gençlerin duaları da kurtarma ekiplerinin enkaz altından çıkardıkları vatandaşlarımız için döktükleri sevinç gözyaşları da öyle. Velhasıl ümmetin birlik ve beraberliği açısından son derece umutları yeşerten alicenaplıklara, fedakârlıklara, dayanışma misallerine şahitlik ettik. 

“İSLAM DÜŞMANLIĞI” ORTAK PAYDASINDA BULUŞANLAR

"Tank göndermeye bile gerek yok." diyerek sözüm ona espri yapan İslam düşmanlığı tescilli Fransız Charlie Hebdo paçavrası gibi, “Tanrı İsrail düşmanlarını temizliyor” diyerek deprem üzerinden kinini kusan İsrailli haham gibi kalpleri kötülük için atanlar da yok değildi kuşkusuz.

“İslami STK’lar, cemaatler, dernekler nerede?” "Papazlar bile afetlerde en öndeler, imamlar ne yapıyor, kaç kişiyi doyurdular?" gibi yalanlarla algı operasyonları yürütenler, gözleri var ama görmeyenler, ifade edildiği gibi hakikat göklerde yazsa bile okumaktan aciz içerdeki güruhla dışarıdaki kimi hadsizler İslam düşmanlığı ortak paydasında birleşseler de azınlıktaydılar. Belki de yürek burkan görüntülerden bir nebze utanmış olsalar gerek bu nevi insan müsveddeleri en azından ortaklıklarda çokça görünmediler.

DEPREMİN SİYASET VE EKONOMİ ÜZERİNDEKİ MUHTEMEL ETKİLERİ

Kuşkusuz Türkiye’yi bundan sonra zorlu bir süreç bekliyor. Asrın felaketinin neden olduğu yaralar zaman alsa da bir şekilde sarılacaktır kuşkusuz. Ancak bu sürecin, siyasi, ekonomik ve uluslararası ilişkilere ilişkin yansımalarının ne olacağına ilişkin önemli sorular barındırdığı da bir gerçektir.

Afetin Türkiye ekonomisi üzerinde neden olacağı maliyete ilişkin sağlıklı, net rakamlar vermenin zorluğuna işaret ediyor konunun uzmanları. 40-50 milyar dolarlık maliyet çıkartan da var 80-100 milyar dolarlık maliyet çıkartan da.

Dış ticaret verilerine bakıldığında depremden etkilenen bölge Türkiye'nin toplam ihracatının %8.5'ini, toplam ithalatın %6.7'sini gerçekleştiriyor. Gaziantep tek başına Türkiye ihracatının %4.4'ünü, Hatay %1.6'sını Adana ise %1.2'sini gerçekleştiriyor. Ekonomistler ihracatta yıl genelinde bölgeden birkaç milyar dolar kayıp beklediklerini ancak benzer etkinin ithalatta da görüleceği için dış ticarete genel etkinin zayıf kalacağına dikkat çekiyorlar. Deprem sonrası faaliyete geçecek olan inşaat çalışmalarının birçok iş kolunu hareketleneceğinden dolayı depremin Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuzluklarını belli ölçüde de olsa giderilebileceği beklentisi dillendiriliyor. 

Evet, felaketin ekonomik, sosyal boyutları gerçekten çok ama çok büyük, ancak açılan yaraları sarmak için gösterilen çabalar, devlet-millet ve İslam dünyasının Türkiye ile dayanışması da bir o kadar büyük. “İslami vakıflar, cemaatler, STK’lar nerede, Arap kardeşleriniz nerede” şeklindeki tüm algı operasyonlarına, dezenformasyona rağmen devletiyle el ele veren milletimiz bu badirenin de üstesinden gelecektir Allah’ın izniyle.

BATI DÜNYASININ DEPREM SONRASINA İLİŞKİN KAYGILARI

Deprem nedeniyle seçimlerin iptal edilip edilmeyeceği meselesi önümüzdeki günlerin en çok tartışılan konusu olacak gibi duruyor. Depremin, Türkiye iç siyasetine etkilerinin ne olacağı konusu da sorgulanan konular arasında. Batı dünyası da felaketin Türkiye siyasetine ve sosyo-ekonomisine muhtemel etkilerinin ne olacağını yakından takip ediyor.

Alman medyasından Die Tageszeitung, afet sonrası sergilenecek performansın seçim sonuçlarını etkileyeceğini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda halkı ikna etmeyi başaran bir performans sergilemesi halinde yeniden seçilebileceğini vurguluyor. Gazete; “Savaş ve etnik çatışmalar dolayısıyla zaten bir kriz bölgesi olarak görülen Türkiye’nin güneydoğusu daha büyük bir kaosa sürüklenirse, bundan muhtemelen muhalefet fayda sağlar. Ancak ümit edelim ki, afetten etkilenenler açısından kriz yönetimi başarılı olsun.” ifadelerini kullanıyor.

Alman medyasının kendilerinden alışık olmadığımız bir şekilde deprem sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kriz yönetiminin başarılı olmasını temenni etmesi dikkat çekici. Bu olumlu temenninin en önemli nedenlerinden biri, muhtemel kriz yönetimi başarısızlığın Avrupa’nın en büyük korkusu haline gelen mülteci krizini derinleştirme ihtimali.

Belçika Başbakanı De Croo da "Suriye'deki depremde 5.5 milyon insan evsiz kaldı. Yeni göç dalgası başlayacak. AB de aşırı kalabalık. Bu nedenle Türkiye ile iyi anlaşmalar yapıp mültecileri orada tutalım." sözleriyle bu noktada Avrupa’nın kaygılarını dile getiriyor.

DEPREME DAİR KOMPLO TEORİLERİ

Depremlerin Boğaz'daki ABD savaş gemisiyle alakası olabilir mi? Haarp teknolojisi ile fay hatlarını tetiklemek mümkün mü? Depremin yapay bir deprem olduğu iddiaları ne kadar gerçekçi? ABD, deprem bahanesiyle Türkiye’yi işgale mi hazırlanıyor?

Deprem sonrası gündeme gelen ve özellikle sosyal medya mecralarında cevabı aranan sorulardı tüm bunlar. Kabul edelim komplo teorilerinin kolaylıkla satın alındığı bir zemin var Türkiye’de, hatta dünya genelinde. Sosyal medyada yalanların gerçeklerden çok daha hızla yayıldığı gibi komplo teorileri de çok daha karşılık buluyor. 500 atom bombasına eş değerdeki bir enerji boşalmasına neden olan depremin İstanbul boğazında demirli bir savaş gemisinden yayılan radyo frekanslarıyla gerçekleşebileceğine inanılabiliyor mesela.

Komplo teorilerinin fitili, ABD'ye ait bir savaş gemisinin İstanbul Boğazı'na demirlemesiyle başladı. Onun öncesinde İsveç’teki bir meczubun Kur’an-ı Kerim yakması sonrası Batılı ülkelerin güvenlik gerekçesiyle İstanbul’daki konsoloslukları kapatmaları anlamlı bulundu. Pentagon tarafından yönetilen HAARP teknolojisine ilişkin sosyal medya paylaşımları, Eski CIA yetkilisi Henry Barkey'in "Seçimde Türkiye'ye askeri müdahale düşünülmeli" türünden açıklamalarına vurgular yapıldı. ABD’nin uçak gemisini Türkiye’ye gönderdiği haberleri, yine ABD'nin 2002 yılında gerçekleştirdiği Millenium Challenge tatbikatındaki hedef ülkenin Türkiye olduğu iddiaları üst üste konularak tüm bunların tesadüf olamayacağı ileri sürüldü.

Tesadüf olmayacağı söylenen maddeleri gerekçelendirmek mümkün ama biz öncelikle depremin yapay bir deprem olup olmadığı iddiasına odaklanalım. Böylesine büyük bir depremi tetikleyebilecek teknolojik kabiliyete sahip hiçbir ülkenin olmadığını, bunun olamayacağını deprem uzmanları söylüyor. Hatta bu türden iddiaları son derece komik buluyorlar. Ama burada şu söylenebilir; deprem sonrası ortaya çıkacak muhtemel bir siyasi ve ekonomik anlamdaki sancılı süreci, kaotik konjonktürü kendileri açısından fırsat olarak görecek ülkeler olacaktır. Evet, bunların başında da ABD gelmektedir. Nitekim, CIA destekli FETÖ hamisi ABD'li yazar Michael Rubin’in deprem sonrası kaleme aldığı makalesinde özellikle deprem bölgelerinde kaotik bir konjonktür oluşturmaya yönelik niyet izharında bulunması calib-i dikkattir.

Rubin’in ABD’li siyaset yapıcılara önerisine bakar mısınız; “ABD’li diplomatlar deprem bölgesinde olmalı ve ihtiyaçları bağımsız olarak belirlemeli. Türk Hükümeti, deprem bölgesindeki Kürt kasabaları ve köylere yardım etmek istemezse, ABD bunu doğrudan yapmalıdır!”

ABD, TÜRKİYE’Yİ İŞGAL EDEBİLİR Mİ?

ABD ile çok ciddi sorunlarımız var. İçeride ve dışarıda yaşadığımız birçok sorunun, kıyısında kenarında, önünde arkasında Amerika’nın bulunduğunu görmek için uzman olmaya gerek yok. İlişkilerimiz müttefiklik ilişkisi olarak tanımlansa da gerçeğin hiç de öyle olmadığı hemen herkesin malumu. ABD de bu gerçeğin farkında. ABD’deki müesses nizam son yıllarda artık Türkiye’nin kendi kontrolünden çıkmış bir ülke haline gelmesinden son derece rahatsız. Türkiye ile yaşayabileceği muhtelif jeopolitik ihtilaflara karşın öngörüleri muvacehesinde birtakım senaryolar üzerine çalıştıkları da muhakkak. Türkiye hariç 9 NATO üyesinin katıldığı 2002’de gerçekleşen Millenium Challenge yani “Bin Yılın Meydan Okuması’ tatbikatının senaryosu evet Türkiye üzerine kurgulanmış bir tatbikattı. O dönem yayınlanan haber analizlerde tatbikattaki hedef ülkenin Türkiye olduğu yazılıp çizilmişti. Peki neydi bu tatbikatın senaryosu kısaca hatırlayalım:

Senaryoya göre; 'Hedef ülke, bazı denizyollarını kontrol etmektedir. Bir ada ülkesiyle şiddetli sorunları vardır. Bu ülkede çok büyük bir deprem olur. Sivil hükümet depremle mücadele edemez ve kaos durumunda ordu duruma el koyar. Uluslararası yardım çağrısı yapılır. ABD yardımlarının kendi askerleri tarafından yapılmasını şart koyar. Böylece ülkeye girmekte olan ABD askerlerinin miktar ve faaliyetlerinden kuşkulanan hedef ülke ordusuyla ABD ordusu arasında savaş çıkar ve ülke 96 saat içinde işgal edilir. Bugün Türkiye’de yaşadığımız tablo “Millenium Challenge” tatbikatında kurgulanan senaryoya denk düşüyor gibi düşünülebilir. Ancak şunu vurgulamamız gerekiyor, Türkiye, 2002’deki gibi üzerine oyun kurulabilecek bir Türkiye değildir. Evet, deprem birçok boyutuyla Türkiye’nin önüne bir maliyet çıkartmıştır. Ancak Türkiye bugün bu maliyeti karşılayabilecek, karşı karşıya kaldığı zorluklarla baş edebilecek güçtedir.

YUNANİSTAN NEYİ FIRSAT OLARAK GÖRECEK?

Deprem sonrası Yunanistan hükümeti Türkiye’nin acılarını paylaştı. Dışişleri Bakanları Türkiye’ye geldi, Yunan arama kurtarma ekipleri birçok vatandaşımızın kurtarılmasında önemli bir rol oynayarak iyi intibalarla Türkiye’den ayrıldı. Tıpkı 1999’deki Gölcük depremi sonrası olduğu gibi bugün de Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yumuşatılması açısından deprem yeni bir fırsat kapısı aralanmış gözüküyor. Ancak Yunanistan hükümeti gerçekten Türkiye’yi derinden sarsan depremi barış ve uzlaşı için bir fırsat olarak mı görecek yoksa Ege’de karasularını 12 mile çıkartmak için zayi edilemeyecek bir konjonktür olarak mı? Bu noktada derin kuşkular var. Çünkü Yunan medyasından bazı kalemler Türkiye’de asrın felaketini Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarmak için en uygun zaman olarak görülmesi gerektiğini belirtiyorlar. Umarız Yunanistan yönetimi Batılı dostlarının dolduruşuna gelmez de deprem barış ve uzlaşı için fırsat olarak görür.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 445

İslam ve İhsan

DEPREMZEDELER İÇİN NE YAPABİLİRİM?

Depremzedeler İçin Ne Yapabilirim?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.