Ashâb-ı Kirâm Kardeşlerinin Derdiyle Dertlenmeyi Nasıl Anlıyordu? Bizler Nasıl Anlıyoruz?
Müslümanın ümmet, kardeşlik şuuru nasıl olmalıdır? Ashâb-ı kirâm kardeşlerinin derdiyle dertlenmeyi nasıl anlıyordu? Bizler nasıl anlıyoruz?
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Bir yetimi boynu bükük, üzgün gördüğün vakit, onun karşısında kendi evlâdını öpme!”
Bugün Gazze başta olmak üzere ümmetin mazlum coğrafyalarında sayısız yetimin boynu bükük, kalpleri kırık…
Hazret-i Mevlânâ;
“Yeryüzünde üşüyenler varken ben ısınamıyorum.” buyuruyor.
Ebûʼl-Hasan Harakānî Hazretleri de aynı hassâsiyetle;
“Türkistan’dan Şam’a kadarki sahada, birinin parmağına batan diken benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş benim ayağımı acıtmıştır; bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”[1] buyuruyor. Böylece ümmetin derdiyle gerçek mânâda dertlenen bir mü’minin gönül ufkunu sergiliyorlar.
Bizler de bugün ümmetin mazlum ve mağdurlarının, dul ve yetimlerinin acılarına bîgâne kalmaktan hicap duymalı, bunun Allah indindeki vebâlinden titizlikle sakınmalıyız.
Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“Yetimi sakın ezme!” (ed-Duhâ, 9) buyuruyor. Yetimler mahzunken onlara nisbet yaparcasına gülüp eğlenme duygusuzluğu, onların rakik yüreklerini daha da yaralar. Bu ise âyet-i kerîmede men edilen “yetimi ezme”nin, yani ona ezâ ve cefâ etmenin bir başka şeklidir.
Bu itibarla ümmet-i Muhammed mahzun iken bizler mutlu ve huzurlu olamayız. Gazzeʼnin hâli ortadayken zevk u safâ içinde eğlenmek; ümmetin derdiyle dertlenen bir müʼminin şahsiyet ve karakteriyle aslâ bağdaşmaz.
Mehmed Âkifʼin dediği gibi:
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bâri gülmekten utan!
BİZLER KARDEŞLİĞİ NASIL ANLIYORUZ?
Bizlere örnek nesil olarak takdim edilen ashâb-ı kirâm, din kardeşlerinin derdiyle dertlenmeyi nasıl anlıyordu, bizler nasıl anlıyoruz? Meselâ:
■ Müslümanlara her türlü ezâ ve cefânın revâ görüldüğü Mekke devrinde Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, müşriklerin ileri gelenlerinden Velid bin Muğîre’nin himâyesinde rahat bir hayat sürüyordu. Fakat o mübârek sahâbî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını görünce, kendi rahatlığından utanarak tefekküre daldı:
“Vallâhi, arkadaşlarımın ve aile efrâdının Allah yolunda çektikleri türlü türlü çileleri benim çekmeyişim, bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayışım, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diyerek, hâmîsi Velîd’in yanına gitmiş ve ona himâyesini iâde etmişti.[2]
■ Hudeybiye günü Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz tarafından elçi olarak Mekke’ye gönderilmişti. Hazret-i Osman, niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Fakat müşrikler o yıl için müslümanlara izin vermediler. Sadece Hazret-i Osman’a:
“–İstiyorsan sen şimdi tavâf edebilirsin!..” dediler.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- ise:
“–Allâhʼın Rasûlü Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı, ancak O’nun arkasında ziyaret ederim. O’nun kabûl edilmediği yerde ben de yokum!..” diyerek, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan candan bağlılığını, nâiliyette de mahrumiyette de müslümanlarla bir ve beraber olduğunu îlân etti.
■ Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, bir yemekten doyduğu zaman ağlamaklı olur, bazen de kendini tutamazdı. Bir defasında bu hâlinin sebebi sorulunca şu cevâbı verdi:
“−Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dünyadan ayrılıp gittiği ânı hatırlıyorum; vallâhi O, et ve ekmekten günde iki defa karnını doyurmamıştı.”[3]
■ Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- oruçlu olduğu bir gün, önüne oğlu tarafından zengin bir iftar sofrası konulmuştu. O ise önündeki yiyeceklere bakıp şöyle dedi:
“Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, Uhud’da şehîd edildi. O, benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Sonra dünyalık olarak bize her şey verildi. Doğrusu iyiliklerimizin karşılığının bu dünyada verilmiş olmasından, (buna mukâbil âhirette mahrum kalmaktan) korkuyorum.”
Daha sonra Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- gözü yaşlı hâlde yemeği bırakıp sofradan kalktı.[4]
Bugün Gazzeli kardeşlerimiz de hepimizi bir vicdan muhâsebesine sevk etmeli. Düşünmeliyiz ki;
- Ümmetin mazlumlarının yüzü gülmeden bizler gülme hakkına nasıl sahip olabiliriz?!
- Ümmetin mazlumları açken, karnımızı nasıl tıka basa doyurabiliriz?!
- Din kardeşlerimiz düşman tasallutu altındayken ve evleri-yurtları bombalanırken, bizim gönül hânelerimiz nasıl müsterih olabilir, huzur içinde sabahlara kadar nasıl uyuyabiliriz?..
Diğer taraftan, ümmetin mazlumları için sadece üzülüp gözyaşı dökmek de çâre değil. İsmail Atâ Hazretleri:
“Güneşte gölge, soğukta kaftan, açlıkta ekmek ol.” buyurduğu gibi, din kardeşlerimiz için yapılabilecek ne varsa gücümüz yettiğince yapmalı, bu yolda ne imkânımız varsa seferber etmeliyiz. Sesimizin duyulduğu her yerde, sözümüzün geçtiği her alanda, zâlimleri boykot ve protesto etmeye, mazlumların haklı dâvâsını savunmaya devam etmeliyiz. Kalbî ve fiilî duâlarımızla dâimâ kardeşlerimizin yanında olmaya çalışmalıyız.
Şunu da unutmayalım ki Osmanlıʼdan sonra âdeta imâmesi kopmuş tespih taneleri gibi darmadağınık olan İslâm âlemi başsız, ümmet-i Muhammed de yetim kaldı. Dün Fatihʼin yetimi Bosnaʼda, bugün Abdülhamid Hânʼın yetimi Filistinʼde yaşanan katliam ve mezâlimleri -maalesef- gördük/görüyoruz…
Bugün ümmetin yetimlerinin yüzünü güldürebilmenin yegâne yolu, tevhîd dîni İslâmʼın mensupları olan müslümanların “vahdet”inden, yani bir ve beraber olmasından geçiyor. Dolayısıyla İslâm düşmanlarının müʼminler arasına ektikleri fitne tohumlarını temizleyip atmak, kalpleri merhamet ve muhabbetle kaynaştırmak ve İslâm kardeşliğinin yeniden ihyâsı için gösterilecek her türlü gayrete cân u gönülden destek olmak îcâb ediyor.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2025 – Ağustos, Sayı: 474











YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!