Ümmet İçin Bedel Ödemeye Hazır mıyız?

Zafer yalnızca gözyaşıyla değil, bedel ödemekle gelir. Peki biz, malımızdan, rahatımızdan, nefsimizden vazgeçmeye; ümmet-i Muhammed için bedel ödemeye gerçekten hazır mıyız?

Bu soruyu kendime soruyorum sık sık... “Ümmet-i Muhammed için bedel ödemeye hazır mıyım?”

Dünyanın gidişâtı bazen hiç iyi gözükmüyor, Gazze yüreğimizi dağlıyor. Kendimizi çaresiz hissederken bir yandan çözüm üretmeye de çalışıyoruz. Bazen “Askerimiz oraya girse de dümdüz etse!..” diye içimizden geçiyor; bazen “Kıyamet kopsa da şu dünya bitse!” diye düşünüyor, bazen de “Mehdî -aleyhisselâm- gelse…” diye bekliyor olabiliriz. Bazen “Müslüman devletler birleşse artık!” diye hayıflanıyor, “Bir halifemiz olsa…” diye iç geçiriyor olabiliriz.

Ama biliyor musunuz bunların hangisi olursa olsun aslâ “bedelsiz” olmayacak. Biz Filistin için, ümmet-i Muhammed için bedel ödemeye hazır mıyız?

Türk askeri oraya girdiğinde, dolar bilmem ne kadar olduğunda; malımızdan, rahatımızdan eksilmeler olduğunda; yapılan faaliyetler, icraatlar birilerinin işine gelmediğinde, başımıza bir sürü çorap örüldüğünde biz bu bedeli ödemeye râzı mıyız? Hazır mıyız?

Biz bu bedeli ödemeye râzı olabilseydik, Allah bunu zaten nasip ederdi belki de... Kim bilir? Filistin için yapabileceğimiz en önemli şey, “bedel ödemeye hazır hâle gelmeye çalışmaktır” diye düşünüyorum. Ve dahî neslimizi de bu doğrultuda yetiştirmek... Daha en küçük bir “alışkanlığını” ve “lüksünü” bile terk etmeye yanaşmayan bir topluluğa, zafer nasip olmayacaktır çünkü!.. Şimdi duâ ederken kendimize bir de bu soruyu soralım: “Bedel ödemeye hazır hâle nasıl gelebilirim?”

Ne buyuruyor Rabbimiz:

“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar zorluk ve sıkıntıya uğradılar ve öylesine sarsıldılar ki, Rasûl ve beraberindeki mü’minler, «Allâh’ın yardımı ne zaman?» dediler. İyi bilin ki Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)

Evet, Allâh’ın yardımı mutlaka yakındır. Lâkin Allâh’ın yardımı, hep ödenen bedellerin, yapılan pek çok fedakârlığın arkasından gelir!

Rabbimiz dileseydi, Mûsâ -aleyhisselâm-’a denizi, daha Firavun’un ordusunu göstermeden hemen ikiye bölerdi. Yusuf -aleyhisselâm-’a yıllar boyu süren zindan hayatını yaşatmazdı. İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe atılmaktan korurdu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dişini Uhud’da kırdırmazdı. Ama müsaade etti. Çünkü ümmetin olgunlaşması, bedel ödemeyi kabullenmesi, hakikî teslimiyetin idrâkine ermesi gerekiyordu.

Belki bugün Gazze’de olan, sadece oradaki kardeşlerimizin değil, bizlerin de imtihanı... Belki ekran başında sessizce ağlayan bir anne, belki sosyal medyada içini döken bir genç, belki secdeye kapanıp hıçkıran bir kalp… Hepsi bu imtihanın içinde. Ama sadece gözyaşı, sadece iç geçirme yetmez! Bu sızı, bu yangın; daha büyük fedakârlıklar ve bedeller talep ediyor.

Bedel, sadece canla ödenmez. Bazen malını vermekle, bazen uykusuz gecelerle, bazen ayağına batan dikenle, bazen nefsi ezip geçmekle, bazen alışkanlıklarından vazgeçmekle, bazen de rahatını terk etmekle ödenir. Lükslerine düşkün, rahata alışmış, en küçük zorlukta durmadan şikâyet eden bir toplum, Allâh’ın nusretini hak edebilir mi?

Bakın, Allah Teâlâ tarihin her döneminde zaferi, direnişi, adâleti ve hakkı hep bir bedel karşılığında nasip etti. Hendek Savaşı’nda gece gündüz hendek kazanlar, açlıktan midelerine taş bağlayanlar, her taraftan saldıran düşmana karşı bir ay cephede ve tetikte bekleyenler kazandı. Bedir’de sayı üstünlüğüne bakmadan gözünü karartıp savaşa giren ordu, cephede en yakınlarına karşı savaşırken:

“-Yâ Rab, eğer bu topluluk helâk olursa, yeryüzünde Sana ibadet eden kalmayacak!” diyen bir Peygamberin duâsı kabul oldu.

Peki ya biz? Biz neyi fedâ etmeye râzıyız? Telefonlarımız elimizden alındığında, dolar yükseldiğinde, tatil planlarımız iptal olduğunda mı ya da daha büyük ve önemli (!) bedeller ödediğimizde mi kıpırdanacağız?

Asıl soru şu: İçinde yaşadığımız bu konfor ve rahatlık, bizim gerçek düşmanımız olabilir mi? Konfor, ümmeti uyuşturan bir zehir midir? Zaferleri geciktiren, duâları eksik bırakan bir perde midir?

Ben bazen düşünüyorum: Biz gerçekten Mehdî -aleyhisselâٰm- gelse, bizi gayret ve cihada çağırsa, ondan bile bizi rahatsız etmemesini, düzenimizi bozmamasını ister miyiz acaba? Bize fazla dokunmasın; maaşlarımıza, arabalarımıza, markalarımıza, evlerimize ilişmesin! Biz de onun ardından ya da Gazze için “sadece” duâ etmeye devam edelim! Böylece hem vicdanımız rahat etsin, hem de dünyamız bozulmasın… Aman Allâh’ım, ne büyük gaflet!

Zafer, sadece duâ edenlerin değil, bedel ödeyenlerin nasibidir. Ve o bedel, öyle ekran başında haber izleyip gözyaşı dökmekle ödenmez. Nefsiyle savaşmayan bir topluluk, hiçbir harbi kazanamaz! Evinde cimriliği yenemeyen, meydanda cömertlik yapamaz. Kalbinde korkuyu aşamayan, savaş meydanında sancağı taşıyamaz.

Bu yüzden şimdi, duâ ederken, sadece “Gazze’ye yardım et!” değil, “Beni bu bedeli ödemeye hazır hâle getir, yâ Rab!” diye de niyâz et! Çünkü Allah yardımını ve zaferini, ancak hazır olan topluluklara nasip eder. Bedel ödemeye hazır olmayanların adı bile kalmaz geride!...

Ve şunu da unutma, ümmeti yeniden diriltmek sadece askerî zaferlerle değil, iç dünyadaki zaferlerle başlar. Kalbindeki zaafı, nefsindeki tutkuyu, dilindeki yalanı, gözündeki haramı, işindeki üç kağıdı terk ettiğinde ümmet de ayağa kalkar, Gazze de kurtulur. Çünkü oradaki taş, buradaki kalp ile bağlıdır. Oradaki sancı, buradaki gafletle çoğalır ya da diner.

Sen şimdi bir daha kendine dön ve bak; hangi taraftasın?

Kaynak: Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 473

İslam ve İhsan

MAZLUM DİN KARDEŞLERİMİZE KARŞI MES’ÛLİYETLERİMİZ NELERDİR?

Mazlum Din Kardeşlerimize Karşı Mes’ûliyetlerimiz Nelerdir?

MAZLUM MÜSLÜMANLAR İÇİN OKUNACAK DUALAR

Mazlum Müslümanlar İçin Okunacak Dualar

MÜSLÜMANLAR NASIL YÜKSELİR VE KURTULUR?

Müslümanlar Nasıl Yükselir ve Kurtulur?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle