Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin "ârif" Hakkındaki Sözleri

"Ârif kişi, kalbini dünyalıktan ve insanlardan temizlediği zaman sanki maddî varlığı ortadan kalkar. Bedenî menfaat endişelerini hissedebilecek duygusu ortadan kalkar. Âfet ve musîbetler vukuunda kendisinin içinde hiç bir değişiklik meydana gelmez. O esnada kendisinin varlığı ile yokluğu birdir, aynıdır. Kendiliğinden asla bir şey temenni etmez, istekte bulunmaz."

ABDÜLKÂDİR GEYLÂNΠHAZRETLERİNİN "ÂRİF" HAKKINDAKİ SÖZLERİ...

–"Fâsıkın yüzüne ancak ârif olan kişi güler."

Evet, ârif ona Allah’ın emrettiklerini emreder, yasak ettiklerini de yasaklar. Ayrıca fâsıktan gelebilecek ezâ ve cefâlara da tahammül eder, katlanır. Bütün bunlara ise ancak Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini tanıyanlar, yani ancak ârifler kâdir olabilir. Zâhidler, âbidler ve müridler ise buna katlanamazlar.

Ârifler nasıl merhamet etmesinler ki, onlar, rahmet, tevbe ve îtizâr mertebesindedirler.

Ârifin ahlâkı Allah Teâla ve tekaddes hazretlerinin ahlâkı cümlesindendir. O, şeytanın, nefsin ve hevânın elinden günahkârı kurtarmak için çalışır. Sizden biriniz, evlâdını bir kâfirin elinde esir olarak görse telâşlanmaz mı? İşte ârif de böyledir. Onun nazarında bütün insanlar evlatları mesâbesindedir. Onlara Allah’ın emirlerini ve yasaklarını bildiren lisanla hitap eder. Sonra kendilerini kedere sevkedecek şeyleri bildirdiği ve duyurduğu için onlara acır. Onlarda Allah Teâlâ hazretlerinin fiillerini görür. Hüküm ve ilim kapısından kaza ve kaderin çıkmasını bekler. Fakat bunu gizler ve halka, emir ve nehyden olan hükümle hitap eder. Sır, özden olan yani mârifetullah ilmi ile hitap etmez.

Sarsılmaz îman sahibi olan ârif, kalbi, özü ve mânâsı ile diğer insanlardan ayrıdır, uzaktır. O, öyle bir mertebeye vâsıl olmuştur ki, kendi üzerine gelen her husûsu defetmeğe muktedir olamaz. Çünkü o her türlü güç ve kuvvetten soyulmuş olarak Allah Teâlânın huzuruna atılmış, bırakılmıştır. Ne var ki, o bu mertebeye ulaştığı zaman, kendisine dört bir yandan hayırlar yağar.

Gene buyuruyorlar:

–"Mü’min dünyada gariptir. Zâhid de âhiretle ilgili hususlarda gariptir. Ârif ise Allah Teâlâdan başka herşey yanında gariptir."

CANLARINI VE MALLARINI ALLAH YOLUNDA FEDA ETMİŞLERDİR!

Gene buyuruyorlar:

–"Ârif kişi, kalbini dünyalıktan ve insanlardan temizlediği zaman sanki maddî varlığı ortadan kalkar. Bedenî menfaat endişelerini hissedebilecek duygusu ortadan kalkar. Âfet ve musîbetler vukuunda kendisinin içinde hiç bir değişiklik meydana gelmez. O esnada kendisinin varlığı ile yokluğu birdir, aynıdır. Kendiliğinden asla bir şey temenni etmez, istekte bulunmaz. Hiç bir şeye harîs olmaz. Ârifler, Hâlık -teâlâ ve tekaddes- hazretlerinin nazarında nasıl değerleri olmasın ki onlar, O’na vâsıl olmuşlar, herşeylerini O’nun yolunda fedâ etmişler, canlarını, mallarını, ruhlarını gene ulu izzete hîbe etmişlerdir. Her işlerini Hakla, Hakkın rızâsı yolunda yürütmüşler, Allah’ın has kulları olmuşlar ve ârifler lâkabını almışlardır."

"ÂRİF"İN LÛGAT MÂNÂSI

Ârif demek lügat mânâ­sın­da bilen olduğuna göre, en evvel bilinmesi zarûrî olan Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleridir.

Âriflerin Hak nazarındaki değerini halk tabakası idrâk edemez. Çünkü kendileri için iç âlem, kalb, ruh, gönül âlemleri kapalıdır. Halk zümresi dış ibâdetler ve şekiller üzerinde dururlar. Basîretleri açılmadığı için yalnız baş gözleri ile görürler. Hakîkatı çözemezler, anlayamazlar. Âriflerin iç zenginliğini ve Allah katındaki değerlerini bilemedikleri için, onlardaki o ilâhî tecellîlere yabancıdırlar.

En ziyâde dışlarla meşgul olurlar. Mesela şu zat dâimî oruçludur, şu zat geceleri şu kadar rekat namaz kılıyor. Filan zatın elinden hiç Kur’ân düşmüyor, devamlı hatim ediyor diye o zatlara çok büyük pâyeler verirler.

Hâlbuki ârifin zâhiren az gibi görünen ibâdeti, halkın çok ibâdetinden sırasına göre daha değerlidir. Mesela ashâb-ı kirâm -radıyallahu anhüm ecmain- hazerâtının zâhiren ibâdetleri belki azdı. Fakat Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini o kadar sevmişler, bilmişler ve teslim olmuşlar idi ki, herhangi bir musîbet, felâket anında tefvîz-i umur eder, büyük bir gönül zenginliği içinde Allah’a teslim olurlar, en ufak bir keder duymazlardı. Canlarını, ruhlarını, mallarını seve seve Hakkın yoluna fedâ ederler ve bu hareketlerinden büyük bir zevk duyarlardı.

Ârif halkın arasına karışır, giyime kuşama fazla ehemmiyet vermez. Halkı celbetmek, şöhret yapmak için fesâhat ve belâgata da önem vermez. Tenhaları sever, hizmet gâyesiyle kalabalık arasına da girer. Husûsî dualar tertip etmez. Kur’ân’ın duâ âyetlerini okumayı tercih eder.

ZÂHİD İLE ÂRİF ARASINDAKİ FARKLAR

Zâhidle ârif arasındaki fark pek fazladır. Kıyasa ölçüye gelmez. Her zâhid ârif olmadığı gibi her âlim de ârif değildir. Fakat ârif-i billah olanlar aynı zamanda âlim ve zâhiddirler.

Büyük mürşidler işin ehemmiyetine binaen hep eserlerini kalb, gönül âlemi üzerine te’lif ve tasnif etmişler ve hep bu mevzûlar üzerine konuşmuşlardır. İçlerinde fıkıh ilmine âşinâ olanlar dahî, şeriat mevzûlarının açık olan kısımlarını fakihlere havale etmişlerdir.

“Âlimin uyuması ibâdettir” sözünden maksat, ilmi ile âmil evliyaullah hazerâtıdır. Zâhiren, âriflerin nafile namazları, oruçları az gibi görünür ise de, onlar açlığı kendilerine şiar edinmişler, yememişler, içmemişler, ancak muhataplarını memnun etmek gâyesiyle yemişler içmişlerdir. Nafile namazlarına da eksiksiz olarak devam etmişler, boş vakitlerinde gönüllerini hep Rablarına bağlamışlar, bir an olsun huzurdan ayrılmamışlardır. Rablarının sıfatlarından bir kısmı Zâtına terakkî ederek, merhamet deryası olmuşlardır. Hatta en âsî kullara bile acımışlar, ıslâhları için geceleri göz yaşı dökmüşlerdir.

Ârifi sıdk ile ziyâret edenin irfanı artar, gönlünde Allah sevgisi tecellî eder.

Ârifin tam târifini yapmak imkânsızdır. Onların tam değerlerini Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri bilir. Çünkü O, onları sevmiş ve kendini onlara sevdirmiştir.

MÂRİFETULLAH NEDİR?

  • Mârifetullah vecd ilmidir.
  • Mârifetullah şevk ilmidir.
  • Mârifetullah aşk ilmidir.
  • Mârifetullah bir tattır. Ancak Hâlık -teâlâ ve tekaddes- hazretleri, bu büyük nîmeti dilediğine, sevdiğine tattırır. Bu tatma şahsa göre değişir. Bazı kimseler azıcık tadar, bazıları da doyuncaya kadar, bazıları da yetecek kadar tat alır. Bazılarına da sonuna kadar verilir, isterse aklı gitsin, isterse dağlara düşsün.

Bir hadîs-i şerîfte buyurulmuştur:

“Dünyada muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet de mârifetullahtır.”

Kaynak: Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri,  s: 46-53, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.