YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Altın Silsile’nin 17’nci halkası, Nakşibendi pirlerinden Yâkup Çerhî Hazretlerinin hayatı...

Mevlânâ Yâkup bin Osman Çerhî Hazretleri, Afganistan’ın Kâbil ve Gazne şehirleri arasındaki Lûger eyâletinin Çerh kasabasında veya Çerh’in Serrez köyünde doğdu. Hicrî 8. asrın ortalarında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Babası zâhid ve müttakî bir zât idi. Komşuları, bir yetime âit kâseyle kendisine su ikram ettiklerinde, bu suyu kabûl etmeyecek kadar takvâ sahibiydi. Bu hâdiseyi nakleden Çerhî Hazretleri şöyle buyurur:

“Yetim malını kullananlar, bundan hiçbir fayda sağlayamazlar!”[1]

Babasının ve dedesinin türbeleri de kendi türbesi gibi hâlâ ziyâretgâhtır. Nakşî silsilesinin büyük sîmâlarından Muhammed Zâhid Hazretleri, Derviş Muhammed Hazretleri, Hâcegî İmkenegî Hazretleri onun mübârek neslinden gelmiştir.

Yâkub Çerhî Hazretleri, gençliğinde ilim tahsili için büyük şehirlere gitmek istedi. Ancak bu mümkün olmadı. O günlerde rüyasında Hz. Hızır’ın (a.s.) teveccühüne mazhar oldu. Kendisine:

“–Tahsil için yola çık ve gittiğin yerlerde herhangi bir ihtiyacın olduğunda beni an!” buyurdu. Çerhî Hazretleri:

“–Hızır u’ın söylediği gibi yaptım ve rüyamın Rahmânî olduğunu anladım.” buyurmuştur.[2]

Yâkub Çerhî Hazretleri, Mısır, Herat ve Buhâra medreselerinde ilim tahsiliyle meşgul oldu. Gittiği her yerde helâl gıdâya ve şüpheli şeylerden kaçınmaya âzamî derecede hassâsiyet gösteriyordu. Meselâ Herat’taki birçok vakıf mensuplarının takvâya, helâl ve harama yeterince riâyet etmediklerini, bunun da şüphe ve tereddüde sebep olduğunu görünce onların yemeğini yemedi. Ancak güvenilir bir vakıf olan Abdullah Ensârî Tekkesi’nde yemek yerdi.[3]

Çerhî g, dînî ilimlerin pek çoğunu tahsil ettikten sonra h. 782 / m. 1380 senesinde Herat’tan Buhâra’ya geldi. Burada hangi ilimle daha fazla meşgul olacağına karar veremiyordu. O günlerde rüyasında Resûlullah Efendimiz’i tertîl ile tâne tâne Kur’ân-ı Kerîm okurken gördü. Bu rüyayı tefsir ilmine işaret olarak tâbir edip bu ilimle meşgul olmaya başladı.[4]

Bunun yanında diğer bâzı ilimleri de tahsil etti. Hocaları ona, fetvâ verebilme icâzeti takdim ettiler. Tahsilini tamamlayan Yâkub Çerhî Hazretleri, memleketine döneceği günlerde Buhâra’da Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri ile karşılaştı ve ona:

“–Bana gönlünüzde yer veriniz!” diye ricâda bulundu. Nakşibend Hazretleri:

“–Gideceğin zaman mı bize geliyorsun?” deyince Çerhî Hazretleri:

“–Zât-ı âlînizi seviyorum!” buyurdu. Nakşibend Hazretleri:

“–Niçin seviyorsun?” diye sordu. Çerhî Hazretleri:

“–Herkesin sevip takdir ettiği büyük ve sâlih bir zâtsınız.” diye cevap verdi. Nakşibend Hazretleri:

“–Daha kuvvetli bir mesnedin olmalı! Ya insanların bana olan muhabbet ve îtimâdı Rahmânî değilse!” buyurunca, Çerhî Hazretleri:

“–Sahih bir hadîs-i şerîfe göre, eğer Hak Teâlâ bir kulunu severse, onun muhabbetini insanların kalbine ilkā eder, (halk da o kişiyi sever).”[5] buyurdu. Bu cevap üzerine Bahâüddîn Nakşibend g tebessüm etti ve:

“–Biz Azîzân’ız!” buyurdu.

Azîzân, Ali Râmîtenî Hazretlerinin lâkabıydı. Nakşibend Hazretleri bu sözüyle Râmîtenî Hazretlerinin yolunun zamanımızdaki temsilcisiyiz demek istemişti.

Bu söz, Yâkub Çerhî Hazretlerini derinden sarstı. Zira bir ay önce rüyasında kendisine; “Azîzân’a mürîd ol!” diye hitâb edilmiş, ancak o bunu unutmuştu. Çerhî Hazretleri yine:

“–Beni gönlünüzden ayırmayınız!” diye ricâ etti. Nakşibend Hazretleri:

“–Bir şahıs, Hazret-i Azîzân’a (Ali Râmîtenî Hazretlerine) böyle ricâda bulununca o, «Gönlümüzde Hak’tan gayrısı kalmadı, bize bir hâtıra bırak ki onu görünce seni hatırlayalım!» buyurmuştu. Senin bırakacak bir şeyin de yok!” buyurdu ve takkesini çıkarıp Yâkub Çerhî Hazretlerine uzattı:

“–Bunu sakla, bu takkeyi gördükçe bizi hatırlarsın!” buyurdu. Sonra da:

“–Bu yolculukta Mevlânâ Tâceddîn’i mutlakâ gör, o evliyâullah’tandır.” tavsiyesinde bulundu.

Yâkub Çerhî g şaşkın bir vaziyette; “Ben Belh üzerinden memleketime dönüyorum, o ise ters yönde?!” diye düşünüyordu. Nihâyet Belh’e doğru hareket etti. Ancak yolda bâzı zaruretler hâsıl oldu ve Deşt-i Kûlek’e gitmek mecburiyetinde kaldı. Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin sözünü hatırlayarak buna çok hayret etti. Orada Mevlânâ Tâceddîn’in sohbetine katıldı ve Nakşibend Hazretlerine olan muhabbeti bir kat daha arttı. Ona intisâb etme arzusuyla tekrar Buhâra’ya döndü. Yolda, îtimâd ettiği bir meczubu gördü ve sadece:

“–Gideyim mi?” diye sordu. Meczup:

“–Çabuk git!” diye cevap verdi ve yere birçok çizgiler çekti. Çerhî Hazretleri kendi kendine, “Bu çizgileri sayayım. Eğer tek çıkarsa, bu, arzumun gerçek olduğunu gösterir. Şüphesiz «Allah tektir ve teki sever.»[6]” dedi. Sayı tek çıktı.

Buhâra’nın Fethâbâd mahallesindeki evinde bir müddet kaldı. Burada yaptığı istihâreler ve gördüğü rüyalar neticesinde Nakşibend Hazretlerinin büyük bir velî olduğuna iyice kanaat getirdi. Kendisi şöyle buyurur:

“Hak Teâlâ’nın yardımıyla bu fakirde talep arzusu oluştu. Nusret-i ilâhî bana rehberlik etti ve beni Hâce Bahâüddîn Hazretleri’nin sohbetine sevk etti. Yanlarına varıp intisâb etme şerefine nâil oldum. Onların bol keremleriyle iltifatlarına mazhar oldum. Allah Teâlâ’nın yardımıyla iyice anladım ki Hâce Hazretleri, evliyânın büyüklerinden, kâmil ve mükemmil bir zâttır. Birçok gaybî işaret ve rüyadan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i açıp tefe’ül eyledim. Karşıma şu âyet-i kerîme çıktı:

«İşte onlar, Allâh’ın hidâyet verdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü!» (el-En‘âm, 90)”[7]

Çerhî Hazretleri, intisâb etmek için Kasr-ı Ârifân köyüne gittiğinde, Nakşibend g onu çok iyi karşıladı. Namazdan sonra sohbet oldu. Sohbetin sonunda Nakşibend g:

“–Biz kendiliğimizden bir kimseyi mürîd olarak kabûl edemeyiz. Bu gece ne işaret zuhûr edecek onu görelim, eğer seni kabûl ederlerse biz de kabûl ederiz!” buyurdu.

Yâkub Çerhî Hazretleri o geceki korku ve endişesini şöyle ifâde eder:

“–O geceden daha zor bir gece geçirmedim. Düşünüyordum; acaba bu büyük kapı açıldığında kabûlle mi yoksa red ile mi karşılaşacağım?!”

Geceyi zor geçiren Çerhî Hazretleri sabah namazını Nakşibend Hazretlerinin yanında kıldı. Namazdan sonra Nakşibend g:

“–Mübârek olsun, kabûl yönünde işaret geldi.” buyurdu.

Yâkub Çerhî Hazretleri, bir müddet şeyhinin yanında kaldı. Daha sonra izin alarak Buhâra’dan ayrıldı. Nakşibend g ona:

“–Bizden aldıklarını, Allah Teâlâ’nın kullarına ulaştır! Yanındakileri hitâb ile, uzaktakileri ise kitâb ile, yani mektup ve eser te’lifi ile irşâd et!” buyurdu. Ayrıca Alâüddîn Attâr Hazretlerinin sohbetine devam etmesini tavsiye etti.[8]

SEYR U SÜLÛK YILLARI

Yâkub Çerhî Hazretlerinden şöyle nakledilmiştir:

“Hâce Hazretlerinin emrettiği vuk¯uf-i adedî zikri ile bir müddet meşgul olduktan sonra rüyamda, kendimi temiz ve büyük bir su içine düşmüş gördüm. Rüyamı Hâce Hazretlerine arz ettiğimde:

«–Bu rüya, ibadet ve tâatlerinin kabûl edildiğine delildir. Zira kalp, zikir vâsıtasıyla ihyâ olmuştur. Yani su, cismin hayat sebebi olduğu gibi, zikir suyu da kalbin hayat bulmasına sebep olmuştur.» buyurdular.”[9]

Yine Yâkub Çerhî g seyr u sülûk hakkında şöyle buyurur:

“Tasavvuf’un gâyesi, kalbin Cenâb-ı Hak ile huzur bulmasıdır, Rabbe vuslattır. Bu kavuşma ise seyr u sülûk yoluyla olacaktır. Hazret-i Ali şöyle buyurur:

«Dünyada ne yapmak gerektiğini ve âhirete nasıl hazırlanmak îcâb ettiğini öğrenen ve başkalarına da öğreten kişiye Allah rahmet eylesin!» Demek ki dünyada iken seyr u sülûkü kendisine düstûr edinen kişinin dünyası da âhireti de güzel ve hoş olacaktır.”[10]

“Bu âlemde, âhiret hayatını isteyip sâlih amellerde bulunanlar, Hak Teâlâ’nın cemâliyle müşerref olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

«Kim âhireti ister ve inanarak ona lâyık bir şekilde çalışırsa, işte onların sa‘y u gayretlerinin karşılığı tam olarak verilir.» (el-İsrâ, 19)

Gaflete dalarak nefsânî arzularının zebûnu olanlar ise, vuslattan mahrum kalırlar. Onlar hakkında da şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

«Biz’imle karşılaşmayı arzu ve ümid etmeyen, dünya hayatına râzı olup onunla rahat eden ve Biz’im âyetlerimizden gâfil olanlar yok mu, işte onların, kazandıkları (günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!» (Yûnus, 7-8)

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:

«Andolsun Biz, cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır; onların kalpleri vardır, onlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.» (el-A‘râf, 179)”[11]

“Seyr u sülûk, sebâtı ve belli bir nizam üzere gayret etmeyi gerektirir. Bu yolda sâlik evvelâ, Peygamber Efendimiz’in yaptığı gibi, geceleri ihyâ etme gayretinde olmalıdır. Teheccüdün en mühim faydalarından biri, kişinin kendisini dinleyebileceği, dikkatini nefsi üzerine toplayabileceği, hâlini muhâsebe edebileceği bir an olmasıdır. Bu esnâda kişi Kur’ân-ı Kerîm tilâveti ve tesbihâtı ile meşgul olmalı, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ederek mâsivâullâh’ı kalbinden uzaklaştırmalı ve kâinâtın yaratılış sebepleri üzerinde derin derin tefekkür etmelidir.”[12]

Teheccüde kalkış, seherdeki evrâd için de bir hazırlıktır. Ayrıca sâlik, gece karanlığında tefekkür-i mevt ile de meşgul olmalıdır. Zira Resûlullah Efendimiz:

“Bütün lezzetleri kökünden söküp atan ölümü çok çok tefekkür ediniz!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Zühd, 4/2307)

Diğer taraftan da sâlik, kâinâtın yaratılışını, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini tefekkür ederek kendi âcizliğini idrâk etmeli, böylece Cenâb-ı Hakk’a olan mârifet ve muhabbetini artırmaya çalışmalıdır… Bu kalbî hazırlıktan sonra sıra tevbeye gelir. Bunu, kötü sıfatların terki, güzel vasıfların kazanılması, yani nefs tezkiyesi takip eder. Daha sonra büyük bir arınmışlık duygusu içinde lisânî zikre ve letâifin zikrine devam edilir. Her gün tekrarlanan bu ameliye, zamanla mâsivâyı kalpten çıkarır ve kişiyi Hakk’a yönelterek nihâyetinde müşâhede makâmına ulaştırır.[13]

Yâkub Çerhî Hazretleri Buhâra’dan ayrıldıktan sonra bir müddet Keş’te ikâmet etti. Bu esnâda Nakşibend Hazretlerinin vefât ettiğini haber aldı. Buna çok üzülen Çerhî Hazretleri, bir müddet sıkıntılı günler geçirdikten sonra, şeyhinin tâlimâtı îcâbı Alâüddîn Attâr Hazretleri’nin yanına gitti. On bir sene kadar onun sohbetine devam etti.[14]

YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİNİN İRŞAD HAYATI

Alâüddîn Attâr Hazretlerinin vefâtından sonra Hisâr’ın Hülgatû köyüne yerleşen Yâkub Çerhî Hazretleri, bu köyde irşad faaliyetlerine devam etti. Yaklaşık elli sene bu mukaddes vazifeyi icrâ etti. Kendisi şöyle buyurur:

“Sohbetlerinden mahrum kaldığımda Hazret-i Hâce’min; «Bizden sana ne ulaştı ise başkalarına da ulaşsın!» emrini, imkân nisbetinde etrâfımızdakilere sohbet ederek, uzaktakilere de mektuplar göndermek sûretiyle yerine getirmeye çalıştım. Fakir buna lâyık olmadığımı biliyorum. Ancak, şuna da inanmak îcâb eder ki, Allah dostlarının bir şeye işareti, hikmetten âzâde değildir.”[15]

Yâkub Çerhî Hazretleri istikâmete çok ehemmiyet verirdi. İstikâmeti zâhirî ve bâtınî olmak üzere ikiye ayırırdı. Kulun belli vakitlerde edâ etmesi gereken namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetler, ahlâkî meziyetler, muâmelâta dikkat etmek, Kur’ân ve Sünnet’in muhtevâsındaki emirlere ve nehiylere riâyet etmek gibi hâller, istikâmetin zâhirî yönünü teşkil eder. Bâtınî istikâmet ise, kulun kalbinde her an Allâh’ın huzûrunda olduğu şuurunun oluşmasıdır ki bu, hakîkî îmandır. Bu durumda istikâmet, kişinin her ânını ihâta eder. Bu ise, yerine getirilmesi gereken en mühim kulluk vecibelerinden biridir.[16]

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Dikkat edin! Kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur!” (er-Ra‘d, 28)

Her an Allâh’ın huzûrunda olduğunun şuuruyla, yani ihsan duygusuyla yaşayabilmek, velâyete ulaşmanın en büyük şartıdır. Cenâb-ı Hak, insana her şeyden daha yakındır. O, gece gündüz bizimle beraberken, biz başka şeylerle meşgul olmaktayız. Hâlbuki “Kirâmen kâtibîn, yaptığınız her şeyi tespit hâlindedirler.” (el-İnfitar, 11-12) âyet-i kerîmesinde zımnen şöyle bir ihtar mevcuttur:

Biz seninleyiz, sen neden Biz’den başkasıyla meşgulsün![17]

YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİNİN FAZİLETLERİ

Yâkub Çerhî Hazretleri hem medreselerde zâhirî ilimleri tahsil etmiş bir âlim, hem de tasavvuf yolunda ilerlemiş bir mürşid-i kâmil idi. Nitekim, günümüze kadar ulaşan on eseri,[18] kendisinin ilmî sahadaki vuk¯ufiyetini açıkça göstermektedir.

Çerhî Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’den her gün belli miktarda okuyarak haftada bir hatim yapardı.[19] Sâlihlerle sohbete ehemmiyet verir, bu sâyede gönlün mâsivâdan kurtulacağını ifâde ederdi. Hafî zikre de çok ehemmiyet verirdi. Sûfînin, mânevî hâlini gizlemek için sıradan bir insan gibi mütevâzı davranmasını ister, buna mukâbil vakar ve haysiyetini de korumasını tavsiye ederdi.

Yâkub Çerhî Hazretleri, rüyalardan ziyâde hakîkate ve istikâmete ehemmiyet verirdi. Bâzı insanların rüya tâbirine haddinden fazla ehemmiyet vermesini tasvib etmezdi.[20]

MUHABBETULLAH

Yâkub Çerhî Hazretleri, huy ve ahlâkı güzel bir oğlundan bahseder. Dört ayda seyr u sülûkünü tamamlamış, ancak on yedi yaşlarında vefât etmiştir.

Çerhî Hazretleri hayatının son devirlerinde bile oğlunun vefâtına duyduğu üzüntüyü dile getirirdi. Fakat onun evlâdına duyduğu bu muhabbet, Allah muhabbetine aslâ gölge düşürmüyordu. Onun asıl muhabbeti Cenâb-ı Hakk’a idi. Nitekim oğlunun kabrine her yönelişinde:

“Tevhid yoluna dedikodu ve boş lâflarla gidilmez! Sana lâzım olan, Dost rızâsıdır!” mânâsına gelen bir beyit söyler, sonra da:

“Bir kalpte iki kişiye yer yoktur! Bütün sevgiler Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinde eritilmelidir.” buyururdu.[21]

TEFEKKÜR

İnsanla birçok benzer yönü olan kâinâtın yaratılış gâyesi; Hak Teâlâ’nın ilâhî sanatını izhâr ederek bütün âlemi, cemâl ve kemâlinin mazharı kılmayı arzu etmesidir.[22] O hâlde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecellî mekânı olan şu âlem üzerinde çokça tefekkür edip ibret almak gerekir. İnsanoğlu, içinde yaşadığı Dünya’yı, Güneş’i ve yıldızları kendisiyle mukayese ettiğinde, ne kadar küçük ve zavallı kaldığını fark edecektir. Cenâb-ı Hak da insanın dikkatini kendisine, kâinâta, yaratılmışlara çeker ve; “İnsan neden yaratıldığına bir baksın!” buyurur. (et-Târık, 5) O hâlde insanın fârik vasfı ve asıl kıymeti; maddî yönünde değil, mânevî hayatındadır.[23]

ESMA-İ HÜSNA

Resûlullah Efendimiz:

“Allah Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. Bunları hıfzeden cennete girer.” buyurmuştur. (Buhârî, Deavât, 68)

Burada geçen hıfzetmekten maksat; ilâhî isimlerin sadece zâhirinde kalmayıp ifâde ettiği mânâların tefekküründe derinleşmek ve muktezâsınca yaşamaktır. Yani cemâlî sıfatların tecellîsine mazhar olabilmektir.

Bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismini çokça zikreder, onu uzun uzun tefekkür ederek mûcibince amel ederse, o ismin tecellîsine mazhar olur. Her insan, gücü nisbetinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden hisse almaya gayret etmelidir. Zira insan, Hakk’ın sıfatlarının tecellîlerini hâl ve davranışlarına yansıttıkça kemâlâtı artar, kemâlâtı arttıkça da ilâhî esmâ tecellîlerini aksettiren berrak bir ayna hâline gelir.

Cenâb-ı Hakk’ın bâzı isim ve sıfatlarının kişideki tezâhürleri şöyledir:

er-Rahmân ve er-Rahîm isimleri kalp ve bedene işaret eder. Kalp zikirle, beden de ibadetle meşgul olursa, o kişiye merhamet edilir.

el-Melîk isminin ârifteki tezâhürü, zâhirî hükümdarları âciz bilip onların fânî saltanatına aldanmamak ve onlara iltifat etmemek, yalnızca Hakk’a ibadet etmektir.

el-Kuddûs isminin tezâhürü, kişinin kalbini beşerî bağlardan temizlemesi, nefsin hevâ ve heveslerinden ve şeytanın vesvesesinden uzak durmasıdır. Bunun için de, her hâlükârda dînin emirlerini büyük bir vecd ile îfâ etmesidir.

el-Mü’min isminin tecellîsine mazhar olan kişi, mâsivâdan uzaklaşır, rûhundan bütün mahlûkâta rahmet taşırır, herkese emniyet telkîn eder, garipleri ve kimsesizleri muhâfaza eder.

el-Mütekebbir ismine mazhar olan kişi hiçliğe erer. Zira dünyaya bedelsiz ve sermâyesiz olarak geldik, üzerimizdeki her şey, hattâ îmânımız bile Cenâb-ı Hakk’ın lûtfudur. Bu nîmetlerin mukâbili olarak kul, dünya ve âhiretin fânî nîmetlerine aldanmaz, sadece Hakk’a yönelir. Dâimâ hamd, şükür ve zikir hâlinde olur.

el-Hâlık, el-Bârî ve el-Musavvir isimlerinin tecellîsine mazhar olan kişi, yaratılmışlardan Yaratan’a intikal eder. Bütün mahlûkâtın yaratılışındaki ilâhî sanatı tefekkür eder.

es-Settâr ve el-Ğaffâr isimlerinin tezâhürü, insanların ayıplarını örtmek, kusurlarını bağışlamak ve onlara nasihatte bulunmaktır.

el-Kahhâr isminin tezâhürü, nefs-i emmâreye karşı mücâdele etmektir. Zira takvâ hayatı, nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.

er-Rezzâk isminin tezâhürü, kişinin ihtiyacını Hak’tan başkasına açmaması, gündelik üzüntülere kapılmaması ve rızık endişesinden kurtulmasıdır.

el-Fettâh isminin tezâhürü, zâlimlerin zulmünü bertaraf edip mazlumlara yardım etmektir.

el-Alîm isminin tezâhürü, insanın zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etmesidir. İlim sâyesinde kişi takvâ sahibi olur ve neticede kendini günahlardan muhâfaza eder.

el-Bâsıt isminin tezâhürü, darlıkta sabır, ferahlıkta şükürdür.

el-Basîr isminin tezâhürü, kulun kendi ahvâlini, söz ve davranışlarını devamlı murâkabe ederek îmandan “ihsân”a ulaşmanın gayreti içinde bulunmasıdır.

el-Hakem isminin tezâhürü, kişinin Hakk’ın hükümlerini cân u gönülden kabûl edip ehl-i bâtıldan uzak durmasıdır.

el-Hafîz isminin tezâhürü, kişinin nefsin hevâsından, şehvet ve öfkeden kendini uzak tutmasıdır.

el-Hakîm isminin tezâhürü, mahlûkâtın yaratılış gâyesini görmek ve “…Rabbimiz, Sen bunu boş yere yaratmadın! Sen’i bütün noksanlıklardan tenzih ederiz! Bizi cehennem ateşinin azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191) diye tazarrû ve niyazda bulunmaktır.

el-Vedûd isminin sâlikteki tezâhürü, Allâh’ı ve dostlarını dost edinmektir. Muhabbeti Cenâb-ı Hakk’a ve O’nun sevdiklerine yöneltmektir.

el-Bâ‘is isminin tezâhürü, kulun âhirete hazırlanması ve ölü kalpleri irşadla diriltmeye gayret etmesidir. Allah’tan gâfil bir kalp, her ne kadar zâhiren yaşıyor gibi görünse de hakîkatte ölüdür. Kalpleri diriltmek de hak ve hakîkati yaşayıp tebliğ etmekle mümkündür.

el-Vâcid, el-Mâcid, es-Samed, el-Muahhir isimlerinin tezâhürü, kişinin kendisini muhtaç, âciz ve zayıf bilmesidir. Bütün izzet ve ikram Hak’tan; itaat, ibadet ve duâ da yine Hakk’adır.

el-Müntakim isminin tecellîsi, büyük ve küçük cihâda devam etmektir.

el-Bedî‘ isminin tezâhürü, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî kudret akışları ile sonsuz ve hârikulâde sanatını tefekkür etmektir.

el-Vâris isminin tezâhürü, hiçbir şeyi idâreciden ve hükümdardan bilmemek, her şeyin Allâh’ın kudretinde olduğunu fark etmektir.

es-Sabûr isminin kuldaki tecellîsi, kişinin işlerinde sebat göstermesi; günahlardan sakınma, ibadetlere devam etme ve musîbetlere tahammül hususunda sabırlı olmasıdır.[24]

YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİNİN TEMİZLİĞE VERDİĞİ ÖNEM

Yâkub Çerhî Hazretleri hem maddî hem de mânevî temizliğe çok ehemmiyet verirdi. Şöyle buyururdu:

“Bilinmelidir ki temizlenmek, Hakk’ın dostluğunu kazandırır. Cenâb-ı Hak, necâsetten temizlenen kişileri dost edinir… Zira zâhirî temizlik, bâtınî temizliğe yardımcı olur.”[25]

Mânevî temizlikle alâkalı olarak da şöyle buyururdu:

“Kalp, kötü sıfatlardan temizlendiğinde güzel vasıflarla bezenir ve selâmete erer. Kalp selâmete ermedikçe, her iki âlemin de belâlarından kurtulamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

«O gün ne mal fayda verir, ne evlât! Ancak Allâh’a selîm bir kalp ile gelenler müstesnâ!» (eş-Şuarâ, 88-89)

İlâhî rahmete nâil olmak, ancak selîm kalp ile mümkündür.”[26]

Selîm kalp, mâsivâdan arınmış, dâimâ Hak ile beraber olan, Allâh’ın mahlûkâtını incitmeyip kimseden incinmeyen, Allah için affeden ve kendisine yapılan kötülükleri unutan bir kalptir.

Yine Çerhî Hazretleri şöyle buyurur:

“Allâh’a ulaşamadan gerçekleşen ölüm, sıradan bir ölümdür. Maksûda ulaştıran şey, «Ölmeden evvel ölmek» yani nefsânî arzulardan vazgeçebilmektir. Diğer bir ifâdeyle «fenâ» hâline ermektir. Bu durumda kalp, kötü sıfatlardan temizlenip ahlâk-ı hamîde ile müzeyyen hâle gelir; zâhirî ve bâtınî temizlik ortaya çıkar. Bunun için de sâlik, her hususta kâmil ve mükemmil bir rehbere tâbî olmaya muhtaçtır.”[27]

Yâkub Çerhî Hazretlerinin beyanlarına göre; “Temizlenen kurtuluşa ermiştir!” (el-A‘lâ, 14) âyet-i kerîmesi, seyr u sülûk esnâsında öncelikle tevbe ile tezkiye-i nefs yapılması gerektiğine, sonra da lisânın ve diğer letâifin zikrine işaret etmektedir.[28]

YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİNİN VEFATI

Yâkub Çerhî Hazretlerinin vefat tarihi ihtilâflı olmakla birlikte umûmiyetle h. 851 / m. 1447 olarak kabûl edilmiştir.

YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?

Kabri Hisâr’ın Hülgatû köyündedir. Burası bugün Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’ye 5 km mesâfede mühim bir ziyâretgâhtır.[29]

YAKUP ÇERHİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ

  • “Sâlik, her nefesinin «huzûr»la mı yoksa «gaflet»le mi geçtiğini murâkabe etmelidir.”[30]
  • “Sâlik ne vakit kendinde bir kabz, fütûr, vesvese ve endişe olduğunu fark etse, hemen hâl ve hareketlerini gözden geçirmelidir. Kendisinden şer’-i şerîfe muhâlif, rızâ-yı ilâhîye muğâyir bir şey zuhûr etmiş mi diye nefsini muhâsebe etmelidir. Eğer böyle bir şey vâkî olmuşsa, ne kadar küçük olursa olsun, derhâl onu büyük bir ihtimamla düzelterek istiğfâr etmelidir.”[31]
  • “Aşkı; Arap, Acem, Türk, Hint fesâhat ve belâgatiyle, yani lâfızla açıklamak mümkün değildir… Bu sebeple Hak dostları, bâzı hakîkat sırlarını, ehil olmayanlar anlamasınlar diye kendi aralarında husûsî bir dille ifâde ederler… Nitekim bülbül, gülü gördüğünde nağmesiyle binlerce destan okur, lâkin kış geldiğinde diken bahçesinde nağmeden kesilir… Bülbülün hakîkat nağmeleri, gülün yanında ortaya çıkar. Gül olmadan bülbül şakımaz.”[32]

[Yani Allah dostları, câhillerin yanında hikmet dolu bir kitap gibi sükût ederler.]

  • “Büyüklerden biri şöyle der: «İlâhî! Evliyâna yaptığın ne büyük bir ikramdır. Onları bulanlar Sen’i tanır, onları tanıyanlar Sen’i bulur. Onlara gönül bağlayanlar, isyankâr ve merdûd olmazlar».”[33]
  • “Mutasavvıflara göre ölüm, Hak’ta fânî olmaktır. Böyle bir insan ölümsüzlüğe vâsıl olur.”[34]
  • “Hak Teâlâ, Yüce Zât’ını arzulayan herkesin bu isteğini artırır.”[35]
  • “Birçok âlim, Allah dostlarının sohbetinden uzak kalıyor. Bu sebeple de ibadetleri kusurlu oluyor.”[36]

[Yani âlimlerin de feyz alarak takvâ sahibi olabilmeleri için mânevî sohbetlere devam etmeleri zarurîdir.]”

  • “Velâyet mertebesine ulaşmanın delîli, zâhirî ve bâtınî bakımdan Resûlullah Efendimiz’e tam mânâsıyla tâbî olmaktır. O’na tâbî olma saâdetinden yüz çevirenler ise ebedî bedbahtlığa dûçâr olmuşlardır.[37] Velâyet mertebesine ulaşmak isteyen kimsenin, Resûlullah Efendimiz’e muhabbetle tâbî olmaktan başka çâresi yoktur.”[38]
  • “Peygamberler ve evliyâullah geceleri ihyâ etmek için uyanık kalırlardı. Siz de bu yola muhabbetinizi artırarak uyanık kalınız ki bu hâliniz Hakk’ın rahmetine vesîle olsun!”[39]
  • “Yol ikidir. Bâzıları riyâzet ve mücâhedede bulunurlar. Bunun neticesini taleb ederler ve maksatlarına nâil olurlar. Bâzıları da ihsân ehlidir, Hakk’ın lûtf u kereminden başkasını görmezler. Tâat ve mücâhedelerini O’nun lûtfu olarak bilirler. Amellerinin hesâbını yapmayıp tâat üzere devam ederler. (Amellerine güvenme) düşüncesini terk etmekle birlikte amelde sebat üzere olan bu topluluk, maksûda daha çabuk ulaşır.”[40]
  • “İbadet; kalbin mârifetle (Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmekle), rûhun müşâhedeyle (devamlı ilâhî kameranın altında olduğunun idrâkiyle), nefsin hizmetle (Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakıp onların ihtiyaçlarını gidermekle), lisânın da Allâh’ı zikretmekle (zikrin kalbe inip amellere dönüşmesiyle) meşgul olmasıdır.”[41]

[Velhâsıl ibadet; insanın, zâhiri ve bâtınıyla her an Allah Teâlâ ile beraber olmasıdır.]

[1] Yâkub-i Çerhî, Tefsîr, Süleymaniye Ktp., Nâfiz Paşa, no: 59, vr. 172b-173a.

[2] Çerhî, Risâle-i Ebdâliyye [Ney-Nâme içinde], s. 136.

[3] Mîr Abdülevvel, Mesmû’ât, s. 133; Reşahât, s. 145-146.

[4] Çerhî, Tefsîr-i Yâkub Çerhî, s. 98.

[5] Buhârî, Edeb, 41; Müslim, Birr, 48.

[6] Buhârî, Deavât, 68.

[7] Reşahât, s. 141.

[8] Bkz. Çerhî, Risâle-i Ünsiyye, s. [Ney-Nâme içinde], s. 92-95; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 180-183; Câmî, Nefahât, s. 549; Reşahât, s. 139-146.

[9] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 184.

[10] Çerhî, Ney-Nâme, s. 14.

[11] Çerhî, Ney-Nâme, s. 17.

[12] Çerhî, Tefsîr, vr. 78a.

[13] Çerhî, Tefsîr, vr. 143b; Semerkandî, Silsiletü’l-Ârifîn, vr. 40b.

[14] Reşahât, s. 145.

[15] Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 94.

[16] Ahmed Câhid Haksever, Yâkub-i Çerhî, İstanbul 2009, s. 162.

[17] Çerhî, Tefsîr, vr. 127a-b.

[18] Yâkub Çerhî Hazretleri’nin eserleri: Tefsîr-i Yâkub Çerhî, Risâle-i Ünsiyye, Risâle-i Abdâliyye, Risâle-i Nâiyye, Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ, Risâle der İlm-i Ferâiz, Misbâh Muktebis mine’l-Mesâbîh, Hadîs-i Erbaîn, Havrâiyye, Şerh-i Nisâbu’s-Sıbyân li’l-Ferâhî.

[19] Muhammed Nezîr Rânchâ, “Dû Eser-i Gayr-i Çâpî-yi Mevlânâ Yâkub-i Çerhî”, s. 40-41.

[20] Mevlânâ Şeyh, Menâkıb-ı Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr, vr. 69b; Câmî, Nefahât, s. 550; Reşahât, s. 146.

[21] Çerhî, Tefsîr, vr. 53b.

[22] Bkz. Çerhî, Ney-Nâme, s. 33.

[23] Çerhî, Tefsîr, vr. 9b-10a, 12b, 14b, 46b, 50b, 61b.

[24] Bkz. Çerhî, Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ, s. 16-33.

[25] Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 96.

[26] Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 100.

[27] Çerhî, Ney-Nâme, s. 34.

[28] Çerhî, Tefsîr, vr. 143b-144a.

[29] Nefîsî, Târîh-i Nazm u Nesr, II, 778-779.

[30] Reşahât, s. 74.

[31] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 185.

[32] Bkz. Çerhî, Ney-Nâme, s. 29-30.

[33] Çerhî, Ney-Nâme, s. 31.

[34] Çerhî, Ney-Nâme, s. 51.

[35] Çerhî, Ney-Nâme, s. 41.

[36] Çerhî, Ney-Nâme, s. 69.

[37] Bkz. Âl-i İmrân, 31-32.

[38] Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 91.

[39] Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 110.

[40] Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 117.

[41] Çerhî, Tefsîr, vr. 5a.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

ALTIN SİLSİLE

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle