DÜNYA HAYATI İNSANI NASIL ALDATIR?

Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi'nin Şubat sayısında, dünya hayatının insanı nasıl aldattığını ayet ve hadislerle, büyüklerin hikmetli sözleriyle açıklıyor.

Ölümlü yalanın ölümsüz gerçeğe baskın geldiği görülmek istenirse; netice itibariyle bir oyun, eğlence, rüya, hayal ve filmden ibaret olan dünya hayatının ve bu hayata dair ilgi ve alâkanın ebedî ve gerçek ahiret hayatına olan ilgiden daha fazla olduğuna bakılabilir.

DÜNYA HAYATI USTA BİR SİHİRBAZ GİBİ

Özellikle günümüzde teknolojik vasıta ve imkanlarla büsbütün allanıp pullanan dünya hayatı usta bir sihirbaz gibi çoklarını yanıltmakta, ahiret hayatının önüne adeta demirden bir perde çekmektedir. Ahirete nispetle zaten sanal olan bu hayat kurgularla, animasyonlarla, illüzyonlarla iyice sanallaştırılmakta, bu manzara karşısında aptallaşan, büyülenen insanlar sahte ve hayali hedefler uğruna birbirlerini boğazlamakta, serap peşinde nefes nefese koşuşturmaktadırlar.

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten ibarettir.” (Hadid, 20)

Mevlâna ne güzel söylemiş: “Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan o cihan (ahiret) da adamakıllı gizlenmektedir. Rüzgar esti mi toz toprak görünür. Uçup savrulur rüzgar görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgara perde olur. Bu cihan gayb rüzgarının önünde bir saman çöpüne benzer.

BU ÂLEM OYUN YERİDİR

“Çocuklar dükkancılık oynarlar ya, fakat zaman geçirmeden başka ellerine bir şey girmez. Gece gelip çatar, çocuk evine aç döner. Öbür çocuklar giderler, tek başına kalakalır. Bu âlem oyun yeridir. Ölüm de gece. Geri döner gidersin, fakat kese bomboş, sen de yorgun argın. Bu aşağılık nefis senden fâni kazanç ister. Fakat niceye dek bu aşağılık şeyleri kazanıp duracaksın?”

“Ahmak eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer. Uykuda kendisini mal sahibi görür. Çuvalını hırsız çalacak diye korkar. Fakat kulağı çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla kendisi alay eder. Dünya seni de oltasına takmıştır. Tam altmış yıldır onun oltasında mihnetler içindesin.”

MÜLK ŞİMŞEK GİBİDİR

“Tut ki bütün doğuyu, batıyı zapt ettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farz et. Çaktı ve söndü. Ebedi kalmayacak mülkü rüya bil.”

“Uykuda şeytanı hûri gibi görür, sonra şehvetle şeytana erlik suyu döker. Nasıl tohumunu çorağa dökünce uyanır, kendine gelir, hayal de ondan kaçar. O rüyadan elde ettiği baş ağrısı, sersemlik ve beden pisliğidir. Ah o aslı olmayan hayalden!”

AHMAK, KUŞUN YERDEKİ GÖLGESİNİ AVLAMAYA ÇALIŞIR

“Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş gibi uçar görünür. Ahmağın biri o gölgeyi avlamağa kalkışır. Takati kalmayıncaya kadar koşar. O gölgenin havadaki kuşun aksi olduğundan, o gölgenin aslının nerede olduğundan haberi yok. Gölgeye doğru ok atar. Neticede okluk bomboş kalır. Ömrünün okluğu boşaldı, ömür gitti, gölge avı ardında koşmada eriyip tükendi.”

Bütün mesele hayalle hakikati, fâni ile bâkiyi, asıl ile sureti ayırt edebilmek, kalıcı hazineleri geçici kazançlara feda etmemektir. Yüce Mevla bizi bu konuda uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür.

 Ebedi kalacak iyi işler ise Rabbin katında hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (Kehf, 46)

“Nefsânî arzulara, özellikle kadınlara, çocuklara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı aşırı düşkünlük insanlara süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran, 14)

“Bu dünya hayatı, eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurdu, işte asıl hayat odur, keşke bilselerdi.” (Ankebût, 64)

Dünyanın fani olduğu ortada iken, gelip göçenler bu gerçeği her an gözler önüne sererken, her dünyevî kazancın bir gün kaybedileceği malum iken, dünyalık için bunca didişme, bunca itişip kakışma, bunca cinayet doğrusu hayret vericidir. İnsanların bu tavrı, vefasız bir güzele sahip olmak için birbirlerinin boğazına sarılan ahmak aşıkları hatırlatmaktadır.

MEŞAKKATE KATLANDIĞIN MÜLKLERİN SENDEN HABERİ YOK

Halbuki uğrunda mücadele verilen bu mâşuk çok defa süslü bir tuzaktan ibarettir. Uğrunda ölenler için ne acı duyar ne de bir damla gözyaşı döker. Sen öldüğünde kazanmak için nice meşakkatlere katlandığın villanın da arabanın da bahçenin de oturduğun koltuğun, giydiğin elbisenin de senden asla haberi olmaz. Bu adamcağız benim için nelere katlandı, yazık oldu demez.

Eşya böyle olduğu gibi, en yakın insanlar bile bir müddet sonra seni unuturlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Ölen kimseyi peşinden üç şey takip eder. Aile çevresi, malı ve yaptığı işler. Bunlardan ikisi geri döner, biri ise kendisiyle birlikte kalır. Aile çevresi ve malı geri döner, ameli ise kendisiyle birlikte kalır.” (Buhari, Rikak 42)

Kalıcı olan kerpiç, geçici olan altından daha değerlidir. Babiller yıldıza, aya ve güneşe tapıyorlardı. İbrahim aleyhisselam bunların battığını görünce “Ben batanları sevmem, dedi.” (Enam, 76) Mevlânâ: “Ben üzerinde “hâlidinefiha ebedâ” yazılı olmayan tahta oturmam, demiş, doğrusu çok da güzel söylemiş. Zira bir gün ister istemez altından çekilecek tahta oturmak, ona ümit ve gönül bağlamak akıl kârı değildir. Kaybetmenin üzüntüsü, kazanmanın sevincinden daima daha baskındır.

Elbette bu dünyada hiçbir şeye sahip olmadan yaşanmaz. Akif’in dediği gibi:

“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,

Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.”

DÜNYA GAYE DEĞİL VASITADIR

Bizim söylemek istediğimiz; dünya ve dünyalıkların gaye değil, asıl gayeye ulaştıracak birer vasıta olarak görülmesidir. Zaten yaşanan bütün problemlerin ana sebebi vasıtaların gayeye dönüştürülmesidir. İnsanları kemik başında dolaşan köpekler haline getiren de bu anlayıştır.

Helalinden kazanmak, insanla paylaşmak, dostça yaşamak varken aç gözlülük, haset, bencillik ve ihtiras sebebiyle dünyayı savaş alanına çevirmek hiç kimseye yarar sağlamamakta, cennet gibi yaşanabilecek hayatı cehenneme döndürmektedir. Helal kazanç, adil paylaşım olsa dünyada ne terör olur ne de savaş. Ölçüsüz dünya sevgisi ve hırsı bütün kavgaların, cinayetlerin baş sebebidir.

ZENGİNLİK KAVGA SEBEBİ

Fakirlikten ziyade zenginliğin, haram servetlerin kavga ve savaş sebebi olduğunu bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) haber vermiş ve ümmetini dünya fitnesinden sakındırmıştır. Hz. Peygamber Ebu Ubeyde (r.a.)’yı cizye toplamak için Bahreyn’e göndermişti. Ebu Ubeyde hazretleri topladığı mallarla Medine’ye geldi. Ebu Ubeyde’nin geldiğini duyanlar sabah namazını Rasûlullahla birlikte kılmak üzere mescide geldiler. Efendimiz namazı kıldırıp, gitmek üzere kalkınca önünde durdular. Rasûlullah onları bu vaziyette görünce gülümsedi ve:

"DÜNYANIN SİZİ DE HELAK ETMESİNDEN KORKUYORUM"

“Ebu Ubeyde’nin Bahreyn’den malla geldiğini duyduğunuzu sanıyorum” dedi. Ensar da: “Evet ya Rasûlallah!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine efendimiz:

Sevininiz ve sizi sevindirecek şeyler ümit ediniz. Allah’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışmanızdan, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.”  buyurdular. (Buhari, Rikak, 7. Müslim, Zühd, 6)

Haddi zatında dünya malı kötü değildir. Ancak servet eğer Allah’ın gösterdiği doğrultuda kullanılmazsa sonu kavga, helak ve yıkılışla neticelenir. Hz. Peygamber bu ifadeleriyle fakirliği teşvik etmiyor, fakat meşrû yollardan elde edilmeyen ve iyi yönetilmeyen bir zenginliğin yol açacağı felâketlere dikkat çekiyor.

Günümüz dünyasında, gerek İslam ülkelerinde gerekse başka toplumlarda cereyan eden kavga ve haksızlıkların ana sebebi, haksız servet elde etme yarışı ve bir türlü tatmin edilemeyen aç gözlülüktür. Manevi gıdalardan mahrum aç ruhlar maddi imkânlarla doyurulamamaktadır.

HARİS İNSAN TUZLU SU İÇEN KİMSEYE BENZER

Hz. İsa’ya izafe edilen bir söze göre; haris insan tuzlu su içen kimseye benzer, içtikçe harareti artar, harareti arttıkça içer ve neticede çatlayıp helak olur.” Yaşadığımız dünya yiyecek bulamayanlarla çatlayıncaya kadar yiyenlerin dünyasıdır.

Bir milyardan fazla insanın günde bir doların altında bir imkanla yaşamaya çalıştığı -ki buna imkan demek yerine imkansızlık demek daha doğru olur- bir dünya, hırslarının esiri olan egemen bir azınlığın her şeye sahip olma arzu ve dayatmasıyla oluşmaktadır. Halbuki mal-mülk herkesin faydalanabileceği alanlara yönlendirilmelidir. Zira zenginler servetlerini diğer insanlar sayesinde elde ederler.

Allah’a kul olma yerine servete kul olanlar azad kabul etmez kölelerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) onları şöyle tanımlıyor: “Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helak oldular. İstedikleri verilirse hoşnut olurlar, verilmezse hoşnut olmazlar.” (Buhari, Rikak, 10, Cihad, 70)

Dünyalıklar sadece birer imtihan aracıdır. İnsanlar zenginlik ve fakirlikle imtihan ediliyorlar. Gerçek hayat ebedi hayattır. “Eğer dünya, Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı dünyadan hiçbir kafire bir yudum su bile vermezdi.” (Tirmizi, Zühd, 13)

Filozof Maarri’nin dediği gibi; akıllı kimse sonu yokluk olan varlıklara aldanmaz. Satırlarımızı şu ilahi ikazla sonlandıralım: “Ey insanlar! Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Fatır, 5)

Kaynak: Ali Rıza Temel / Altınoluk Dergisi, sayı: 348

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle