Ahkaf Suresinin Tefsiri

Dr. Adem Ergül, Ahkâf suresinin tefsirini yapıyor. Ahkâf suresinin tefsirini yazımızda dinleyebilir ve okuyabilirsiniz.

Ahkâf sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 35 âyettir. İsmini 21. âyetinde geçen ve “kum tepeleri” mânasına gelen اَلأحْقَافُ (ahkâf) kelimesinden alır. Mushaf tertîbine göre 46, iniş sırasına göre 66. sûredir.

5. bölümde, 35 âyetten oluşan Ahkâf sûresinin tefsiri:

AHKAF SURESİNİN TEFSİRİ DİNLE

Ahkaf Sûresi 1. Kısım Tefsiri  (1-8. Ayetler):

Ahkaf Sûresi 2. Kısım Tefsiri  (9-14. Ayetler):

Ahkaf Sûresi 3. Kısım Tefsiri  (15-19. Ayetler):

Ahkaf Sûresi 4. Kısım Tefsiri  (20-28. Ayetler):

Ahkaf Sûresi 5. Kısım Tefsiri  (29-35. Ayetler):

Ahkaf Sûresi Hakkında

Ahkâf sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 35 âyettir. İsmini 21. âyetinde geçen ve “kum tepeleri” mânasına gelen اَلأحْقَافُ (ahkâf) kelimesinden alır. Mushaf tertîbine göre 46, iniş sırasına göre 66. sûredir.

Ahkaf Sûresi Konusu

Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî kelam ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hak peygamber olduğunu bildirir. Bunlara inanıp istikâmet üzere yaşayanlar cennetle mükâfatlandırılacaklardır. Bunlara karşı gelenler ise, Hz. Hûd’a inanmayan Âd kavmi misalinde olduğu gibi, dünyada helak edilecekler, âhirette ise ebedî azaba uğrayacaklardır. Allah’a yaklaşmak üzere taptıkları putlar onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Bu arada söz aile hayatına intikal ettirilerek ana babasına itaatkâr çocuklar övülürken, ana babasına isyan eden çocuklar zemmedilir. Sûrenin sonunda Kur’ân-ı Kerîm’i dinleyip hidâyete eren bazı cinlerin kendi kavimlerini uyarmaya gittikleri bildirilerek, inanmamakta ısrar eden insan kâfirlerine ibret dersi verilir. Her şeyin yaratıcısı Allah tek ilâhtır ve ölümden sonra insanları diriltecektir. Bunun için de sabır ve sebatla O’nun dinini yaşamak, yaşatmak ve tebliğe devam etmek gerekmektedir.

Ahkaf Sûresi Nuzül Sebebi

Sûre Mekke’de Câsiye’den sonra, Zâriyât’tan önce gönderilmiştir. İbn Âşûr’un tesbitine göre (XXIV, 6) bu sûre, peygamberlik geldikten iki yıl sonra vahyedilmiştir.

AHKAF SÛRESİ TEFSİRİ (ÖMER ÇELİK)

  1. Hâ. Mîm.

Kâinat bir dersâne, insanlar o dersânenin talebeleri, onların imtihana tâbi tutulacakları kitap da Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebepledir ki hem kâinat ve insanın yaratılması, hem de bir hidâyet rehberi olarak Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmesi, pek çok ilâhî maksat ve hikmete bağlıdır. Yaratışta en küçük bir abes yoktur. Bu kâinat nizamı, haklıyla haksızın, iyiyle kötünün, zalimle mazlumun bütün amellerinin kaydedilip neticede hesabının görülmesi için kurulmuştur. Bu muazzam kâinat çarkı bunun için dönmektedir. Ancak bu çarkın dönmesi daimî ve ebedî değildir. Bunun da insan ömrü gibi belirli bir süresi vardır. Eceli gelen insanlar ölüp diğer tarafa intikal ettikleri gibi, en sonunda bu nizam muhakkak altüst olacaktır. Allah’ın adâletinin tam olarak tahakkuku için de belirli bir zaman kararlaştırılmıştır ve zamanı geldiğinde mutlaka vuku bulacaktır. Bu hakîkatlere iman edip hayırlı ameller yapanlar neticede kazançlı çıkarlar. Fakat Allah’ı, Rasûlü’nü ve Kur’an’ı inkâr edenler, bu gerçeklerden yüz çevirirler. Yaptıklarının hesabını bir gün vereceklerini hiç düşünmezler. Allah Resûlü (s.a.s.)’in bu gerçekleri haber vermesini kendilerine yapılan bir kötülük olarak değerlendirirler. Halbuki bu uyarılar insana yapılabilecek en büyük iyiliktir. Çünkü ebedî hayatı buna göre şekillenecektir.

Bu sebeple:

  1. Bu kitap, kudreti dâimâ üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olan Allah tarafından parça parça indirilmektedir.
  2. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri gerçek bir maksat ve hikmetle, bir de belirli bir süre için yarattık. Ne var ki kâfirler, uyarıldıkları kıyâmet ve âhiret gerçeğinden ısrarla yüz çeviriyorlar.

Kâinat bir dersâne, insanlar o dersânenin talebeleri, onların imtihana tâbi tutulacakları kitap da Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebepledir ki hem kâinat ve insanın yaratılması, hem de bir hidâyet rehberi olarak Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmesi, pek çok ilâhî maksat ve hikmete bağlıdır. Yaratışta en küçük bir abes yoktur. Bu kâinat nizamı, haklıyla haksızın, iyiyle kötünün, zalimle mazlumun bütün amellerinin kaydedilip neticede hesabının görülmesi için kurulmuştur. Bu muazzam kâinat çarkı bunun için dönmektedir. Ancak bu çarkın dönmesi daimî ve ebedî değildir. Bunun da insan ömrü gibi belirli bir süresi vardır. Eceli gelen insanlar ölüp diğer tarafa intikal ettikleri gibi, en sonunda bu nizam muhakkak altüst olacaktır. Allah’ın adâletinin tam olarak tahakkuku için de belirli bir zaman kararlaştırılmıştır ve zamanı geldiğinde mutlaka vuku bulacaktır. Bu hakîkatlere iman edip hayırlı ameller yapanlar neticede kazançlı çıkarlar. Fakat Allah’ı, Rasûlü’nü ve Kur’an’ı inkâr edenler, bu gerçeklerden yüz çevirirler. Yaptıklarının hesabını bir gün vereceklerini hiç düşünmezler. Allah Resûlü (s.a.s.)’in bu gerçekleri haber vermesini kendilerine yapılan bir kötülük olarak değerlendirirler. Halbuki bu uyarılar insana yapılabilecek en büyük iyiliktir. Çünkü ebedî hayatı buna göre şekillenecektir.

Bu sebeple:

  1. Rasûlüm! De ki: “Allah’ı bırakıp da yalvardığınız putlarınıza bir baksanıza! Bana gösterin bakalım, onlar yerde hangi şeyi yaratmışlar? Yoksa onların göklerde Allah ile bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söylüyorsanız, bana Kur’an’dan önce indirilmiş bir kitap, yahut hiç değilse bir bilgi kalıntısı varsa getirin de görelim!”

Müşriklerden, iddia ettikleri gibi Allah’tan başka tapılmaya değer varlıkların olduğuna dair biri aklî, diğeri naklî olmak üzere iki tür delil talep edilir. Aklî delil şudur: Bir varlığın ibâdete lâyık bir ilâh olabilmesi için yaratıcı olması veya yaratmaya bilfiil ortak olması gerekir. Yeryüzüne bakalım, acaba müşriklerin taptıkları o putlar burada hangi şeyi yaratmışlardır? Böyle bir şey görmek ve göstermek mümkün değildir. Çünkü bunların hepsini Allah’ın yarattığı âşikâr bir gerçektir. Sonra göklere bakalım, acaba oraların yaratılması ve tanziminde putların bir ortaklığı var mı? Böyle bir şey de söz konusu değildir. O halde zerre kadar yaratma gücü ve kudreti olmayan varlıklar asla ilâh olamazlar. Naklî delil de şudur: Allah tarafından gönderilen kitaplar ve önceki peygamberlerin öğretilerinden kalan bilgi kalıntılarıdır. Bunlarda da şirke cevaz veren, olabilirliğini söyleyen en küçük bir bilgi, işaret, iz, hatta ima bile yoktur. İlâhî kitaplar ve nebevî mesajlar bir yana, diğer ilmî kitap veya araştırmalardan hiçbiri, Allah’tan başka bir yaratıcı ve rızık verici bulunduğuna delalet etmez.

Aklî ve naklî olarak hakikat kesinlikle böyle olduğuna göre:

  1. Öyleyse, Allah’ı bırakıp da kıyâmete kadar duasına karşılık veremeyecek kimselere yalvarıp yakarandan daha sapık ve şaşkın kim olabilir? Çünkü, o yalvarıp yakardıkları şeylerin, bunların duasından haberi bile yoktur.
  2. İnsanlar mahşerde toplandıkları zaman, o yalvardıkları şeyler müşriklere düşman kesilecek ve onların kendilerine tapınmalarını şiddetle reddedeceklerdir.

Putlara tapmanın, onlara yalvarıp yakarmanın bir anlamı olmamasına rağmen onlara tapmaya devam edenler, ne yaptığını bilmeyen en sapık ve en şaşkın kimselerdir. Çünkü taptıkları putlar, kıyamete kadar dua ve yalvarmalarına hiçbir karşılık veremeyeceklerdir. Zira onların ibâdetlerinden habersizdirler. Kıyamet gününe gelince, Allah müşriklerle putlarını karşı karşıya getirecektir. Fakat burada da putlar, kendilerine tapan o zavallılara düşman olacaklar ve yaptıkları ibâdetleri de şiddetle inkâr edeceklerdir. Çünkü onlar da o dehşetli günde Allah’ın huzurunda korkudan titreyecek ve Allah’ın gazabını celbedecek bir eksikliğin çıkmasından onlar da son derece endişe duyacaklardır. İşte şu âyetler bu hakikati haber verir:

“Kıyâmet günü Allah herkesi huzurunda toplayacak, sonra da meleklere: «Şunlar size mi tapıyordu?» diye soracak. Melekler ise: «Seni noksan sıfatlardan ve herhangi bir ortağının bulunmasından pak ve uzak tutarız. Bizim dostumuz, sahibimiz ve koruyucumuz ancak sensin! Bizim onlarla bu mânada hiçbir münâsebetimiz olmamıştır, olamaz da! Hayır, onlar, bize değil cinlere tapıyordu ve çoğu onlara inanıyordu» diye cevap verecekler.” (Sebe’ 34/40-41)

“O gün Rabbin müşrikler ile onların Allah’tan başka taptıklarını huzurunda toplayacak, sonra da o tapılanlara: “Şu kullarımı siz mi sapıklığa düşürdünüz, yoksa onlar kendi kendilerine mi yoldan çıktılar?» diye soracak. Onlar da şöyle cevap verecek: «Seni her türlü noksanlıklardan ve şirkten tenzih ederiz! Seni bırakıp başka dostlar edinmek bize yakışmaz. Ne var ki sen bunlara ve atalarına fazl u kereminden bol bol nimetler verdin; nihâyet onlar seni anmayı unutup kitâbına uymadılar, sonunda helâk olmaya müstahak bir gürûh hâline geldiler.»” (Furkān 25/17-18)

Hal böyleyken:

  1. Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğunda içlerinden inkâra saplananlar, kendilerine ulaşan Kur’an hakkında: “Bu düpedüz bir büyü!” dediler.
  2. Yoksa: “Onu kendisi uyduruyor!” mu diyorlar? Rasûlüm! De ki: “Eğer ben onu uydurmuşsam, sizin gücünüz beni Allah’ın azabından kurtarmaya asla yetmez. Kaldı ki O, sizin Kur’an hakkında yaptığınız taşkınlıkları, onun etrafında kopardığınız yaygaraları da çok iyi bilmektedir. Benimle sizin aranızda şâhit olarak O yeter. O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”

İnkârcıların Kur’ân-ı Kerîm’e sihir, büyü demeleri, bu kitabın sıradan bir kelam ve beşer sözü olmadığının kendi ağızlarıyla itiraf edilmesidir. Demek ki onlar, Kur’an’ın hârikulâde bir kitap olduğunu gördüler ve anladılar. Ancak, daha ziyade dünyevi çıkarları açısından işlerine gelmediği için onu inkâr yolunu tuttular. İkinci iddia olarak, Resûlullah (s.a.s.)’in Kur’an’ı kendisi uydurduğunu ve kabul görmesi için Allah’a nispet ettiğini söylüyorlar. Buna da, Allah Teâlâ’nın, peygamber bile olsa, kendisine yalan yere söz nispet edeni şiddetle cezalandıracağı ve onu Allah’ın azabından kimsenin kurtaramayacağı şeklinde cevap verilir. Nitekim bu hususta şöyle buyrulur:

“Eğer o Peygamber, bizim adımıza bir takım sözler uydursaydı, elbette onu kıskıvrak yakalar, sonra da onun can damarını koparırdık! İçinizde hiç kimse de buna mâni olamazdı.” (Hakka 69/44-47)

Müşrikler, Allah Teâlâ’nın bir insanı peygamber yapmayacağını, yapacaksa bunun mutlaka melek olması gerektiğini iddia ediyorlardı. Bu sebeple Resûlullah (s.a.s.)’in onlara şöyle söylemesi emredilmektedir:

  1. De ki: “Peygamber olarak gönderilen ilk kişi ben değilim. Bana veya size ne yapılacağını da bilemem. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım; çünkü ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Peygamberliği ilk defa ortaya çıkaran Hz. Muhammed (s.a.s.) değildir. Ondan önce de Cenâb-ı Hak insanlar arasından seçerek nice peygamberler göndermiştir. Onların da hiçbiri melek değildi. Yanlarında melekler de görünür vaziyette dolaşmıyordu. Onlar da Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi yemek yiyor ve sokaklarda geziyorlardı. Dolayısıyla müşrikler aslında peygamberin söylediği gerçekler, ifa ettiği vazife ve gerçekleştirmek istediği hedeften ziyade onların etten kemikten maddi varlıklarına takılıp kalıyorlardı. Halbuki peygamberlerin şu mühim hususiyet ve vazifeleri vardır:

Peygamberler temel hususiyetler bakımından birbirine benzerler.  Peygamberler de dâhil Allah’tan başka hiçbir varlık gaybı yani duyuların kapsama alanına girmeyen varlık ve olayları bilmez. Allah’ın bildirdikleri ise gayb kapsamının dışında kalır. Gelecekte olacaklar da gayba dâhildir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) bunu bilmediğini açıkça ifade etmektedir. (bk. Buhârî, Cenaiz 3) Peygamberlerin asıl bilgi kaynakları vahiydir. Onlar da, diğer insanlar gibi vahye tâbi olmak, ona uygun davranmak mecburiyetindedirler. Peygamberlerin, Allah’tan aldıkları tâlimatlar istikâmetinde insanları uyarma, dünyada yaptıklarının âhirette nasıl karşılık bulacağını bildirme vazifeleri vardır.

Gelen âyetlerde de Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından lutfedilen gerçek bir ilâhî kelam olduğu hususunda iknâ edici deliller serdedilerek, inkârcıların akıllarını kullanıp gerçeği kavramaları istenir:

  1. De ki: “Bir düşünsenize, Kur’an gerçekten Allah katından gönderilmiş olup siz onu inkâr etmişseniz, üstelik İsrâiloğulları’ndan bir şâhit de bu kitabın haber verdiği gerçeklerin aynısını Tevrat’ta görüp Kur’an’a iman ettiği halde siz kibirlenip ondan yüz çevirmişseniz, sizden daha zâlim kim olabilir? Hiç şüphesiz Allah, öyle zâlim bir toplumu doğru yola erdirmez!”
  2. Küfre saplananlar, bir de mü’minler hakkında şöyle diyorlar: “Eğer Kur’an iyi ve faydalı bir şey olsaydı, şu ayak takımı kimseler ona inanmakta bizi geçemezlerdi.” Böyle söyleyenler, Kur’an’la doğru yolu bulamadıkları için, artık: “Zâten bu, eski, modası geçmiş bir yalan!” diyeceklerdir.
  3. Oysa Kur’an’dan önce de bir rehber ve rahmet olarak Mûsâ’­nın kitabı vardı. Kur’an ise, zulmedenleri uyarmak ve iyi ve makbul işler yapanları müjdelemek üzere Arap diliyle indirilmiş, kendisinden öncekileri doğrulayan bir kitaptır.

Âyetlerde işaret edilen delilleri şöyle izah etmek mümkündür:

Birincisi; madem insanların en doğru sözlüsü olan Peygamber, Allah’tan böyle bir kitap getirdiğini söylüyor, ona da bir kısım insanlar inandığına göre, bunu hemen reddetme yerine bunda bir doğruluk payının olduğunu düşünmek daha akıllıca bir davranıştır.

İkincisi; komşuları olan ve ticâri münasebetler vesilesiyle devamlı görüştükleri İsrâiloğulları, peygamberin ve kitabın ne olduğunu gayet iyi bilmektedirler. Ellerinde Tevrat bulunmaktadır. Bunlar içinde, Tevrat’tan öğrendiği bilgilerden hareketle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gerçek peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm’in de hak kitap olduğunu anlayan ve bunlara iman eden kimseler vardır. Müşriklere şöyle denmektedir: “Ta uzaktaki insanlar bu nimetin değerini fark edip inandıkları halde, başınıza bir devlet kuşu gibi konan bu ilâhî nimeti elinizin tersiyle itmeniz; nefsânî kibir, gurur ve enâniyetinizin esiri olup ondan yüz çevirmeniz hiç doğru bir davranış mıdır? Bu, düpedüz bir ahmaklık ve zulüm değil midir? Böyle bir tavır içinde olduğunuz sürece doğru yolu bulmanız mümkün değildir.”

Üçüncüsü, müşriklerin, servet ve saltanatlarına güvendiklerinden Allah’tan gelecek her iyi ve güzel şeyin öncelikle kendilerine gelmesi gerektiği yönünde bir zanları vardı. Onların gözleri dar dünya çıkarlarından başka bir şey görmediğinden, benlikleri akıl ve görüşlerini iyice daralttığından, kendilerini hakikatin tek ölçüsü sanıyorlardı. En çok değer verdikleri şey maddi imkânlar, dünya malı mülkü idi. müslümanlar hakkında ise peşin bir hükme sahiptiler. Onlara göre müslümanlar, akılları fazla çalışmayan, fakir, gariban, ezilmeye mahkum, safdil kimselerdi. Böyle olduğu için, kendilerinin farkına varmadıkları mühim, kıymetli, değerli hiçbir şeyi, mü’minlerin kendilerinden önce bulabileceklerini imkânsız görüyorlardı. Kendilerine ait olmayan hiçbir şey doğru, güzel, önemli, değerli ve faydalı olamayacağı için en parlak hakikatleri bile onlara kabul ettirmek mümkün değildi. Halbuki bu son derece yanlış bir yaklaşımdır. Kur’an’a göre insanların Allah katındaki değerleri servet ve saltanata değil, iman, ihsân, takvâ, diğer ahlâkî güzellikler ve iyiliklere bağlıdır.

Dördüncüsü; yine Mekke müşriklerine, sürekli teşrik-i mesâi halinde oldukları yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat’ı ölçü olarak almaları tavsiye edilir. Nitekim Hz. Mûsâ ve Tevrat ile Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an arasında çok mühim benzerlikler vardır.  İkisi de insanlığa rehber ve rahmet olarak gelmişlerdir. İkisi de zalimleri uyarmakta, imanla birlikte iyilik ve ihsan sahiplerini müjdelemektedirler. Fark sadece dilde ve şekildedir. Tevrat İbranice, Kur’an ise Arapça indirilmiştir. Fakat muhteva ve hedef benzerliği, bunların aynı kaynaktan geldiğinin ve ilâhî kelam olduklarının önemli bir göstergesidir.

Bütün ilâhî kitapların ve onların nihâî sözcüsü konumundaki Kur’an’ın bize ulaştırdığı gerçek şudur ki:

  1. “Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra da özde ve sözde dosdoğru olarak inanç, amel ve ahlâkta sapmadan doğru yolu tâkip edenler var ya, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir.
  2. Onlar cennetin yârân ve yoldaşlarıdır; yaptıklarının bir mükâfatı olarak orada ebedî kalacaklardır.

Dinin iki temeli vardır; biri iman, diğeri de ameldir. “Rabbimiz Allah’tır” sözü, iman kısmını, “istikâmet üzere olmak” da amel kısmını teşkil eder. Zaten “istikâmet”, Allah rızâsına uygun olan amellerin devamlı ve itidal üzere yapılması mânasına gelir. Bu iki esası hakkiyle yerine getirenler ebedî cennet yurdunu kazanırlar. (bk. Fussılet 41/30-32)

Muhammed Varrâk (k.s.) şöyle der: “Bir insan bütün âlimlerin bildiğini bilse, bütün anlayış sahiplerinin anlayışı kadar bir anlayışa sahip olsa, bütün sihirbazların tılsımlı üsulünü çözmeyi bilse, bütün bu halleriyle güç sarf edip nefsinin bir aybını gizlemeye muktedir olamaz. Onun için tek çâre, ayıplarını gizlemesi için tek yol, Hak Teâlâ ile arasında yapılan işlerinde doğruluktur. Yani sadakat ve istikâmet.” (Velîler Ansiklopedisi, I, 308)

  1. âyette yer alan “yaptıklarının bir mükâfâtı olarak” ifadesi üzerinde durmak gerekiyor. Gerçekten de Kur’ân-ı Kerîm imanla birlikte iyi ve güzel amellerin yapılmasına da çok büyük bir önem veriyor. İnsanın ancak amellerine göre bir mükâfat göreceğini ve amelsiz dinin insana bir fayda sağlamayacağını bildiriyor. Abdullah b. Şeddâd (r.a.)’ın anlattığı şu hâdise bu açıdan büyük bir önem taşımaktadır:

Benî Uzre kabîlesinden üç kişi Resûlullah (s.a.s.)’e geldiler ve müslüman oldular. Allah Resûlü:

“–Bunların bakımını kim üstlenir?” diye sordu. Talha (r.a.):

“–Ben, yâ Resûlallah!” dedi.

Onlar Hz. Talha’nın yanında iken Resûlullah (s.a.s.) bir seriyye gönderdi. O üç kişiden biri bu birlik içinde çıktı ve şehîd oldu. Daha sonra bir seriyye daha gönderdi. Bununla da ikincisi çıktı ve o da şehîd oldu. Üçüncü şahıs ise bir müddet sonra yatağında vefât etti.

Talha (r.a.) bundan sonrasını şöyle anlatır:

“–Yanımda kalan bu üç şahsı rüyamda cennette gördüm. Yatağında ölen en öndeydi, ikinci sırada şehîd olan onu tâkip ediyordu, ilk defa şehîd düşen de en sondaydı. Şaşırdım ve bu vaziyet biraz da ağırıma gitti. Hemen Nebî (s.a.s.)’e giderek gördüklerimi anlattım. Allah Resûlü şöyle buyurdu:

“–Bunda şaşılacak bir şey yok! Allah katında tesbih, tekbîr ve tehlîli dilinden düşürmeden İslâm üzere ömür süren mü’minden daha faziletli bir kimse yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 163)

 Şimdi, cennetin kapılarını açmaya yarayacak güzel bir davranışa teşvik edilmek üzere buyruluyor ki:

  1. Biz insana anne babasına en güzel şekilde davranmasını önemle emrettik. Çünkü annesi onu nice zahmetlere katlanarak karnında taşımış ve nice güçlüklerle doğurmuştur. Çocuğun ana karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihâyet insan güçlü kuvvetli çağına erişip kırk yaşına varınca şöyle der: “Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeyi ve seni hoşnut kılacak sâlih ameller işlemeyi bana nasip et. Soyumdan gelenleri de sâlih insanlar yap. Tevbe edip senin kapına döndüm ve ben tam bir teslimiyetle sana boyun eğenlerdenim.”
  2. Bunlar öyle bahtiyarlardır ki, yaptıkları güzel amellerin mükâfatlarını onların en güzeline göre verecek şekilde kabul eder, günahlarını bağışlar ve kendilerini cennetin yârân ve yoldaşlarından kılarız. Bu, onlara verilmiş ve kesin olarak gerçekleşecek bir sözdür.

Bakara sûresi 233. âyette emzirme süresinin tam iki sene olduğu bildirilir. Burada ise çocuğun anne karnında taşınma süresi ile sütten kesilme süresinin otuz ay olduğu beyân edilir. Bundan hareketle asgari hamilelik müddetinin altı ay olduğu sonucuna ulaşılır.

 Bu âyetlerde, Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde anne babasına iyilik yapan, özellikle de insanın en olgun, güçlü, kuvvetli olduğu çağ olan kırk yaşına geldikten sonra istikâmetini tam olarak Allah’a doğru yöneltip, ciddi bir tevbeden sonra İslâm’ın gereklerini yerine getiren ve bu hususta Cenâb-ı Hak’tan yardım isteyen güzel bir insan, güzel bir evlat karakteri misal verilir. Fakat anlaşılan o ki, kırk yaşına kadar geçen süre zarfında bu insanın bir kısım iyi ve makbul amelleri olduğu gibi, bazı günahları da vardır. Ancak tevbe ettikten sonra daha şuurlu bir kulluk hayatına başlamış ve bunu devam ettirmektedir. Bunlar, elbette ta işin başından “Rabbim Allah’tır” deyip sonra istikâmet üzere bulunanlar gibi yüksek seviyede kullar olmasa da, Allah onların samimi tevbe ve niyazlarını kabul edecektir. Buna binaen de âhirette, onların dünyada yaptıkları güzel amelleri dikkate alacak, amellerini onların en güzeline göre değerlendirecek, günahlarını silecek, böylece onları cennetlikler arasına katacaktır. Rabbimiz bu beyânlarıyla, henüz kendisini günahlardan tam olarak uzak tutma konusunda başarılı olamamış, fakat kalbinde bu yönde güzel niyetler taşıyan kullarını iyiliğe yönlendirmekte ve onları kurtuluşa davet etmektedir. Verdiği sözde de mutlaka duracağını te’yîden bildirmektedir.

İsterseniz, bir de mü’min bir ana-babanın isyankâr çocuğunun içler acısı halini seyredin:

  1. Bir de öylesi var ki, kendisini imana dâvet eden anne babasına: “Öf be! Yetti artık! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken ve hiçbiri dirilip geri gelmemişken siz beni mezarımdan dirilip çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” der. Ana babası Allah’ın yardımına sığınarak: “Evlâdım! Kendine yazık etme! İnadı bırak da imana gel! Çünkü Allah’ın va‘di gerçektir” dediklerinde ise: “Bu söylediğiniz, eskilerin masallarından başka bir şey değil” diye diretir.
  2. İşte bunlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş isyankâr cin ve insan toplulukları içinde, haklarında azap hükmünün kesinleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar, kıyâmet günü büyük bir hüsrâna uğrayacaklardır.
  3. Herkesin yaptığı işlere göre dereceleri vardır. Allah onlara amellerinin karşılığını tam olarak verecek ve kimseye asla haksızlık yapılmayacaktır.

Burada, önceki iki âyette tasvir edilen iyi bir evlat örneğinin karşısına kötü bir evlat örneği konur. Bu evlat, âhirete inanmamakta ve kendisini imana çağıran ana babasına da kaba ifadeler kullanarak küstahça isyan etmektedir. Ana babanın son derece müşfikâne ve merhamet dolu sözlerine karşı pervasızca inkârını kusmaktadır. Bu duurmdaki insanlar, durumlarını değiştirmedikleri takdirde, kendisinden önce gelip geçen aynı tînetteki insan ve cin gürûhlarıyla birlikte azab-ı ilâhîye uğrayacaklardır.

Bu misalleri okuyanlar ve dinleyenler, bu iki evlattan hangisini beğenirlerse onu kendilerine örnek seçebilir ve seçtikleri örneğe göre de sonuca razı olurlar. Çünkü Allah, herkese aynı şekilde muamele yapmayacaktır. Yapılan iyiliklere ve kötülüklere göre dereceler takdir edilecek; cezalar ve mükâfatlar da buna göre verilecektir. Herkese amelinin karşılığının tam olarak verilmesi ve kimseye haksızlık yapılmaması açısından da bu derecelendirme önem arz etmektedir. Zira eğer bir insan ecirlerinden mahrum kalır veya hak ettiğinden daha azını alırsa bu bir zulüm olduğu gibi, aynı şekilde kötü bir insan da hak ettiği cezayı görmez veya hak ettiğinden daha fazlasını bulursa bu da bir zulüm olacaktır. Allah ise zulmetmekten pek yücedir.

Dünya nimetlerini tıka basa kullanıp kötülük işlemeye devam eden kimselerin âhirette karşılaşacakları feci durum şöyle haber verilir:

  1. O gün, dünyada iken küfre batmış olanlar ateşe sunulacak ve kendilerine şöyle denecek: “Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınızda hoyratça harcayıp tükettiniz ve bunlarla safâ sürdünüz. Âhirete eli boş geldiniz. Bu gün ise, hiç hakkınız olmadığı halde yeryüzünde büyüklük taslamanız ve doğru yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız!”

Kâfirler, dünyada Allah’ın âyetlerini kabul etme ve fakir müslümanlarla beraber bulunma hususunda gösterdikleri kibirden dolayı âhirette zelil olacaklardır. Nitekim onlar, Peygamberimiz (s.a.s.)’e iman etmeleri halinde yoksul ve fakir müslümanlara katılıp onlarla beraber oturup kalkmayı şerefsizlik olarak görüyorlardı. Diğer taraftan onlar, âhirete inanmayıp hayatın sadece dünya hayatından ibaret olduğunu sandıklarından ötürü, bütün mesailerini dünyada her türlü zevki tadabilme yolunda harcıyor, buldukları imkânlarla daha fazla sefa sürmek için çabalıyor, vakitlerini oyun ve eğlence ile geçiriyorlardı. Âhiret için hiçbir yatırım yapmıyorlardı. Aksine haksız yere büyüklük taslıyor, insanları küçük görüyor ve her türlü günahı işliyorlardı. Günümüz kâfirleri de aynı şekilde davranmaktadırlar. Böyle olduğu içindir ki bunlar eli boş olarak öte âleme geçer; orada da kibirlerini kırıcı, onurlarını yerle bir edici, aşağılayıcı, horlayıcı bir azapla cezalandırılırlar.

Bu âyet-i kerîme açıkça kâfirlerin âhiretteki durumlarını anlatmaktadır. Bununla birlikte, başta Allah Resûlü (s.a.s.) olmak üzere sahâbe-i kirâm ve diğer takvâ sahibi müslümanlar da bu âyetin dehşet verici ikazını dikkate alarak, âhiret nasiplerini azaltmamak için dünya nimetlerini kullanma ve nefsânî arzuları tatmin hususunda zühd yolunu tercih etmişlerdir. Bunun çok güzel misalleri vardır:

Günler geçerdi, Peygamberimiz (s.a.s.)’in evinde yemek pişirmek için ateş yanmazdı; çok defâ aç yatardı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 217; İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 405)

Bu sebepledir ki Mevlânâ Hazretleri:

“–Bugün evde bir şey var mı?” diye sorar. Eğer:

“–Hiç bir şey yok” cevabını alırsa sevinir, şükreder ve:

“–Allah’a hamdolsun bugün evimiz Peygamberimizin evine benziyor” derdi. (Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, I, 408)

Birgün Hz. Ömer, Peygamberimiz (s.a.s.)’in hâne-i saadetine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı. Allah Resûlü onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır, Efenimiz (s.a.s.)’in mübârek teninde izler bırakmıştı. Bir köşede bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivide asılı eski bir su kırbası duruyordu. İşte hepsi bu kadar!.. Arabistan Yarımadası’nın Fahr-i Kâinat Efendimiz’e boyun eğdiği bir günde O’nun dünyaya âit mal varlığı bunlardan ibâretti. Hz. Ömer bunları görünce, içini çekti. Kendini tutamadı, gözleri dolu dolu oldu ve ağladı. Peygamberimiz (s.a.s.):

“–Niçin ağlıyorsun ey Ömer?” diye sordu. O da:

“–Niçin ağlamayayım yâ Rasûlallah! Kayser ve Kisrâ dünya nimetleri içinde yüzüyor! Resûlullah ise kuru hasır üzerinde yaşıyor!..” dedi.

Allah Resûlü (s.a.s.), Ömer (r.a.)’in gönlünü hoş etti ve:

“–Ağlama ey Ömer! Dünyanın bütün nimet ve zevkleriyle onların, âhiretin de bizim olmasını istemez misin?!.” buyurdu. (bk. Müslim, Talâk 34; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 298)

Yine bu misâle benzeyen bir hâdisenin ardından:

“Dünya benim neme gerek! Benimle dünyanın misâli, bir yaz günü yolculuk yapıp da, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da kalkıp yoluna devam eden kimseye benzemektedir.” buyurmuştu (Tirmizî, Zühd 44/2377; İbn Mâce, Zühd 3)

Resûl-i Ekrem (s.a.s.), kıyâmette dünya nimetlerinden hesâb verme endîşesiyle sık sık:

“Ey Rabbim! Beni fakir bir insan olarak yaşat; bana fakir bir insan olarak ölüm nasîb et; beni fakirlerle dirilt!” şeklinde dua ederdi. (Tirmizî, Zühd 37/2352; İbn Mâce, Zühd 7)

Şu misal de oldukça dikkat çekicidir:

Hz. Ömer, elinde bir et parçası bulunan Câbir (r.a.) ile karşılaştığında:

“–O nedir?” diye sormuş, Câbir de:

“–Canım çektiği için satın aldığım bir et parçasıdır” demişti.

Bunun üzerine Ömer (r.a.) şu îkazda bulundu:

“– Sen, öyle her canının çektiği şeyi satın alır mısın? Yoksa sen, «…Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınızda hoyratça harcayıp tükettiniz ve bunlarla safâ sürdünüz…» (Ahkāf 46/20) âyetinde bahsedilen kimselerden olmaktan korkmuyor musun?” (Ahmed b. Hanbel, Zühd, s. 124)

İşte dünya hayatına aldanıp âhireti unutan zâlimlerin feci sonlarını gözler önüne seren çarpıcı bir örnek:

  1. Rasûlüm! Âd kavminin kardeşi Hûd peygamberi de hatırla! Aslında, ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçti. Hani o, Ahkãf bölgesinde oturan kavmini: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin büyük bir gününün azabına uğramanızdan korkuyorum!” diye uyarmıştı.
  2. Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit edip durduğun azabı başımıza indiriver!” dediler.
  3. Hûd şöyle cevap verdi: “Azabın ne zaman geleceğine dâir kesin bilgi sadece Allah katındadır. Ben size, bana gönderilen mesajı duyuruyorum. Fakat görüyorum ki siz, laf anlamayan câhil bir topluluksunuz.”

Resûlullah (s.a.s.)’i yalanlayan müşrikler, Hz. Nûh’tan sonra kendilerine peygamber gelen ilk Arap toplumu olan Âd kavmi misal verilerek ikaz edilmektedirler. Âd kavmi Ahkâf denilen bölgede yaşıyorlardı. Ahkâf, sözlükte “kum tepeleri” mânasına gelir. Özel isim olarak Arap yarımadasının güney doğusunda, Hadramut’un kuzeyinde bulunan ve Umman’dan Yemen’e kadar uzanan bir yerdir. Hz. Hûd onlara peygamber gönderilip kendilerini Allah’a kulluğa davet etmiş, şirkten vazgeçmedikleri takdirde büyük bir azaba uğrayacaklarını bildirmişti. Onlar ise bu ihtarı dikkate almadan, hatta Hz. Hûd ile alay ederek günahta devam etmişlerdi. Fakat akıbetlerinin çok feci olacağını hiç akıllarına bile getirmemişlerdi:

  1. Derken azabın simsiyah bir bulut şeklinde belirip vâdilerine doğru yöneldiğini görünce: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir bulut!” dediler. “Hayır! Bu, bir an önce gelmesini isteyip durduğunuz cezadır; içinde can yakıcı azap taşıyan bir rüzgârdır!”
  2. O korkunç kum fırtınası, Rabbinin emriyle her şeyi devirip yerle bir ediyordu. Böylece, o zâlimlerin kumlar altında kalan harap olmuş evlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. Biz, günaha batmış inkârcı bir toplumu işte böyle cezalandırırız!
  3. Halbuki onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler lutfetmiştik. Fakat o kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay edip durdukları azap, kendilerini her taraftan kuşatıverdi.

Nihâyet bir gün Allah’ın azabını ufukta enlemesine yayılmış geniş bir bulut olarak gördüler. Bulut, vadilerine doğru ilerliyordu. Onu ilk planda yağmur bulutu sandılar, sevindiler. Oysa o bulut, çarçabuk gelmesini bekledikleri ve alay edip durdukları azap idi. O can yakıcı azabı içinde taşıyan ve üzerinden geçtiği her şeyi yıkıp deviren, yerle bir eden bir kasırga bulutu idi. Yedi gece sekiz gün devam eden bu kasırga ile Ahkâf bölgesi tamamen yıkıldı. Âd kavminin hepsi helak edildi. Evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez hale geldi. (bk. A‘râf  7/65-72; Hûd 11/50-60; Hakka 69/6-8)

Mâlik b. Dinar (r.h.)’in şu hâli ne ibretlidir:

Bir defasında yoluna bir dilenci çıktı, bir şeyler istedi. Bunun üzerine etrafa bir göz gezdirdi, kimsecikler yoktu. Sonra başını göğe kaldırdı; o sırada bir bulut üstünden geçiyordu. Titredi ve dilenciye şöyle dedi:

“- Biraz dur; şu bulut bir geçsin… Belki içinde taş vardır, başımıza yağar.” (Velîler Ansiklopedisi, I, 118)

O hâlde ey insanlar!

  1. Doğrusu biz, etrafınızda bulunan nice beldeleri yerle bir ettik. Belki inkârı bırakıp da doğru yola dönerler diye âyetlerimizi çeşitli şekillerde tekrar tekrar açıkladık!
  2. Kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye O’ndan başka ilâh edindikleri şeyler onlara yardım etseydi ya! Aksine onlar, kendilerini yüzüstü bırakıp ortadan kayboluverdiler. Onların Allah’a karşı iftirâlarının ve başka ilâhlar uydurmalarının sonucu işte budur.

Kur’an’ın ilk muhatapları olan Kureyş’in çevresinden bulunup helak edilen beldeler, Kureyş ticaret kervanlarının geçtiği yollar üzerinde yer alan Hicaz’a komşu memleketlerdir. Bunlar güney Arabistan’da Âd, Tübba kabileleri, kuzeyde Semûd, kuzey batıda Medyen ve Lût kavimlerinin oturdukları bölgelerdir. Allah Teâlâ peygamberlerine olan isyanları ve günaha dalmaları sebebiyle bunların hepsini helak etmiştir. Mekkeliler seyahatleri esnasında bunların kalıntılarını görüyorlardı. Bunların hepsi putperestti; kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye taptıkları putları vardı. Fakat ilginç olan şu ki, Allah Teâlâ bu toplumları helak ederken taptıkları putlar onlara hiçbir yardımda bulunamadılar. Allah’a müracaatta bulunup, şefaat ederek onları helak olmaktan kurtaramadılar. Hepsi ortadan kaybolup gitti. Zaten bir gerçekliği bulunmayan putperestliğin neticesinin böyle olmasından daha tabii bir durum olamaz. Dolayısıyla Allah’tan başka ilâhlar edinip onlara tapanlar bu ibretli hadiselerden ders alıp, bir an önce gittikleri yanlış yoldan dönmelidirler.

Hiç değilse, Allah’ın kendilerini insan olarak yaratmasından utanıp, cinlerin şu hâlini örnek alsınlar:

  1. Hani cinlerden bir grubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yönlendirmiştik. Onu dinlemek üzere hazır hâle geldiklerinde, birbirlerine: “Susun, dinleyelim!” dediler. Okuman tamamlanınca da kavimlerine birer uyarıcı olarak döndüler.
  2. Onlara şöyle dediler: “Ey kavmimiz! Biz Mûsâ’dan sonra indirilen, daha önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve dosdoğru bir yola rehberlik yapan bir kitap dinledik.”
  3. “Ey kavmimiz! Allah’a çağıran bu dâvetçiye uyun ve ona iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan korusun!”
  4. “Kim Allah’ın dâvetçisine uymazsa, yeryüzünde Allah’ın cezasından kaçıp kurtulamaz; kendisi için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamaz. Öyleleri, apaçık bir sapıklık içindedirler!”

Resûlullah (s.a.s.) Taif seferinden üzgün olarak Mekke’ye dönerken yolda Batn-ı Nahle mevkiinde konakladı. Orada yatsı namazını kıldırıyorken bir grup cin gelip Efendimiz (s.a.s.)’in okuduğu Kur’an’ı dinlediler. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 167) müslüman oldular ve dönüp kavimlerini de Kur’an’a imana davet ettiler. Hâdise ile alakalı bütün rivayetler ittifakla cinlerin, orada Allah Rasulü (s.a.s.)’e kendilerini belli ettirmediklerini ve Efendimizin de onları fark etmediğini bildirir. Allah Teâlâ sonradan vahiy yoluyla onların Kur’an dinlediklerini haber vermiştir. Aynı hususa Cin sûresi 1-2. âyetlerde de yer verilmektedir.

Âyet-i kerîmeler cinlerin daha önce Hz. Mûsâ’ya ve diğer semavi kitaplara inandıklarını haber vermektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’i dinledikten sonra bunun da daha önceki peygamberlerin tebliğ ettiği aynı kelam olduğunu anlamışlardır. Bu sebepledir ki bu kitaba ve onu getiren Peygamber’e hemen iman etmişlerdir.

Cinlerin Peygamberimiz (s.a.s.)’e gelmeleri ve onu dinlemeleri ile alakalı sahih rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu hadiseden sonra cinler, peş peşe heyetler halinde Allah Rasulü (s.a.s.)’in huzuruna gelmeye ve onunla yüz yüze sohbet etmeye başladılar. Bunlardan biri şöyledir:

Alkame şöyle anlatır: İbn Mesud’a:

“- Cin gecesi sizden biriniz Peygamberimiz’e arkadaşlık etti mi?” diye sordum.

“- Hayır” dedi, “Bir gece Mekke’de onu kaybettik. Her tarafta, derelerde tepelerde aradık. Acaba kendisine bir suikast mı yapıldı, yoksa bir şey mi oldu, dedik. O gece bir kavmin geçirebileceği en sıkıntılı bir gece geçirdik. Sabahleyin, Peygamber (s.a.s.)’in Hıra tarafından geldiğini gördük. Kendisine duyduğumuz üzüntüyü anlatınca şöyle buyurdu:

«- Bana cinlerin davetçisi geldi; beni yanlarına gitmem için çağırdı. Ben de gidip onlara Kur’an okudum.» Allah Resûlü (s.a.s.) bizi götürdü, cinlerin izlerini ve yaktıkları ateşlerin izlerini bize gösterdi.” (Müslim, Salât 150, 153; Tirmizî, Tefsir 46)

Yine rivayete göre, cinler Peygamber Efendimiz’den azık istemişlerdi. O da: “Elinize geçen, Allah adı anılarak kesilen her kemik size azıktır, onun üzerinde mutlaka bir parça et olur. Deve gübresi de hayvanlarınıza azıktır” buyurdu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem (s.a.s.): “Kemik ve deve gübresiyle taharetlenmeyiniz, çünkü bunlar cin kardeşlerinizin yiyeceğidir” buyurmuştur. (Müslim, Salât 153)

Kur’ân’da anlatılan bu cin kıssası ile Kur’ân’ın gerçekten Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşrikler ve bütün inkârcılar azarlanıp kınanmaktadır. Çünkü başka bir âlemin varlıkları olarak cinler, Kur’ân’ı dinlemişler ve onun Allah katından gelmiş bir kitap olduğuna yakînen inanmışlardır. Halbuki müşrikler, özellikle Mekke müşrikleri insan cinsinden, kendilerine Kur’ân’ı getiren Peygamber (s.a.s.)’in cinsinden oldukları hatta onun dilini konuştukları halde Kur’ân’ın gerçek bir kitap olduğu hakkındaki şüphe ve yalanlamalardan bir türlü kurtulamamışlardır. Bu, onlar için büyük bir ibret tablosu değil midir?

Esas ibret tablosu ise gözlerinin önünde sonsuzluğa doğru uzayıp giden sınırsız gökler ve uzay boşluğunda insanın yaşaması için mükemmel bir mekan olarak düzenlenen yeryüzüdür. O halde:

  1. Peki onlar, gökleri ve yeri yoktan yaratan, onları yaratırken asla yorulmayan ve hiçbir zayıflık göstermeyen Allah’ın, ölüleri yeniden diriltmeye gücü yeteceğini hâlâ anlamadılar mı? Evet, gerçekten O’nun her şeye gücü yeter.
  2. Ateşe sunulacakları gün kâfirlere: “Nasıl, bu ateş gerçek değil miymiş!” diye sorulacak. Onlar da: “Evet, Rabbimize yemin olsun ki gerçekmiş!” diye pişman olacaklar. Allah da: “Şu halde, inkârınız karşılığında tadın şimdi azabı!” buyuracak.

Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratırken hiçbir yorgunluk ve güçlükle karşılaşmayan Allah, elbette ölüleri diriltmeye ve istediği her şeyi yapmaya kadirdir. Bunun inanılmayacak ve anlaşılmayacak hiçbir yönü yoktur. Bu bakımdan, nefsânî gurur ve kibirlerine kapılıp bu apaçık hakikati inkâr edenler, kıyamet günü cehenneme sunulacaklar, cehennemi gözleriyle gördükleri o sırada kendilerine, yalanlayıp durdukları o azabın gerçek olup olmadığı sorulacaktır. Artık inkâr edecek bir durum söz konusu olmadığından gerçeği itiraf edeceklerdir. Fakat nihâî noktadaki bu zorunlu itiraf, onları azaptan kurtarmaya yetmeyecektir:

  1. Öyleyse Rasûlüm! Azim ve kararlılık sahibi peygamberler nasıl sabrettilerse sen de öylece sabret. İnkârcılar hakkında hemen hükmün verilmesini isteme. Zâten onlar, tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüz çok kısa bir süreden fazla kalmadıklarını sanacaklardır. Bu bir duyurudur! Öyle ya; yoldan çıkmış bir toplumdan başkası helâk edilir mi hiç?

اُو۬لُوا الْعَزْمِ  (ulu’l-‘azm), azimet, sebat ve kararlılık sahibi demektir. Tebliğlerini büyük bir karalılıkla yerine getiren peygamberleri güzellikle vasfeden bir ifadedir. Bütün peygamberler bu vasfa sahiptir. Burada, inkârcıların şiddetli muhalefet ve düşmanlıklarıyla karşılaşan Resûlullah (s.a.s.) teselli edilir. Nasıl daha önceki peygamberler kavimlerinin eziyet, muhalefet ve kötü davranışlarına karşı senelerce yılmadan mücadele vermişlerse, öylece tebliğe ve çalışmaya devam etmesi istenir. Bunların hemen iman edeceğini, eğer iman etmezlerse Allah’ın onlara hemen azap indireceğini düşünmeden vazifesini ciddiyetle yapması talep edilir. Aynı teselli ve talep, İslâm dinini yaşama ve yaşatma mücadelesini veren tüm müslümanlar için geçerlidir. Çünkü dünya hayatı gerçekten çok kısadır. Burada faydasız şeylere harcayacak bir dakika, bir nefes bile yoktur. Gerçek şu ki, ya dünyada helak edici azap veya ölüm, yahut kıyamet geldiği zaman insanlar, dünyada bir saatten, yani çok az bir süreden fazla kalmadıklarını sanacaklardır. Onun için kâfirlerin inat ve inkârlarına aldırış etmeden kulluk ve tebliğ vazifesine devam zaruridir. Neticede Allah’ın emrinden çıkan ve günahlara dalan toplumlar zaten helak edilecektir. Bu, Allah’ın bir kanunu ve bir tâlimatıdır.

Kaynak: Prof. Dr. Ömer Çelik, Hakkın Daveti Kur'an-ı Kerim Meali ve Tefsiri

İslam ve İhsan

KUR’ÂN-I KERİM OKUMANIN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER

Kur’ân-ı Kerim Okumanın Fazileti İle İlgili Hadisler

KUR’AN-I KERİM’İ HUŞUYLA OKUYUP YAŞAMANIN MÜKAFATI

Kur’an-ı Kerim’i Huşuyla Okuyup Yaşamanın Mükafatı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.