Zekat, Zenginin Malındaki Fakirin Hakkıdır
Zekât, sadaka ve infakın toplumsal etkileri, faydaları nelerdir? Zekât, sadaka ve infak bireysel zenginlik dağılımını nasıl korur? Zekât, sadaka ve infakın önemi ve fazileti.
(Aşağıdaki metin videonun kısa bir özetidir. Vaazın tamamı ve tüm detayları için videoyu izleyebilirsiniz.)
Zekât çok mühimdir. Zekât, zenginin malındaki fakirin hakkıdır; yani fakirin zenginin malındaki ortaklığıdır. Bu sebeple zekâtı vermek aslında bir borcun ifasıdır. O hakkı ödemeyen kimse, başkasına ait bir malı gasp etmiş olur. Rahmetli pederim Musa Efendi derdi ki:
“En kötü hırsızlık, zenginlerin zekât vermemek suretiyle fakirlerin malını çalmasıdır.”
Zekât, Sadaka ve İnfak Toplum Nizamını Korur
Zekât, sadaka ve infak… Zekât asgari olandır; sadaka daha geniştir. Cenâb-ı Hak: “Sadakaları ben alırım.” buyurur (bkz. Tevbe, 9/104). İnfak ise bundan daha ötedir; insanın kendinden koparıp vermesidir. Bu hâl bir bakıma îsâr, yani başkasını kendine tercih etme hâlidir.
Zekât, sadaka ve infak; içtimaî nizamı korur. Bunun en güzel misalini Osmanlı’da görüyoruz. Fertlerin birbirine kardeşlik ve muhabbet bağları artar; Müslümanlar arasında yardımlaşma, cömertlik, diğergâmlık, affedicilik, birlik ve beraberlik duyguları kuvvetlenir. Müminlerin tek yürek hâlinde yaşamasını sağlar. Cenâb-ı Hak müminleri “birbirine kenetlenmiş bir bina gibi” tasvir eder (Saff, 61/4).
Zekât, sadaka ve infak; muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına da mâni olur. Bu ibadetler, tebessümü unutmuş nice gönüllerin bu ayda sevince gark olmasına vesile olur.
Zekât, Sadaka ve İnfaktaki Diğer Bir Sır
Zekât, sadaka ve infaktaki sırlardan biri de ferdi sermayenin anormal şekilde büyümesine mâni olmasıdır. Yani sermayenin toplum için bir kanser hâline gelmesini önler. Aynı zamanda Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilmiş olur. Meselâ Kur’an talebelerinin okumasına yardımcı olmak… Bu da ilmin, irfanın ve güzel ahlâkın yayılmasına vesile olur.
Zekât verilmediğinde, içtimaî dayanışma bozulur. Bunun neticesinde toplumda hırsızlık, ahlâksızlık, lüks merakı, israf ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Böylece toplum huzursuz olur.
Nasıl ki namazı huşû ile kılan bir müminde ruhî buhran olmazsa… Çünkü namazda kul secde eder ve Rabbine yaklaşır: “Secde et ve yaklaş!” (Alak, 96/19). Kul orada en büyük güce teslim olur. Asr-ı saadette de psikiyatrik buhranlar yoktu; çünkü insanlar namazla Rablerine yöneliyorlardı.
Aynı şekilde oruç vardı, zekât ve infak vardı. Hiçbir fakir hâlinden şikâyetçi değildi; zenginler de Allah’ın rızasını kazanma gayretindeydi. Hatta Ömer bin Abdülaziz devrinde Müslüman zenginler zekât verecek fakir bulamaz hâle gelmişlerdi.
Toplumlara baktığımız zaman; namaz, oruç ve zekâtın birer şifa olduğunu görürüz. Nasıl ki namazı huşû ile kılan bir müminde ruhî buhran olmazsa, zekâtı hakkıyla veren bir toplumda da anarşi, sosyal patlama ve ekonomik kriz görülmez.










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!