Üzerinde Kafa Yorulması Gereken Asıl Mesele
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri'ne göre üzerinde kafa yorulması gereken asıl mesele nedir?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Üzüntünün büyüğünü unutarak, küçüğüyle oyalanman, câhillik olarak sana yeter. Üzerinde kafa yorulması gereken asıl mesele şudur:
‒Müslüman olarak mı, yoksa kâfir olarak mı öleceksin?
‒Âhirette mutlu ve bahtiyar olacak kimselerden misin, yoksa bedbaht olacaklardan mı?
‒Aslâ son bulmayacak olan Cehennem ateşinin durumu, amel defterinin sağ eline mi yoksa sol eline mi verileceği... İşte asıl düşünmen gereken meseleler bunlardır.”
İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- bir kıssa nakleder:
Adamın biri, taşkınca gülmekte olan kardeşine:
“–Hayrola! Cehennem’den kurtulacağına dâir bir haber mi aldın?” diye sorar. Kardeşi;
“–Hayır.” deyince de:
“–O hâlde nasıl (böyle taşkınca) gülebiliyorsun!” diyerek hayretini ifade eder. (İhyâ, III, 288)
Kalplerin Rikkat ve Hassâsiyetini Köreltir, Kulu Gaflete Sürükler
Dünyevî ve nefsânî sevinçlerle haddinden fazla neşelenip taşkınca kahkahalar atmak; insana, önündeki ölüm, kabir, kıyâmet, diriliş, mahşer, hesap, sırat gibi çetin menzilleri ve bir ebediyet yolcusu olduğu hakîkatini unutturur. Bu ise kalplerin rikkat ve hassâsiyetini köreltir, kulu gaflete sürükler.
Hâlbuki ilâhî imtihan hikmetine binâen gönderildiğimiz bu dünya; gülüp eğlenme, gaflet ve rehâvet içinde ömür tüketme yeri değildir. Kulluk gayretleriyle Allâh’ın rızâsını, dolayısıyla da âhiret saâdetini kazanma mekânıdır.
Fakat insanoğlu ekseriyetle, önündeki âhiret hakîkatini unutarak asıl dertlenmesi gereken meselelerden gâfil hâlde ömür tüketir. Nitekim insanın bu umûmî gafletine binâen Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde:
“Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz, gaflet içinde oyalanmaktasınız.” (en-Necm, 60-61)
“Sizi boşuna yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!” (el-Müʼminûn, 115) buyurmaktadır.
“Esas hayat, âhiret hayatıdır.”[5] buyuran Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gönül ikliminde de, dâimâ âhireti dünyaya tercih etme ölçüsü hâkimdi. Dolayısıyla O’na göre esas üzülecek şey, âhiret hüsrânıydı; esas sevinilecek şey de âhiretteki kurtuluştu.
Bu hususta bizler de gönül dünyamızı kontrol etmeliyiz:
‒Bizler, daha ziyâde neler için üzülüp seviniyoruz?
‒Sevinç ve hüzünlerimiz daha çok ebedî hayatımız için mi, yoksa fânî ve gelgeç menfaatler için mi?..
‒Gündemimizi meşgul eden sayısız telâş ve endişe içinde; son nefes, kabir ve âhiret endişesi kaçıncı sırada yer alıyor?..
Hak dostu âlim ve ârif zâtlar, kısa bir süreliğine konakladığımız dünya misafirhanesinin sefâsına da cefâsına da gereğinden fazla ehemmiyet vermemek gerektiğini; en mühim vazifemizin, ebedî hayata hazırlanmak olduğunu, her vesîleyle ifade buyurmuşlardır.
Ebedî Kurtuluşumuz İçin Ne Yapalım?
Nitekim Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle anlatıyor:
“Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretleri’ni rüyasında görmüş ve ona:
«–Ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?» diye sormuş.
Hâce Hazretleri şu cevâbı vermiş:
«–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!» Yani son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ’yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!”[6]
Cenâb-ı Hakkʼa sonsuz şükürler olsun ki, Oʼnun “Hâdî” isminin tecellîsine mazhar olarak İslâm ve îman nîmetlerine nâil olduk. Fakat bu nâiliyetle son nefesi verebileceğimizin bir garantisi yok.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ibretli kıssaları nakledilen Kârun ve Bel‘am bin Bâûrâ bu hakîkatin ibretli birer misâlidir.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın amcaoğlu olan Kârun, zühd ve takvâ sahibi, sâlih biriydi. Tevrât’ı en iyi tefsir eden âlim bir kimseydi. Ayrıca kendisine “simyâ ilmi” verilmişti. Lâkin Allâh’ın kendisine bir imtihan olarak verdiği ilim ve servet, onu Hakk’a yaklaştıracağı yerde şımartıp azgınlaştırdı. Kârun, servetini âdeta put hâline getirdi. Öyle ki Mûsâ -aleyhisselâm-, Kârun’a zekâtının hesabını bildirince o:
“–Bunları ben kendim kazandım!” diyerek îtiraz etti.
Üstelik dünya ihtirâsı onu ahmaklaştırdığı için, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a iftira etmeye bile yeltendi. Neticede kahr-ı ilâhîye dûçâr oldu ve güvendiği hazineleriyle beraber yerin dibine gömülerek helâk edildi.
Yine İsrâiloğulları içinde, Levh-i Mahfûzʼa bakıp onu okuyacak makâma ermiş, kendisine keşif ve kerâmetler bahşedilmiş, âlim ve velî biri olarak bilinen Bel‘am bin Bâûrâ da nefsinin hevâsına uyarak dünyaya meyletti. İhtiraslarına mağlup olduğu için, o yüksek mânevî hâlini kaybetti. Neticede kahr-ı ilâhîye dûçâr olarak ebedî hüsrâna uğrayanlardan oldu.[7]
Velhâsıl, âkıbet meçhuldür. Firavun’un sihirbazları misâli, dalâlet üzere yaşayıp âhir ömürlerinde hidâyete erenler olduğu gibi, Kârun ve Belʻam bin Bâûrâ misâli, hidâyet üzere yürüyüp, sonunda defterini hüsranla kapatmış olanlar da mevcuttur.
Cenâb-ı Hak, biz kullarını bu hususta şöyle îkaz buyuruyor:
“Ey îmân edenler! Allahʼtan, Oʼna yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102)
Bu itibarla, takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamalı ve hüsn-i hâtime ile can verebilmenin niyaz ve ilticâsı hâlinde bulunmalıyız. Nitekim Yusuf -aleyhisselâm- bir peygamber olmasına rağmen;
“…(Rabbim!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!” (Yûsuf, 101) niyâzıyla, Rabbimiz’in merhametine sığınmıştır.
Şunu aslâ unutmamak îcâb eder ki duâlarımız gibi bütün ibadetlerimiz de kabûle muhtaçtır. İlâhî rahmete nâil olabilme hususunda peygamberler ve onların müjdeledikleri dışında hiç kimsenin bir teminâtı yoktur.
Ebedî hayatın, insana saâdet mi felâket mi getireceğinin ilk işaretleri, son nefeste belli olacak. Bunun için Hak dostu ârif kullar dâimâ, hüsn-i hâtime, yani son nefesi îman selâmetiyle vererek ölümü güzelleştirmeye mâtuf gayretler sergilemişlerdir. Buna rağmen bu gayretlerini hiçbir zaman yeterli görmemiş, dâimâ “havf ve recâ” yani “korku ve ümit” duygularının dengelediği bir gönül kıvamıyla yaşamışlardır.
Nitekim büyük Hak dostu İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, ilim ve irfanda “güneşler güneşi” denilen Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ve emsâli nice âlim ve ârif zâtlar, talebelerinden kendileri için hüsn-i hâtime, yani son nefesi îmanla verebilme hususunda duâ talebinde bulunmuşlardır.
Velhâsıl; ârif bir kul için bütün bir ömür, müslüman olarak can verebilme hazırlığından ibârettir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484















YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!