ABDULLAH ZÜ'L-BİCÂDEYN (RA) KİMDİR?

Abdullah Zü’l-Bicâdeyn (r.a.) Allah ve Resûlü yolunda iki kilim parçasını kendine elbise yapıp imanından taviz vermeden yaşayan coşkun gönüllü bir yiğit!..

Resûlullah’ın, o evvâhtır, Allah için inleyen, çoşkun gönüllü biridir şehadetine mazhar bir bahtiyar!.. Kendisini himaye eden amcasına; “Ne yaparsan yap! Bundan sonra putlara tapmayacağım! Muhammed’e tâbi olacağım. İşte verdiklerin hepsini al!” diye meydan okuyan bir iman eri!..

Mescidde yüksek sesiyle, coşkulu bir gönülle Kur’an okuyan Hak âşığı!..

O, Müzeyne kabilesine mensup gencecik bir delikanlı idi. Küçük yaşta babasını kaybettiği için amcası tarafından büyütüldü. Dünyalık olarak babasından bir şey kalmadığı için kabilesi arasında devamlı boynu bükük, ezik bir halet-i ruhiyye içerisindeydi. O, gençliğini malı mülkü olmayan bir yetim olarak yaşadı.

Zengin olan amcası Abdullah’ı yanına alıp büyüttü. Onun bütün ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşıladı. Ona koyun cinsinden küçük baş hayvanlar aldı. Onu mal sahibi yaptı. Kısa zamanda o, devesi, davarı ve hatta kölesi bile olan sürü sahibi zengin bir insan oldu.

O, Resûlullah Medine’ye hicret edince, İslâm hakkında bilgi edinmeye başladı. İslâm’ın nuruyla gönlü aydınlandı ve Müslüman olmaya karar verdi. Fakat amcasının karşı çıkmasından korktuğu için bu güzel duygularını bir türlü dışa vuramadı.

İSLÂM İÇİN DÜNYADAN VAZGEÇTİ

Aradan yıllar geçti. Mekke fethedildi. Amcası halâ İslâm’a gelemedi. Abdullah da artık dayanamadı ve her şeyi göze alarak amcasına:

“-Ey amca! Uzun zamandan beri seni bekledim. Seninle birlikte İslâm’la şereflenelim istedim. Fakat bu konuda sizin hiçbir adım attığınızı, hiçbir olumlu tavrınızı göremedim. Senin Müslüman olmaya niyetin yoksa bana müsaade et de gidip Müslüman olayım” dedi. (Vakıdî, Megâzî, 3/1013.)

Abdullah’ın bu teklifine amcası şiddetle karşı çıktı. Hatta tepkisini daha ileri götürerek onu dünya malı ile tehdit etti. Ona şöyle seslendi:

“- Abdullah! Eğer sen Müslüman olacak olursan, üzerindeki elbisene varıncaya kadar soyar, sana vermiş olduğum her şeyi, senden çeker, geri alırım” dedi.

Bu tehditlere aldırmayan Abdullah’ın gölüne İslâm’ın nûru girmişti. Artık onu hiçbir güç imana gelmekten alıkoyamayacaktı. Hiç tereddüt etmeden son derece vakur bir davranışla şöyle cevap verdi:

“- Ey amca! Ne yaparsan yap! Bundan sonra taşlara tapmayacağım. Putları terk edip, Muhammed’e tâbi olacağım. İşte verdiklerin hepsini, al!” diyerek kararlılığını ortaya koydu. (Vakıdî, Megâzî, 3/1013.)

Hiç beklemediği bu tavır karşısında birden davranışları değişen, zâlimce hareketler sergileyen amcası Abdullah’ın üzerindeki elbiseye varıncaya kadar verdiği her şeyi geri aldı. Onun üstünde mal mülk adına bir şey bırakmadı.

İKİ KİLİM PARÇASINI KENDİSİNE ELBİSE YAPTI

Abdullah amcasının yanından ayrılıp annesinin yanına koştu. Başından geçenleri anlattı. Annesi yanında bulunan kalın kilimi iki parçaya ayırarak onu örtüp sarmaladı. Kilimin bir parçasını beline diğer parçasını da üstüne saran Abdullah doğruca Medine yolunu tuttu.

Mescide geldi ve sabah namazına kadar orada kaldı. Resûlullah sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate göz gezdirdi. Abdullah’ı tanıyamadı ve:

“-Kimsin?” diye sordu.

O da: “- Ben Abdüluzza’yım” dedi.

Sevgili Peygamberimiz onun ismini değiştirerek: “- Sen, Abdullah Zü’l-Bicadeyn’sin (İki parça kilimlisin). Yakınımda dur! Sık sık yanıma gel, git!” buyurdu. (Üsdü’l-Gabe, III, 228.)

Resûlullah’ın bu emri üzere Suffe’ye yerleşti. Büyük bir aşk ile Kur’an öğrenmeye başladı. Gece gündüz Kur’an okuyordu. Okudukça manevi haz alıyordu. Biraz da yüksek sesle okuyordu.

Sesi oldukça gür idi. Kırâat esnasında, tesbih çekerken ve tekbir getirirken sesini hep yükseltirdi. Bir gün etrafındakileri rahatsız edecek şekilde yüksek sesle Kur’an okuyordu.

Hazreti Ömer bu durumu İki Cihan Güneşi Efendimiz’e arzetti ve: “- Yâ Resûlallah! Şu bedeviyi duymuyor musun? İnsanları rahatsız ediyor, Kur’an okumalarına engel oluyor” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hazreti Ömer’e:

“- Onu kendi haline bırak! O, Allah ve Rasûlü için hicret etmiştir. O, Evvâhlardan (Allah için inleyenlerden, çoşkun gönüllü biri) dir” buyurdu. (Vakıdî, Megazî, 3/1O13; Üsdü’l-Gâbe, III, 228.)

İbni Edrâ anlatıyor:

“- Resûlullah’ı korumak için bir gece nöbet tutuyordum. Efendimiz ihtiyaç için gece yarısı dışarı çıkınca beni gördü. Elimden tuttu ve birlikte biraz yürüdük. Bir adama rastladık. Namaz kılıyor ve yüksek sesle Kur’an okuyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz onun hakkında:

“-Belki de riyakârlık yapıyor” buyurdu.

Ben bu söze hayret ettim ve:

“-Yâ Resûlallah! Adam namaz kılıyor ve Kur’an’ı sesli okuyor. Bunda ne mahzur var?” diye sordum.

Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle cevap verdi:

“-İfrad da, tefrid de hoş değil. Aşırılıkla hedefe ulaşılmaz” buyurdu.

Yine bir başka gece nöbet tutarken Resûlullah dışarı çıktı. Bir müddet birlikte yürüdük. Yolda bir adamın yüksek sesle Kur’an okuduğunu ve namaz kıldığını duyduk. Ben hemen:

“-Herhalde riyakârlık yapıyor” dedim.

Fahr-i Kâinat Efendimiz derhal müdahale etti ve:

“- Asla! O evvâhtır (Allah için inleyen, çoşkun gönüllü biridir)” buyurdu. Adama yaklaştığımda onun Abdullah Zü’l-Bicâdeyn olduğunu gördüm. (Müsned, IV, 159; V, 350.)

Abdullah Zü’l-Bicâdeyn Kur’an âşıklısı olduğu kadar Cihad âşığı idi. Şehidlik özlemi ve şehâdet arzusuyla yaşardı. Şehadeti için dua eder ve dua isterdi.

ŞEHİD OLMAK İÇİN DUA İSTEDİ

O, Tebük Seferine katılmıştı. Yolda giderken Resûlullah’ın yanına yaklaşıp bu arzusunu şöyle dile getirdi:

“-Yâ Resûlallah! Şehid olmam için Allah’a dua et!” diye niyazda bulundu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de onun kolundan tutarak:

“- Allah’ım onun kanını kâfirlere haram kıl!” diye dua etti.

Abdullah hemen İki Cihan Güneşi Efendimiz’e:

“-Yâ Resûlallah! Ben bunu kasdetmedim” dedi ve gönlünde yatan şehadet hasretini dile getirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz onun bu hasretinin gerçekleşeceğini müjdelercesine ona şöyle buyurdu:

“- Sen Allah için savaşa çıkar, hummaya yakalanır ve bu yüzden ölürsen şehitsin. Yahut bineğinden düşer ölürsen yine şehitsin. Hangisinin olacağını bilemezsin” diye izahta bulundu.

Abdullah Zü’l-Bicâdeyn, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bu açıklamalarını kendisi için bir işaret kabul etti.

TEBÜK ŞEHİDİ

Tebük’e vardıktan birkaç gün sonra şiddetli bir humma hastalığına yakalandı. Ateşler içerisinde kaldı. Kurtulamayarak orada şehadet şerbetini içti.

Abdullah Zü’l-Bicâdeyn’in cenazesini Hazret-i Ebûbekir ve Ömer taşıdı.

Kabre yaklaşınca Resûl-i Ekrem Efendimiz bizzat kendisi kabre girdi ve:

“- Kardeşinizi bana yaklaştırın” buyurdu.

Cenazeyi kendi elleriyle kabre koyup defnettikten sonra ellerini kaldırdı ve şu duayı yaptı:

“-Allah’ım! Ben ondan râzı olarak geceye vardım. Sen de râzı ol!” diye niyazda bulundu.

Ne büyük mazhariyet!... Ne büyük şeref!... Ne büyük mutluluk!... Allah’ım bizlere de böylesi mutluluklar nasip et!...

Abdullah ibni Mesut bu olayı naklederken Abdullah Zü’l-Bicâdeyn’in bu mazhariyyetine gıbta ettiğini şu sözleriyle ortaya koymuştur:

“Abdullah’tan 15 yıl önce Müslüman olmama rağmen, “Keşke onun yerinde ben olsaydım” diye temenni ettim” demiştir. (İsâbe, II, 292; Üsdü’l-Gâbe, III, 228; Vakıdî, Megâzî, III, 1014.)

Allah ondan râzı olsun. Rabbimiz cümlemize Zü’l-Bicâdeyn’in ahlâkından, hedef ve gayesinden hisseler alabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasip eylesin. Âmin.

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 307

TEBÜK SEFERİ’NDE HANGİ SAHABİ ŞEHİT OLDU?

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle