12. ve 17. Yüzyıllar Arasında Anadolu’da Tasavvufî Akımlar
Anadolu’nun manevî tarihinde derin izler bırakan tasavvufî hareketler, 12. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar nasıl bir gelişim gösterdi? Tarikatların yayılışı, sûfîlerin etkisi ve toplumsal dönüşümün izleri bu yazıda…
Kur’ân’da tezkiye, hadîslerde ihsân kelimesiyle ifâdesini bulan, Asr-ı Saâdet’te zühd olarak yaşanılan tasavvuf cereyanının H. VI./M.XII. Asırdan i’tibâren tarîkatlar şeklinde teşkilâtlanarak islâm memleketlerinin her tarafına yayılmaya başladığı görülmektedir. Bağdad’daki Abbâsî halîfelerinin nüfûzlarının zaafa uğraması ve bu sûretle çeşitli emirliklerin ortaya çıkması netîcesinde islâm devletinin siyasî, askerî ve ma’nevî kuvvetler dengesi bozularak ictimaî nizamda teşevvüş ve anarşi başlamıştı. Kuvvetler dengesinin bozulması ma’nevî otoritenin lehine gelişmiş ve ruhlardaki tasavvuf iştiyâkını artırmıştı. Bu devrede manen muzdarip insanlar rûhî âsâyişi sağlayan tekkelere sûfîlerin ma’nevî himayelerine koşuyorlardı.
Böylece maddî ve ma’nevî birtakım âmillerle tasavvuf, tarîkatlar sayesinde her yana yayılırken bir çok devlet ricâlinin şeyhlere mürîd olması sûfîlere büyük bir nüfûz sağlıyordu.1
12. VE 17. YÜZYILLAR ARASINDA ANADOLU’DA GELİŞEN TASAVVUFÎ YÖNELİŞLER
Anadolu Selçuklu Devleti kuvvetlenince burada birçok müessesenin yanı sıra tekkeler ve dergâhlar vücûda gelmeye, etraftan gelen veya orada yetişen mutasavvıflar sayesinde kuvvetli bir tasavvuf cereyanı canlanmaya başladı. Bu devrede daha çok Mısır, Irak ve Suriye ile Horasan dervişlerinin geldiği görülmektedir. Bu şeyh ve dervişlerin Anadolu’da yerleşmesiyle Miladi XIII. Asırdan i’tibâren tasavvufî cereyanlar büyük bir önem kazandı. Bu yüzden bu asır, Anadolu’nun islâmlaşmasında önemli rol oynayan Türk göçlerinin yanı sıra muhtelif tarîkatların çeşitli bölgelerde yerleştiği bir devredir.2
Ayrıca (615/1218-616/1219) yılları arasındaki Moğol istîlâsı, Türkistan, Buhârâ, Harezm, Irak ve Horasanlı mutasavvıfların Anadolu’ya gelip yerleşmesine yol açtığı gibi, Anadolu’daki tasavvuf hareketlerinin de Orta Asya menşeli tarîkatların tesîrleri altına girmesine sebep oldu. Bu yüzden Horasan diyârından gelen erenlerin nüfûzu o kadar artmıştı ki, halk arasında hemen her velî, “Horasan’dan gelmiştir” kaydıyla âdetâ tescîl edilmekteydi.
Selçuklu hükümdarları, sûfîlere samîmî bir hüsn-i kabûl göstermişler ve fethettikleri bölgelerde onlar için tekkeler inşâ ederek vâkıflar tahsîs etmişlerdir. 545/1150’de Amasya’da “Hankâh-ı Mes’ûdî”nin inşâsını benzerlerinin takîp etmesi, XIII. Asrın ilk yarısında Anadolu’da birçok mutasavvıfın yerleşmesini sağladı.
Anadolu’da Ortaya Çıkan Tasavvufi Akımlar, Tarikatlar, Mutasavvıflar
Anadolu’nun bugün sahip olduğu dînî çehrenin temeli XIII. Asırda teşekküle başlamış; giderek inkişâf etmiştir. Yine Türkiye târihînde en belli başlı tasavvufî cereyanlar, bu asırda varlığını hissettirir olmuştur.
Bu devrede Anadolu’da Endülüs menşe’li Muhyiddîn b. El-Arabî (638/1240)’yi ve onun sistemleştirdiği “Vahdet-i Vücûd” telâkkîsini benimseyen mutasavvıflardan Tokat’ta Fahreddîn Irakî /688/1298)’yi Kayserî ve Sivas’ta Şeyh Necmeddîn Daye (654/1274)’yi, yine Konya’da Sadreddîn Konevî (673/1274)’yi ve onun mürîdlerinden Müeyyedüddin Cündî (XIII. Asır), Sadüddîn Ferğânî (678/1279) ve Mağribli Afîfüddîn Tilemsânî (690/1297) yi görüyoruz.3
Sühreverdiyye
Sühreverdiyye tarîkatı daha müessisi Şeyh Şihâbüddîn Sühreverdî (632/1234)’nin hayâtında başta Sultân I. Alâeddîn Keykubat olmak üzere devlet ricâli arasında büyük alâka görmüş, daha sonraki devirlerde ise Evhaduddîn Kirmânî (718/1318) ve halîfeleri tarafından temsîl edilmiştir.
Kübreviyye
Kübreviyye, Harezmli Şeyh Necmeddîn Kübrâ (618/1221) tarafından kurulan tarîkatın adıdır. Nefehât’ın beyânına göre Moğollar Harezm’i işgâl ettiği zaman Necmeddîn Kübrâ’nın maiyyetinde 600’den fazla mürîdi bulunuyordu. Onları bir araya toplayıp “kısa zamanda Harezm’i terk etmelerini” emretmiş kendisi de Harezm’de kalarak Moğol askerleriyle yaptığı mücâdelede şehîd olmuştu.4
XIII. Asırda Kübreviyye tarîkatının en kuvvetli temsîlcilerinden Necmeddîn Dâye ile Mevlânâ’nın babası Bahâeddîn Veled (628/1230) ve onun halîfesi Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî (639/1247)’yi zikredebîliriz.
Mevlevîyye
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (672/1273)’ye nisbet eden Mevlevîyye tarîkatı ise, “vahdet-i vücûd” esasını benimseyen ve Anadolu’da nüfûzu asırlarca devâm eden, bilhassa büyük merkezlerde Mevlânâ’dan i’tibâren mütemadiyen gelişen bir tarîkattır. Bu sebeple kültür târihîmizde büyük bir yer tutar.
Mevlânâ etrafında hükümdarlar ve ümerânın yanı sıra Sadreddîn Konevî, Fahreddîn Irakî gibi mutasavvıflar ile ilim ve fütüvvet erbâbını toplayabilmiş, ma’nevî nüfûzuyla müstevlî Moğol ümerâsının bile hürmetini kazanmıştı.
Halîfeleri zamanında da muhtelif yerlerde mevlevî zâvâ’yeleri açılarak tarîkatın âyin ve erkân sistemi de teessüs etti. Mûsikî, sema’, şiir gibi mümeyyiz vasıfları bulunan mevlevî tekkelerinde islâm güzel san’atları, her zaman rağbet görmüştü.
Müntesipleri daha çok “Efendi” denen kalem memurları ve devlet erkânı olan mevlevî şeyhleri bütün diğer sünnî tarîkat mensupları gibi mevcut ictimâî nizamın muhâfazasına itina göstererek dînî ve siyasî kıyamlardan uzak kalmışlardır.5
Bahsi geçen tasavvufî cereyanlardan başka Anadolu’da daha Celâleddîn Rûmî’nin hayâtı zamanında buraya zümreler halinde gelen ve gösterdikleri “hariku’l-âde” birtakım hareketlerle halkın i’tibâr ve sempatisini kazanan, İbn Batuta’nın “Tarîkat-ı Ahmediyye” dediği Rîfâiyye tarîkatı dervişleri de önemli bir yer tutar. İbn Batuta, İzmir, Bergama, Amasya ve Sonisa’da Rîfâi tekke ve dervişlerine tesâdüf ettiğini söylemektedir.
Ahîlik
Bu devrede bunlara ilâveten “Ahîlik” adı altında faâliyet gösteren meslek ve san’at erbâbından şahısların meydana getirdiği tasavvufî bir zümre vardır ki, bunlar silsilelerini Hz. Ali (r.a) vâsıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v)’e dayandırırlar ve “fütüvvet ehli” diye anılırlar. Diğer tarîkatların hırkasına mukâbil “fütüvvet şalvarı” giyerler. İçlerinde pek çok münevverin de bulunduğu bu teşkilâtın sâdece basît manâda bir esnâf topluluğu olmayıp aynı zamanda tasavvufî karakterde bir teşkilât olduğu da görülmektedir.
Ahîlerin Anadolu’ya yayılmaları, Abbâsîlerin son devirlerine rastlamaktadır. Diğerleri gibi fütüvvet erbâbının da Anadolu’ya gelişinde Moğol istîlâsının büyük tesîri olmuştu. Fakat Ahîler bu muhâceret sayesinde hem sâhalarını genişletmiş, hem de nüfûzlarını kuvvetlendirmiş oldular.
İbn Batuta, Seyahatnâme’sinde “sultân bulunmazsa şehrin Ahîsinin hâkim olup pâdişah gibi hüküm sürdüğünün ve gelip gidenlere ihsânlarda bulunduğunun” kaydedilmesi, Ahîlerin tesîr ve nüfûzunu göstermesi bakımından önemlidir.6
Bu devrede pek çok Ahî reisinin köylere yerleşerek inşâ ettikleri zâviyeler sayesinde, memleketin îmâr ve iskânı ile dînî tebliğ ve irşâd işlerinde hizmet gördükleri bir vâkıadır.7
Âşıkpaşazâde’nin Rumerenleri dediği ve Abdâlân-ı Rûm, Ahıyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm ve Ğaziyân-ı Rûm diye dörde tasnif ettiği8 gruplardan Ğaziyan-ı Rum, fütüvvetin seyfî kolu olarak mütâlaa edilebilir.
Ahilerin Anadolu’nun dînî ve siyasî târihînde mühim bir mevki işgâl ettiği, XIII. Asırdan XVIII. Asra kadar bilhassa karışıklık devirlerinde önemli roller oynadığı görülür.
Ahilerin yanı sıra “dârü’l-cihâd” olarak bilinen; Anadolu’ya Türkmen babaları ve Orta Asya, Harezm, Horasan havâlîsinden de Yesevî dervişleri gelmişlerdi.
Bâbâi halîfelerinden olduğu rivâyet edilen Hacı Bektaş Velî (XIV. Asır), Horasanlı bir Türk olup, kendi adına muzâf tarîkatın pîridir. Âşıkpaşazâde, Hacı Bektaş Velî’nin Horasan’dan geldiğini. Menteş adında bir kardeşini de beraberinde getirdiğini, niyetlerinin Baba İlyas’ı görmek olduğunu ve bu maksatla Kırşehir ve Kayserî’ye gittiklerini, Menteş’in bilâhare Sivas’a gidip orada şehîd olduğunu anlatmakta ve Hacı Bektaş Velî’nin Osmanlı hânedânından herhangi bir kimse ile görüşmediğini belirtmektedir.9
Hayâtı daha sonra gelen mensuplarınca iyice menkabeleştirilen Hacı Bektaş Velî’nin kurduğu tarîkatın mensuplarının osmanlılar devrinde Yeniçeri Ocağı’nın teessüsündeki hizmetleri ise ayrıca kayda değer.
Osmanlı Devleti’nin teşekkülü zamanında Anadolu’da Ahiler, Bâbâiler ve Mevlevîler en faal devirlerini yaşıyor;10 Rîfâiler de Orta ve Batı Anadolu’da pek çok tekkeler kurmuş bulunuyorlardı. Osmanlı beyliği maiyyetinde ise bunlardan ilk ikisi faâliyet gösteriyordu.
Sûfîlerin halk üzerindeki nüfûzu, hükümdarlarda ve devlet ricâlinde zâten mevcut olan tasavvuf merâkını ve mutasavvıfeye karşı temâyüllerini daha da artırıyor, onların ma’nevîyatlarından istifâdeye sevk ediyordu.
Bu yüzden başlangıçta “basît birer Türkmen reisi” hüviyetindeki hükümdarlar, bir taraftan Türkmen babalarını celbetmeye çalışırken diğer taraftan da kasabalardaki ulemâ ile ahî teşkilâtına mensup ricâli bir araya kaynaştırarak devlet bünyesini sağlamlaştırmaya çabalıyordu11 Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluşunda medresenin yanında bir tekkenin te’sîs edilmiş olması ve Dursun Fakîh (726/1325)’le beraber Şeyh Edebâlî (726/1325)’nin bulunması devletin kuvvetler dengesine atılmış kuvvetli bir adım demekti.
Şeyh Edebâlî nüfûzlu bir Ahî şeyhi olmasının yanı sıra Osman Gâzî (680/1281-726/1326)’nin kayınpederi bulunuyordu.12 Târihler onun “davarı nimeti çok, misafirhânesi dolup taşan zengin bir şeyh olduğunu” kaydetmektedir. Neşrî’nin Şeyh Edebâlî’nin oğlu Mehmed Paşa’dan naklettiğine göre, bu şeyhin mürîdlerinin Osmanlı Ülkesi’nde sahip oldukları mevkiler pek yüksektir.13 Meselâ Bursa fethinde Sultân Orhan’a yoldaşlık eden Ali Hüseyin, Şeyh Edebâlî’nin kardeşi Ahî Şemseddîn’in oğlu olduğu gibi14 Ahî hasan, Ahî Mehmed, Çandarlı Kara Halil (789/1387) gibi devlet ricâli arasında pek çok ahî vardı.
Taşköprüzâde (968/1560) ile Âşıkpaşazâde (968/1502), Osman Gâzî devri (680/1281-726/1326) ‘nde sûfîyeden Şeyh Muhlis Baba (700/1301), Edebâlî (726/1325), Şeyh Aşık Paşa (733/1334), Alvan Çelebi (Aşık Paşa’nın oğludur), Ahî Hasan Çelebi ve Baba İlyas Acem gibi azizleri zikretmektedir.15
Bunlardan Şeyh Muhlis Baba, Cengiz istîlâsından kaçarak Anadolu’ya gelen ve Amasya’da yerleşen Baba İlyas Horasanî’nin oğludur. Selçuklu Devleti’nin parçalanmasını müteakkip altı ay kadar Konya’da “emir” olarak kalmış bilâhare istîfâ ederek Sultân Osman ile gâzalara iştirâk etmiştir. Meşhûr Âşık Paşa’nın babasıdır.
Bâbâiler
Osmanlı Devleti kurulurken Ahîlerin yanı sıra Alperenler de denilen “Bâbâi Tarîkatı” gâzîlerine de i’tibâr edilerek bunlar için de zâviyeler yaptırılmıştı.
Sultân Orhan (726/1326-761/1359)’ın maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirâk etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Mûsâ, Abdal Murad, Duğlu (Ayranlı) Baba gibi babalar, Bâbâi Tarîkatına mensub ve Baba İlyas mürîdlerindendi.Bunlar için Bursa’nın Keşiş Dağı (Uludağ) eteğinde zâviyeler yaptırılmıştı.
Meşhûr târihçi Hammer, “Orhan devri azizleri için babasına imtisâlen Abdal Murad ve Geyikli Baba gibi zevâta tekkeler inşâ ettirmiştir. Bunlardan Geyikli Baba’nın tekkesi hâlâ mevcuttur. Bu azizler Bursa harekâtında Orhan’a refakât etmişler, Orhan Gâzî de bu zevâtın civârlarında medfûn bulundukları yerlere zâviyeler yaptırarak minnettarlığını ebedîleştirmiştir.”diyor.16
Geyikli Baba, Şeyh İlyas’tan inâbe almış bir bâbâî olup Sultân Osman zamanında kerâmetleriyle şöhret bulmuştu. Uludağ’da geyikler arasında meczûbâne münzevî bir hayât yaşıyordu.17
Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gâzî’nin ısrarla kendisiyle görüşmek istediği Geyikli Baba’nın Sultân’a karşı takındığı müstağnî tavır ve kendisini mekânında ziyâret eden pâdişahın verdiği kıymetli hediyeleri reddederek “Şol karşıda duran yerceğiz dervişlerin avlusu olsun” şeklindeki ifâdelerle mürîdleri için arâzî temlîki istemesi mânidârdır.18
Ertuğrul ve Osman Gâzîlere isnâd edilen rü’yâlar Abdal Kumral, Abdal Mûsâ ve Geyikli Baba gibi tahta kılıçlarıyla yaptıkları gâzalar halk arasında iyice menkabeleşen bu azizler ve türkmen babalarına karşı sultânların gösterdikleri iltifâtlar, onlar için yaptırdıkları tekkeler, sultânlardaki mevcud tasavvufî hislerin tezâhürüdür.
Bektâşîlik
Hacı Bektaş Velî’nin Osman Gâzî ile olan münâsebeti hakkında eski Bektâşî menâkıbnâmelerindeki rivâyetlerin sonradan uydurulduğu ve Yeniçerilerin kuruluş devrinde yine bu zâtın hayır duâ ettiği rivâyetinin târihî gerçeklerle izâhı pek mümkün görülmemekle beraber, Osman ve Orhan gâzî devirlerinde serhad harplerine iştirâk eden Türkmenlerin büyük bir ekseriyetinin Hacı Bektaş mürîdlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Yeniçeri Ocağı’nın teşekkülü ile ilgili menkabe onun hâtırasına hürmeten sonradan bu şekle girmiş olmalıdır.19
Hammer’in ifâdesine göre, Orhan devrinde kurulan “Yeniçerilik”in mensuplarının tamamı hem asker hem de mürîd idi. Hatta tarîkatın şeyhi 99. alayın miralayı olduğu gibi dervişlerden sekizi yeniçeri kışlalarında bulunarak gece gündüz devletin saâdeti ve arkadaşlarının muzâfferiyeti için duâ ederlerdi.20
Yine bu asırlarda (XIV-XV) yaşayan Hacı Bektaş halîfesi Taptuk Emre’nin mürîdi olan Yunus Emre ise bir tarîkat piri olmamakla beraber heyecanlı bir mutasavvıf ve kelimelere yüksek mânâları rahatlıkla terennüm ettirebilen kuvvetli bir şairdi.
Devrinde Ahîlerin reisi bulunan Edebâlî’den sonra bu riyâsetin kime geçtiğini bilemiyoruz. Ancak I. Murad (761/1359-792/1390) devrinde bizzat sultânın Ahîlerin reisi olduğunu, Gelibolu’daki Ahî reislerinden Ahî Mûsâ’ya verdiği 767 Recep/1366 mart târihli icâzetnâme ve vâkıfnâmeden anlıyoruz.21
Yine I. Murad Hüdâvendigâr’ın Rumeli’nde Malkara köylerinden Yegân Reis’e bağışladığı köyün Yegân Reis Köyü olduğunu ve bu zâtın, köyde bulunan zâviyesinin oğlu Ahî Îsa ve onun evladından olması, Ahîlik teşkilâtının artık Rumeli’ye de geçmeye başladığını göstermektedir.22
Daha sonraki yıllarda Şumnu, Varna ve Dobruca ile diğer Hristiyan memleketlerindeki Ahî faâliyetleri Osmanlı akınlarını kolaylaştırıyordu.
Yeni fethedilen Hristiyan memleketlerine gelerek dağbaşlarına yerleşen, oraların î’mar ve emniyeti ile meşgul olan, te’sîs ettikleri ve kültür merkezi haline getirdikleri tekkelerde dinlerini yaymaya çalışan dervişler, aynı zamanda gönüllü birer mücâhid sıfatıyla kurulmakta olan İslâm-Türk devletinin en büyük kuvvetini teşkil ediyorlardı.
XVI. Asrın sonlarına doğru bilhassa Ankara’nın fethi (761/1360)’nden sonra Ahîlerin Anadolu’daki nüfûzu azalırken Ekberiyye, Mevlevîyye, Zeyniyye tarîkatlarının ise hızla yayılmaya başladığını görüyoruz. Bunlardan Şeyh-i Ekber şöhreti ile ma’rûf Muhyiddîn b. elArabî’ye mensup olan Ekberiyye Tarîkatı, Osmanlı ülkesine Dâvud Kayserî (751-1349)23 vâsıtasıyla gelmiş, Şemseddîn Molla Fenârî (834-1431)24 ile devâm etmiştir. Zeyniyye Tarîkatı ise Abdüllâtîf Makdisî (856-1452)25 vâsıtasıyla Osmanlı topraklarına getirilmişti.
Yıldırım Bâyezid devri (792/1390-805/1403) sûfîlerinden Bursalılarca Emir Sultân diye ma’rûf ve İmam Hüseyin evladından Şemseddîn b. Ali el-Hüseyni (833/1429) ise Buhârâ’lı olup orada tahsîl ve tarîkat terbiyesi görmüştü. Kübreviyye tarîkatının Nur-bahşiyye kolundan olan Şemseddîn Buharî, daha sonra hacca giderken önce Bağdad’a sonra da Anadolu’ya gelmiş ve Bursa’ya yerleşmiştir. Bursa’da şöhreti kısa zamanda artınca Yıldırım Bâyezid’in kızı Hunda Sultân’ı alarak damadı olmuş ve II. Murad’ın İstanbul muhasarasına (825/1422) yüzlerce mürîdiyle katılmıştı.
Timurleng’in Anadolu’yu istîlâsı üzerine Emir Buharî’nin esîr edilerek Timur’un nezdine gönderildiği rivâyet edilir.26
Yıldırım Bâyezid devri sûfîleri arasında Ulu Câmi’in ibâdete açılışı (802/1400)’nda ilk hutbeyi okuduğu rivâyet edilen “Somuncu Baba” namıyla meşhûr Hamidüddin Aksarâyî (815/1412)’nin müstesnâ bir yeri vardır.(bk. Celvetiyye tarîkatının târihçesi Blm.)
Bu devirde ahîler yavaş yavaş tarîkat hüviyetlerini kaybederek daha çok bir esnâf teşkilâtı havasına girmekle beraber nüfûzlarını hâlâ devâm ettirmekte idiler. Nitekim Ankara Ahîleri, yirmi gün müddetle dükkanlarını kapamışlar ve bu sûretle devletten istediklerini elde etmişlerdi.
Ahîler, Anadolu’da esnâf teşkilâtına dönüşürken Balkanlar’da ise tarîkat hüviyetini muhâfaza etmekte idiler. Nitekim Yıldırım Bâyezid, Dimetoka’da bir zâviye yaptırıp ona ba’zı vâkıflar tahsîs etmişti. Bu devrede Yeni Zağra’da Kılıç Baba zâviyesi, Çirmen’de Mûsâ Baba zâviyesi gibi Paşa Livası’nda altmış yedi zâviye bulunuyordu.27
Tarîkat erbâbına gösterilmekte olan hürmet ve bağlılık bu asırda devâm etmiş; fakat bu arada Sîmâvna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (820/1417) gibi şeyhliği şahlığa çevirmek sevdâsına düşenler de olmuştu.
Şeyh Bedreddin, halîfeleri vâsıtasıyla hem Anadolu’da ve hem de Rumeli’nde hazırlamış olduğu “Alevî” muhitlerinde hareket ederek bir nev’i “Alevî kıyamı” demek olan Şeyh Bedreddin Vak’asını gerçekleştirdi.
Bundan sonra hükûmet, daha ihtiyatlı davranmakla beraber memleketteki serbest fikir hayâtına dokunmadığı gibi28 şeyhlere ve tarîkat erbâbına hürmeti devâm ettirerek tekkeler açılıp vâkıflar tahsîs edilmesine öncülük etmişti. Hatta bu cümleden olarak pâdişahlar sefere giderken sûfîlerden bazılarından teberrüken “gâza kılıncı” kuşanmışlar ve ba’zı şeyh ve mürîdlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir.29 Nitekim II. Murad, Emir Buharî’den kılıç kuşanmış;30 II. Kosova muharebesi (852/1448)’nde ba’zı tarîkat zümreleri orduya iştirâk etmişlerdi.
Bayramiyye
Bayramiyye tarîkatı kurucusu Hacı Bayram Velî (833/1429) ile halîfeleri Akşemseddîn (863/1459), Bıçakçı Ömer Dede (880/1475), Akbıyık Meczûb (860/1456), Yazıcıoğlu Mehmed (855/1451) ve kardeşi Ahmed Bîcân (858/1454) Efendiler XV. Asır mutasavvıflarının meşhûrlarındandır.
Yine bu devir sûfîleri arasında önce Hacı Bayram Velî’ye intisâb ederek damadı olan, bilâhare Hüseyin Hamevî (832/1428)’den Kadiri tarîkına sülûk ederek Eşrefiyye kolunu kuran Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (874/1469)’yi zikredebîliriz.
XVI. Asrın ikinci yarısından sonra Bayramiyye tarîkatı muhtelif kollar halinde (Şemsiyye, Melâmiyye, Celvetiyye) gelişmekte iken Halvetiyye ve Zeyniyye tarîkatlarının da bir hayli yaygınlaştığını görüyoruz.
Bu devrede Bayramiyye’nin Şemsiyye kolundan –ki, Akşemseddîn tarafından kurulmuştur- Kayserîli İbrâhim b. Sarraf Hüseyin (887/1482)31 ve Akşemseddîn’in oğulları Fazlullah (950/1543), Emrullah (909/1503) ve Hamdullah Çelebi (897/1491)32 ile Sivrihisarlı Baba Yûsuf (918/1518)33 ve Habîb Karamânî (902/1497)34’yi sayabiliriz.
Hacı Bayram Velî’nin halîfesi olan Bıçakçı Ömer Dede (Emir Sikkin)’ye bağlı bulunan Bayramiyye’nin Melâmiyye kolundan bu devirde Ayaşlı Bünyâmin (926/1520) ile halîfesi Pîr Ali Aksarâyî (945/1538) Pîr Ali’nin oğlu Oğlan Şeyh İsmail (935/1529)ve halîfesi Ahmed Sarban (952/1545)’ı zikredebîliriz.
Zeyniyye tarîkatından “Vefâ” mahlasıyla tanınan ve Abdüllâtîf Makdisî (856/1452)’nin halîfesi olan Şeyh Muslihuddîn (896/1491), bilhassa Fâtih ve II. Bâyezid devirlerinde büyük bir mevkı-i i’tibâr sağlamıştır. Adına muzâf mahalde bulunan tekkesine devrin bilhassa münevverleri devâm etmekteydi.35
Halvetîyye
Halvetîyye tarîkatı ise Îran’da doğmuş olmasına rağmen Anadolu’nun birçok yerlerindeki halîfeleri vâsıtasıyla Türkiye’de en çok yayılan tarîkat durumunda idi. Tarîkatın müessis-i sânîsi olarak bilinen Yahyâ Şirvânî (879/1474)36’nin halîfeleri zamanı demek olan bu asırlarda halvetîyyenin Anadolu’daki belli başlı temsîlcileri olarak Çelebi Halîfe denilen Cemâl Halvetî (899/1493), Sünbül Sinan (936/1529), Merkez Muslihuddîn (959/1552) Dede Ömer Rûşenî (892/1486), İbrâhim Gülşenî (940/1533) ve Ümmî Sinan (958/1551)’ı sayabiliriz. Bunlardan Cemâl Halvetî, Yahyâ Şirvânî’nin halîfesi Erzincanlı Pîr Mehmed Bahâeddîn (879/1474)’den hılâfet almıştı. II. Bâyezid’in da’vetlisi olarak bir ara İstanbul’a gelmiş Koca Mustafa Paşa dergâhında şeyhlik etmişti.37
Sünbül Sinan olarak bilinen Sinaneddin Yûsuf Efendi ise Halvetiyye’nin Sünbüliyye kolunu kurmuştur. Merzifonludur. Zâhirî ilimlerin tahsîlinden sonra Çelebi Halîfe Cemâl Halvetî’ye intisâb etmiş ve damadı olmuştu. Şeyhinin vefâtından sonra onun yerine post-nişin olmuş ve İstanbul’da Kocamustafapaşa dergâhında 936/1529’da vefât edinceye kadar şeyhlik etmişti.38
Merkez Muslihuddîn Efendi de Sünbül Sinan Efendi’nin halîfesidir. Aslen Denizlili olup İstanbul’da adına muzâf mahaldeki tekkesinde şeyhlik etmiştir.39
Aydınlı Dede Ömer Rûşenî ise Bursa’da dînî ilimleri tahsîl ederek bilâhare tasavvufa meyletmiş, önce Karaman’da Alâeddîn Ali (866/1461-1462)’ye sonra Şirvan’da Yahyâ Şirvânî’ye intisâb ederek halîfesi olmuştu. Halvetiyye’nin Rûşeniyye kolunu kuran bu zât 892/1486’da vefât Tebriz’de vefât etti.40
Sinâniyye
Halvetiyye’nin Sinâniyye kolunun kurucusu bulunan Ümmî Sinan Efendi ise Bursalı veya Prizrenlidir.41 Âlim olduğu halde “Ümmî”lakabını ihtiyâr etmişti. İlk lk intisâbı Habîb Karamânî’ye, sonraki ise Yiğitbaşı Ahmed Efendi (910/1504)’yedir.42 İstanbul’daki Şehremini tarafında tarafında bulunan tekkesinde uzun yıllar şeyhlik etmiştir.43
Aydınlı Dede Ömer Rûşenî’nin talebesi olan Diyârbakırlı İbrâhim Gülşenî (940/1533), Halvetîyye’nin Gülşeniyye kolu müessisidir. Kanûnî devrinde kendisine ba’zı isnâdlar yapılarak İstanbul’a getirilmiş, İbn Kemâl (940/1533) gibi ulemânın ekâbiri ile sohbetlerinden sonra zâhirî ve bâtınî ilimlere vâkıf olduğu anlaşıldığından bizzat pâdişah tarafından özür dilenerek salıverilmişti.44
Yine bu yüzyıllarda Sofyalı Bâlî Efendi (960/1555)45 ile halîfesi Nureddînzâde Muslihuddîn Efendi (981/1573)46 Halvetîyye’nin ileri gelen sîmâları arasında bulunuyordu.
Nakşbendiyye
Nakşbendiyye ise Osmanlı ülkesine ilk defa Fâtih devrinde (855/1451-886/1481) Sîmâvlı Molla Abdullah İlâhî (896/1491) tarafından getirildiği bilinmekte ise de onun zamanında her nedense pek fazla yayılma imkânı bulamamıştı.47 Nakşibendiyye’nin Osmanlı ülkesinde hızla yayıldığı devir, daha sonraki (XVII. ve XVIII.) asırlardır.
XV. ve XVI. Asırlarda fikrî hayât daha sonraki devirlere göre oldukça serbest ve tarîkat erbâbının faâliyetlerine müsâid bulunuyordu. İhtilaflar sâdece fikrî meselelerde görülüyor ve fikrî münâkaşaların dışında herkes meşrep ve mesleğine göre hizmet ediyordu.
İlim erbâbı medreselerde ders okutup câmilerde şer’î ilimleri halka ta’lîm ederken; tarîkat ehli, meşâyıh ve dervişler de tekke ve zâviyelerde zikir, fikir ve sohbet meclisleriyle irşâd hizmetlerini yürütüyorlardı. Bu devirlerdeki tarîkat erbâbının şer’î ilimlere vâkıf ve hatta bu ilimlerde de mütebahhır bulunmayanları tekke erbâbı ile medrese mensubları arasında kayda değer münâkaşaların zuhûruna imkân imkân bırakmıyordu.
Tarîkat erbâbının âlim ve ârif olmaları ayrıca onlara sultânlar nezdinde de i’tibâr sağlıyor; hatta hemen her pâdişah, ma’nevî şahsiyetini takdir ettiği bir şeyhi nezdinden ayırmamaya azamî gayret gösteriyordu. Osman Gâzî’nin Şeyh Edebâlî ile, Orhan Gâzî’nin Geyikli Baba ve benzeri ahî şeyhleriyle, bizzat ahî reisi bulunan I. Murad’ın yine ahîlerle, Yıldırım Bâyezid’in Emir Sultân’la, II. Murad’ın da Hacı Bayram Velî ile yakınlıkları, sultânların şeyhlere olan hürmetini te’yîd eder. Fâtih’in yanındaki Akşemseddîn, II.Bâyezid’in nezdindeki Cemâl Halîfe, Yavuz’un maıyyetindeki Sünbül Sinan ve Kanûnî’nin hürmet gösterdiği Merkez Efendi bu anlayışın devâmıdır.48
Pâdişahların seferlerinde ba’zı şeyhlerin mürîdleriyle beraber bulunduklarını daha önce de belirtmiştik. Kanûnî’nin son seferi (Zigetvar 974/1566)’ne iştirâk eden Nureddînzâde Şeyh Muslihuddîn Efendi (981/1573), Kanûnî’nin na’şını İstanbul’a getirmişti.49
Marifetin iltîfâta tâbi’ olarak nasıl geliştiğini Kanûnî Sultân Süleyman devri (926/1520-974/1566)’ne ait tahrîrlerden çıkarılan netîceler açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim o devrin tahrîr defterlerine göre Anadolu vilâyetinde 623, Karaman’da 272, Rumeli’nde 205, Diyârbekir’de 57, Zülkadriye (Dulkadiroğulları)’de 14, Paşa Livasında 67, Silistre Livasında 20, Çirmen Livasında 4 zâviye bulunmakta idi50 ki bu durum, başta pâdişahlar olmak üzere halkın tarîkat erbâbı ve tasavvufa karşı olan muhabbet ve bağlılığını gösterir.
Hüdâyî’nin yaşadığı asır, tekke erbâbı ile medrese mensuplarının birbirlerini ithâm ederek harâretli münâkaşalara giriştikleri –ki bu münâkaşalar târihte “Kadızâdeler ve Sivasîzâdeler Mücâdelesi” olarak bilinir – bir devir olmakla beraber bu münâkaşaların ortaya çıkması Hüdâyî’nin vefâtından hemen sonraki devirdi.51
Dipnotlar:
- Sultan İzzeddin Selçukî’nin (607/1210) Şeyh Necmeddin Bağdâdî’ye (616/1219) bağlılığı, Alâeddin Keykubad’ın (616/1219) Şeyh Şihâbuddîn Sühreverdî’ye (632/1234) duyduğu hürmet ve muhabbet ile Bahâeddin Veled’e (628/1230) gösterdiği yakınlık bunu teyit etmektedir. Daha fazla bilgi için bk. Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1982, s. 163 vd.
- Aynî M. Ali Bey, Hacı Bayrâm-ı Velî (İstanbul 1343), s. 111'de; muhtelif bölgelerin İslâmlaşmasında sûfîlerin büyük hizmetleri olduğunu şöyle kaydetmektedir: “Din-i İslâm’ın beynelmilel ve âlemşümul bir din olması sûfîye sayesinde olmuştur. Sûfîler, bilâd-ı gayr-ı müslimeyi irşâd-ı enâm için dolaştıklarından din-i İslâm beynelmilel olmuştur. Şöyle ki, Çiştiyye, Şüttâriyye, Nakşibendiyye dervişleri Hindistan’a ve Malay Adaları’na giderek yerli ahalinin lisanlarını öğrenmiş ve onların hayatlarına karışmış olduklarından, o memleketleri haricen fetheden, başka lisan konuşan mutaassıp fâtihlerden ziyade, ahali arasında İslâm’ı neşretmişlerdir. Din-i İslâm’ın âlemşümul olması da sûfîye sayesinde olmuştur.” Aynı Bey ayrıca, “İslâm’ın sûfiyye sayesinde bu kadar seri intişâr muvaffakiyetine nâil olduğunu” belirtmektedir.
- Ocak, Ahmed Yaşar, “Emirci Sultan Zâviyesi”, İÜEF Tarih Enstitüsü Dergisi, 9 (1978), s. 132.
- Lâmîî, Mahmud b. Osman Ali, Terceme-i Nefehâtü’l-Üns, İstanbul 1270, s. 475–480.
- Hammer, Devlet-i Osmâniyye Târihi (çev. M. Atâ Bey), İstanbul 1329, c. I, s. 200.
- İbn Battûta, Seyahatnâme (çev. Mehmed Şerif), İstanbul, c. I, s. 197.
- Barkan, Ö. Lütfi, “İstilâ Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, s. 304.
- Âşıkpaşazâde, Derviş Ahmed, Tarih, İstanbul 1332, s. 205.
- Âşıkpaşazâde, Tarih, s. 204.
- Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972, c. I, s. 530.
- Ayverdi, Samiha, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, İstanbul 1977, c. I, s. 68–83.
- Neşrî, Mehmed, Kitâb-ı Cihânnümâ (haz. Fâik Reşit Unat, Mehmed A. Köymen), Ankara 1949, s. 43.
- A.g.e., s. 85.
- Barkan, Türk Dervişleri, s. 283.
- Âşıkpaşazâde, Tarih, s. 199; Taşköprülüzâde Ahmed İsamüddîn, eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye fî Ulemâi’d-Devleti’l-‘Osmâniyye, Beyrut 1975, vd.; Edirneli Meclî Ef., Hadâiku’ş-Şakāik (Terceme-i Şakāik), İstanbul 1269, s. 22 vd.
- Tarih, c. I, s. 160.
- A.g.e., gösterilen yer.
- Barkan, Türk Dervişleri, s. 290.
- A.g.m., s. 407.
- Tarih, c. I, s. 200.
- Bk. Uzunçarşılı, O.T., c. I, s. 531.
- Barkan, Türk Dervişleri, s. 292.
- Dâvud Kayserî için bk. eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 8.
- Fenârî için bk. a.g.e., s. 17–21.
- Makdisî için bk. eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 41–43.
- Emir Sultan için bk. eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 35; İA, “Emir Sultan” md., c. IV, s. 261–263; Çorum Şinâsî, Emir Sultan, İstanbul ts. (Tercüman 1001 Temel Eser, No. 8).
- Barkan, Türk Dervişleri, s. 293.
- Uzunçarşılı, O.T., c. I, s. 534.
- A.g.e., c. III, s. 348.
- Terceme-i Şakāik, s. 76; ayrıca bk. “IV. Murad ve Hüdâyî”, Blm. s. ? [sayfa numarası eksik]
- Kayserili İbrâhim için bk. eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 142.
- Akşemseddîn’in oğulları için bk. a.g.e., s. 144 vd.
- Sivrihisarlı Baba Yûsuf için bk. a.g.e., s. 224 vd.
- Habîb Karamânî için bk. a.g.e., s. 161 vd.
- eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 145 vd.
- A.g.e., s. 164 vd.
- eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 162–164; Tâhir Mehmed, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333, c. I, s. 51; Yazıcı, Tahsin, “Fetihten Sonra İstanbul’da İlk Halvetî Şeyhleri”, İstanbul Enstitüsü Dergisi, II (1956), s. 87–113.
- eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 221 vd.; Tâhir, O.M., c. I, s. 178; Yazıcı, a.g.m., gösterilen yer.
- eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 318; Yazıcı, a.g.m., gösterilen yer.
- eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 160; Tâhir, O.M., c. I, s. 69.
- Uzunçarşılı, O.T., c. III, s. 346 n.
- Yiğitbaşı için bk. Tâhir, O.M., c. I, s. 197.
- A.g.e., c. I, s. 20 vd.
- Uzunçarşılı, O.T., c. III, s. 346 n.; Tâhir, O.M., c. I, s. 19.
- Sofyalı Bâlî Efendi için bk. Tâhir, O.M., c. I, s. 42.
- Nûreddinzâde için bk. “Hüdâyî’nin Tahsîli”, Blm.
- Molla İlâhî için bk. eş-Şakāiku’n-Nu‘mâniyye, s. 151–155; Molla İlâhî’nin halifesi Ahmed b. Muhammed el-Buhârî (922/1516), İstanbul ve Anadolu’daki ilk Nakşibendî temsilcilerindendir. Hayatı ve hizmetleri için bk. Terceme-i Şakāik, s. 362–376. Emir Buhârî olarak bilinen bu zatın kabri İstanbul’dadır.
- Küçük, Hasan, Tarikatlar, İstanbul 1976, s. 180 vd.; Şapolyo, Enver Behnan, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964, s. 448. Osman Gazi, Orhan Gazi ve I. Murad’ın Ahî tarikatlarına; Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed’in Zeyniyye tarikatına; II. Murad ve Fâtih’in Bayrâmiyye tarikatına; II. Bayezid’in Gülşeniyye; Sarı Selim’in ise Halvetiyye tarikatına mensup oldukları kaydedilmektedir.
- Uzunçarşılı, O.T., c. III, s. 348; Yurdaydın, İslâm Tarihi Dersleri, s. 106.
- Barkan, “Türk Dervişleri”, s. 301; ayrıca İstanbul’daki o döneme ait tekkeler için bk. Barkan, Ömer Lütfi – Ayverdi, Ekrem Hakkı, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri (943/1546), İstanbul 1970.
- Kadızâde–Sivâsîzâde münakaşaları için bk. Naîmâ, Mustafa Efendi, Tarih, İstanbul 1280, c. VI, s. 228 vd.; Uzunçarşılı, O.T., c. III, s. 343–366; Yurdaydın, İslâm Tarihi Dersleri, s. 125 vd.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!