Allah Geleceği Biliyorsa Neden Kitap Gönderdi?

Allah’ın geleceği bilmesiyle vahyin gönderilmesi arasındaki ilişki; kader, özgür irade, imtihan ve vahyin hikmeti çerçevesinde ele alınıyor.

Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim Delen

“Allah geleceği biliyorsa neden kitap göndermiştir?” sorusu, zihinlerde çoğu zaman kader, özgür irade ve vahyin anlamı ekseninde dile getirilen bir itirazdır.

BİLMEK İLE SEBEP OLMAK ARASINDAKİ FARK VE VAHYİN HİKMETİ

Bu soruya sağlıklı ve tutarlı cevap verebilmek için öncelikle sorudaki ön kabul ve varsayımları tespit etmek gerekmektedir. Nitekim çıkış noktası itibarıyla bu soru “Bir şey önceden biliniyorsa, artık ona yönelik uyarı, davet, öğüt ve kitap gönderme anlamsızdır.” iddiasına dayanmaktadır.

Bu iddia her ne kadar soru formatında gözükse de hem mantıki hem de kelami açıdan bazı tutarsızlıklar ve sorunlar içermektedir. Çünkü burada bilmek ile sebep olmak eş değerde bir hükme sahip anlam örgüsü içinde değerlendirilmektedir. Halbuki bir şeyin nasıl gerçekleşeceğini bilmek, onun icbari olarak vucut bulmasını sağlamak anlamına gelmemektedir.

Bu tür sorular, kitapların Allah’ın sonucu öğrenmek istemesi veya insanın ne yapacağını görmek istemesi için gönderilmiş olduğu varsayımı üzerine kurulduğu izlenimi oluşturmaktadır. Oysa vahiy, Allah’ın bilgisindeki bir eksiklikten doğmaz.

Bilakis vahiy, insanın bilgisindeki sınırlılığı gidermek, ona istikamet göstermek, sorumluluk alanını belirlemek ve hak ile bâtıl arasındaki ölçüyü açıklamak için gönderilir.

İmtihan, Özgür İrade ve İlâhî Bilgi İlişkisi

Bu bağlamda kitap gönderilmiş olması, kulun imtihan edilmesinin adil zeminini oluşturur. İmtihan, imtihan edilen insanların ne yapacağını Allah’ın bilmediğini öğrenmek istemesi anlamına gelmez. Kulun kendi tercihini fiilî düzlemde ortaya koyması, kendi lehine veya aleyhine şahitlik edecek bir varoluş süreci yaşaması anlamına gelir.

Allah kimin ne yapacağını ezelde bilir, fakat kul, o fiili işlemeden, o tercihi üstlenmeden, o yönelişi kendi varlık tarihinde gerçekleştirmeden ahlâkî sorumluluk somutlaşmış olmaz. Bu bakımdan dünya hayatı Allah Teâlâ açısından bir bilgi edinme süreci olmayıp hakikatin kul açısından açığa çıkma ve sorumluluğun gerçekleşme sürecidir. (Kādî Abdülcebbâr, 1963, 15/64-65).

VAHİY, AKIL VE İLÂHÎ BİLDİRİMİN GEREKLİLİĞİ

Allah’ın geleceği bilmesi, insana hitap etmesini ve ona doğru yolu göstermesini anlamsız hâle getirmez. Çünkü vahiy, Allah hakkında bir zorunluluğun sonucu olmayıp hikmetten hâlî olmayan ilâhî bir fiildir. Peygamber göndermek Allah için ne imkânsızdır ne de mecburîdir, bilakis câizdir (Gazzâlî, 1424, 59).

 Vahyin Akla Rehberliği ve İnsan Bilgisinin Sınırları

Üstelik insan aklı, bütünüyle değersiz olmamakla birlikte, her şeyi kendi başına kuşatabilecek durumda da değildir. İnsanların bilgi ve kavrayış bakımından farklı oluşu, hevâ, şehvet, alışkanlık ve menfaat gibi etkenlerin aklı zaafa uğratabilmesi, ayrıca hangi fiilin hangi akıbete götüreceğinin özellikle mümkünler alanında bütünüyle bilinememesi, ilâhî bildirimin anlamını ortaya koyar.

Bu bakımdan vahiy, aklı ortadan kaldıran bir unsur olmayıp onun ulaşamadığı, tereddüt ettiği veya kendi başına keşfedemediği hususlarda ona rehberlik eden bir beyandır. Nitekim insan, bir ilacın faydasını kendi başına keşfedemese de bir hekim tarafından bildirildiğinde onu anlayabildiği gibi, vahyin bildirdiği hakikatleri de kavrayabilir (Gazzâlî, 1424, 104-105; Mâtürîdî, 1970, 181-184).

KİTAPLARIN TOPLUMSAL ADALET VE DÜZEN İŞLEVİ

Vahyin hikmeti yalnızca bireysel hidayetle sınırlı değildir. Kur’an, kitapların gönderiliş amaçları arasında insanlar arasında ihtilaf edilen konularda hükmetmeyi de zikreder: “Allah, peygamberlerle birlikte hak kitabı indirdi ki, insanlar kendi aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde bununla hükmetsin.” (el-Bakara 2/213).

Bu ayet, kitabın yalnızca ferdî vicdana seslenen bir öğüt metni olmadığını, aynı zamanda hakikatin, adaletin ve toplumsal düzenin referansı olduğunu gösterir.

Benzer şekilde “Andolsun, biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik; insanların adaleti ayakta tutmaları için onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik.” (el-Hadîd 57/25) ayeti, kitap ile adalet arasındaki ilişkiyi ortaya koyar.

Vahyin Toplumsal Adalet ve Hukukî Rehberliği

İnsan toplumu çıkar, öfke, aidiyet, menfaat ve güç ilişkileriyle şekillendiği için, yalnızca bireysel akıl yürütmeye bırakıldığında ihtilafların adil biçimde çözülmesi her zaman mümkün olmaz. Kitap, bu noktada insanlara üst bir ölçü sunar; hakların, yükümlülüklerin, helal ve haramın, iyi ve kötünün sınırlarını belirler (Teftâzânî, 1998, 2/181-182).

Bu açıdan vahiy, yalnızca bireyin kalbine değil, toplumun hukukuna, ahlâkına ve tarihine de hitap eder.

VAHYİN SÜREKLİLİĞİ VE DİNÎ REHBERLİK İŞLEVİ

Kitapların gönderilmesinin bir başka hikmeti, peygamberlerin vefatından sonra ilâhî mesajın korunması ve süreklilik kazanmasıdır. Peygamberler beşer olarak belli bir zamanda yaşar ve vefat ederler. Fakat onların getirdiği ilâhî hükümlerin, iman esaslarının, ibadetlerin, ahlâk ilkelerinin ve toplumsal düzenlemelerin sonraki nesillere ulaşması gerekir. Vahiy bu sürekliliği sağlar.

İlâhî Kitabın Dinî Kaynak ve Süreklilik Fonksiyonu

İlâhî kitaplar, dinî bilginin temel referanslarıdır. İnsanlar dinin akaidini, ahkâmını, ahlâkî ilkelerini, vaad ve vaîdini, öğüt ve uyarılarını bu kitaplar üzerinden öğrenirler. Bununla birlikte kitabın rehberliği yalnızca nazil olduğu tarihsel bağlamla sınırlı görülmemiş, peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan yeni meselelerde de nassın lafzı, maksadı ve genel ilkeleri esas alınarak süreklilik sağlanmıştır.

Âlimler, doğrudan hüküm bulunan konularda ilâhî kitabı temel müracaat kaynağı kabul ederken, hakkında açık nass bulunmayan meselelerde ise sünnet, icmâ, kıyas ve ictihad gibi usûlî yöntemlerle kitabın ortaya koyduğu ana ilkeleri yeni durumlara tatbik etmeye çalışmışlardır. Bu bakımdan kitap, peygamberin vefatından sonra ümmetin elinde kalan bir hidayet rehberi, hakem ve dinî sürekliliğin ana referansı olarak görülmüştür (Nesefi, 2012, 241-243).

SONUCUN BİLİNMESİ İLE SÜRECİN ANLAMI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Sorunun arka planında yer alan en güçlü kabullerden biri şudur: “Sonuç biliniyorsa süreç anlamsızdır.” Oysa insan hayatında pek çok süreç, sonucunun bilinmesiyle anlamsızlaşmaz. Bir öğretmen öğrencinin genel kabiliyetini bilebilir. Fakat ders, ödev ve sınav süreci yine de öğrencinin öğrenmesi, emek vermesi ve kendi seviyesini fiilen ortaya koyması için anlamlıdır.

İlâhî İlim ve Dünya Hayatında Sorumluluk Süreci

Bir hekimin hastalığın seyrini öngörmesi, tedaviyi gereksiz kılmaz aksine tedavinin niçin gerekli olduğunu gösterir. Elbette bu benzetmeler Allah hakkında birebir uygulanamaz ancak bilmek ile süreci iptal etmek arasında zorunlu bir bağ bulunmadığını göstermesi bakımından açıklayıcıdır.

Dünya hayatı da Allah’ın bilmediği bir sonucu öğrenmesi için kurulmuş değildir. Dünya hayatı, kulun kendi tercihleriyle ahlâkî kişiliğini inşa ettiği, hakikat karşısındaki tavrını fiilen gösterdiği ve sorumluluğunu üstlendiği bir süreçtir.

Vahyin Hayatın Anlamını Belirleyen Rehberliği

Vahiy bu sürecin anlam haritasıdır. Kitap olmasaydı, insanın nereye yöneldiği, hangi ölçüye göre doğru veya yanlış yaptığı, hangi niyet ve amelin onu kurtuluşa veya hüsrana götürdüğü belirsizleşirdi.

Bu nedenle sonucun Allah tarafından bilinmesi, kulun süreç içindeki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; bilakis kulun o süreci hangi bilgi ve ölçüyle yaşayacağını daha önemli hâle getirir.

İLÂHÎ İLİM, VAHİY VE İNSAN SORUMLULUĞU ARASINDAKİ DENGE

İlâhî ilim ile vahyin gerekliliği arasında kurulan görünürdeki gerilim, büyük ölçüde “bilmek” ile “zorlamak”, “sonucu bilmek” ile “süreci anlamsızlaştırmak”, “Allah’ın bilmesi” ile “kulun bilmesi” arasındaki farkların karıştırılmasından doğmaktadır.

İlâhî İlim ve Vahyin Klasik Kelâm Açıklaması

 Klasik kelâm geleneği, bu farkları titizlikle ayırarak meselenin çözümünü ortaya koymuştur. Allah’ın ezelî ilmi, kulun fiilini zorlayan bir illet olmayıp kulun iradesi ve sorumluluğu kendi düzleminde gerçekliğini korur.

Kitapların gönderilmesi ise bu sorumluluğun anlamlı ve adil biçimde gerçekleşmesi içindir. Vahiy, insanın yaratılış gayesini açıklar, aklın sınırlı kaldığı alanları aydınlatır, hidayet yolunu gösterir, ihtilaflarda hakem olur, adaleti ayakta tutar, peygamberin vefatından sonra ilâhî mesajın devamını sağlar ve insanın Allah’a karşı mazeret ileri sürmesini ortadan kaldırır.

Tüm bu illet ve gerekçeler, vahyin, insanın hidayete, beyana ve rahmete olan ihtiyacı sebebiyle gönderildiğini gösteren önemli hususlardır.

Kaynakça:

  • Cüveynî, İmâmü’l-Haremeyn Ebü’l-Meâlî Rüknüddîn Abdülmelik b. Abdillâh b. Yûsuf el-Cüveynî et-Tâî en-Nîsâbûrî. İnanç Esasları Kılavuzu Kitabü’l-İrşad. çev. A. Bülent Baloğlu vd. Diyanet Vakfı Yayınları, 2. Basım, 2012.
  • Fahreddin er-Râzî, Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî et-Taberistânî. el-Meʿâlim fî uṣûli’l-fıḳh. thk. Tâhâ Abdurrahman Sa’d. Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-‘Arabî, ts.
  • Gazzâlî, Ebû Hamid Huccetülislam Muhammed b Muhammed. el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād. thk. Muhammed Hasan Hayto. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1424.
  • Kādî Abdülcebbâr, Ebü’l-Hasen Kādı’l-kudât Abdülcebbâr b. Ahmed b. Abdilcebbâr el-Hemedânî. el-Muġnî fî ebvâbi’t-tevḥîd ve’l-ʿadl: en-nübüvvat ve mu’cizat. thk. Taha Hüseyin - İbrahim Medkur. Kahire: ed-Darü’l-Mısriyye, 1963.
  • Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b Muhammed b Mahmûd Mâtürîdî Semerkandî. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Fethullah Huleyf. İskenderiye: Dârü’l-Câmiatü’l-Mısriyye, 1970.
  • Nesefi, Ebü’l-Berekat Hafızüddin Abdullah b. Ahmed b. Mahmud, 710/1310. Şerhü’l-umde fi akîdeti Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâa = el-İ’timâd fi’l-i’tikâd. thk. Abdullah Muhammed Abdullah İsmail. Kahire: Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türas, 2012.
  • Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî el-Horâsânî. Şerhu’l-Makāsıd. thk. Abdurrahman Umeyre. Beyrut: Âlemü’l-Kütüb, 2. Basım, 1998.

İslam ve İhsan

ALLAH CENNETE VEYA CEHENNEME GİDECEĞİMİZİ BİLİYORSA BİZİ NEDEN YARATTI?

Allah Cennete veya Cehenneme Gideceğimizi Biliyorsa Bizi Neden Yarattı?

İNSAN GAYBI BİLEBİLİR Mİ?

İnsan Gaybı Bilebilir mi?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.