Yakub Çerhi Hazretlerinin Manevi Yolculuğu

Yâkub Çerhî Hazretleri'nin manevi yolculuğu (seyru süluku) hakkında şöyle söylüyor: "Tasavvuf’un gâyesi, kalbin Cenâb-ı Hak ile huzur bulmasıdır, Rabbe vuslattır."

Yâkub Çerhî Hazretleri’nden şöyle nakledilmiştir:

“Hâce Hazretleri’nin emrettiği vukuf-i adedî zikri ile bir müddet meşgul olduktan sonra rüyamda, kendimi temiz ve büyük bir su içine düşmüş gördüm. Rüyamı Hâce Hazretleri’ne arz ettiğimde:

«–Bu rüya, ibadet ve tâatlerinin kabûl edildiğine delildir. Zira kalp, zikir vâsıtasıyla ihyâ olmuştur. Yani su, cismin hayat sebebi olduğu gibi, zikir suyu da kalbin hayat bulmasına sebep olmuştur.» buyurdular.”[1]

SEYRU SÜLUKU KENDİNE DÜSTUR EDİN

Yine Yâkub Çerhî Hazretleri seyr u sülûk hakkında şöyle buyurur:

“Tasavvuf’un gâyesi, kalbin Cenâb-ı Hak ile huzur bulmasıdır, Rabbe vuslattır. Bu kavuşma ise seyr u sülûk yoluyla olacaktır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:

«Dünyada ne yapmak gerektiğini ve âhirete nasıl hazırlanmak îcâb ettiğini öğrenen ve başkalarına da öğreten kişiye Allah rahmet eylesin!» Demek ki dünyada iken seyr u sülûkü kendisine düstûr edinen kişinin dünyası da âhireti de güzel ve hoş olacaktır.”[2]

“Bu âlemde, âhiret hayatını isteyip sâlih amellerde bulunanlar, Hak Teâlâ’nın cemâliyle müşerref olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

«Kim âhireti ister ve inanarak ona lâyık bir şekilde çalışırsa, işte onların sa‘y u gayretlerinin karşılığı tam olarak verilir.» (el-İsrâ, 19)

Gaflete dalarak nefsânî arzularının zebûnu olanlar ise, vuslattan mahrum kalırlar. Onlar hakkında da şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

«Biz’imle karşılaşmayı arzu ve ümid etmeyen, dünya hayatına râzı olup onunla rahat eden ve Biz’im âyetlerimizden gâfil olanlar yok mu, işte onların, kazandıkları (günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!» (Yûnus, 7-8)

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:

«Andolsun Biz, cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır; onların kalpleri vardır, onlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.» (el-A‘râf, 179)”[3]

SEYRU SÜLUKA GİRİŞ

“Seyr u sülûk, sebâtı ve belli bir nizam üzere gayret etmeyi gerektirir. Bu yolda sâlik evvelâ, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yaptığı gibi, geceleri ihyâ etme gayretinde olmalıdır. Teheccüdün en mühim faydalarından biri, kişinin kendisini dinleyebileceği, dikkatini nefsi üzerine toplayabileceği, hâlini muhâsebe edebileceği bir an olmasıdır. Bu esnâda kişi Kur’ân-ı Kerîm tilâveti ve tesbihâtı ile meşgul olmalı, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ederek mâsivâullâh’ı kalbinden uzaklaştırmalı ve kâinâtın yaratılış sebepleri üzerinde derin derin tefekkür etmelidir.”[4]

Teheccüde kalkış, seherdeki evrâd için de bir hazırlıktır. Ayrıca sâlik, gece karanlığında tefekkür-i mevt ile de meşgul olmalıdır. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Bütün lezzetleri kökünden söküp atan ölümü çok çok tefekkür ediniz!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Zühd, 4/2307)

Diğer taraftan da sâlik, kâinâtın yaratılışını, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini tefekkür ederek kendi âcizliğini idrâk etmeli, böylece Cenâb-ı Hakk’a olan mârifet ve muhabbetini artırmaya çalışmalıdır… Bu kalbî hazırlıktan sonra sıra tevbeye gelir. Bunu, kötü sıfatların terki, güzel vasıfların kazanılması, yani nefs tezkiyesi takip eder. Daha sonra büyük bir arınmışlık duygusu içinde lisânî zikre ve letâifin zikrine devam edilir. Her gün tekrarlanan bu ameliye, zamanla mâsivâyı kalpten çıkarır ve kişiyi Hakk’a yönelterek nihâyetinde müşâhede makâmına ulaştırır.[5]

Yâkub Çerhî Hazretleri Buhâra’dan ayrıldıktan sonra bir müddet Keş’te ikâmet etti. Bu esnâda Nakşibend Hazretleri’nin vefât ettiğini haber aldı. Buna çok üzülen Çerhî Hazretleri, bir müddet sıkıntılı günler geçirdikten sonra, şeyhinin tâlimâtı îcâbı Alâüddîn Attâr Hazretleri’nin yanına gitti. On bir sene kadar onun sohbetine devam etti.[6]


[1] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 184.

[2] Çerhî, Ney-Nâme, s. 14.

[3] Çerhî, Ney-Nâme, s. 17.

[4] Çerhî, Tefsîr, vr. 78a.

[5] Çerhî, Tefsîr, vr. 143b; Semerkandî, Silsiletü’l-Ârifîn, vr. 40b.

[6] Reşahât, s. 145.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.