Tevâzû ve Edep, Hakk’a Kullukta Neden Bu Kadar Önemli?

Kul olarak ilâhî azamet karşısında kendimizi nasıl görmeli, her hâlimizde tevâzû ve edebi nasıl yaşamalıyız?

Hakk’a kulluk; öncelikle yüksek bir şuur işidir. İlâhî kudret ve azamet karşısında hiçliğimizi idrâk etmek, Hakk’ın dilemesiyle yokluktan varlığa çıktığımız gibi, varlığımızı da O’nun lutf u keremiyle sürdürebildiğimizin şuuruna varmak, her an ve her nefeste O’na muhtaç olduğumuzu bilmek, kulluğumuzun özünü teşkil eder.

HAKK’A KULLUKTA TEVÂZÛ VE EDEP NASIL OLMALI?

Yani kulluk, saltanat-ı ilâhiyye karşısındaki âciz mevkiini görebilmek ve haddini bilmekten geçer. Bunu lâyıkıyla görebilen bir insanda ise büyüklenmeye, varlık ve benlik iddiâsına mecâl kalmaz, engin bir tâzim ve edep hâlinde;

“Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen! Ne verdinse odur, dahî nemiz var?” diye Hakk’a ilticâ eden Hüdâyî Hazretleri gibi, kulluğunu îtiraf ile hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunur. Dolayısıyla tevâzûdan nasîbi olmayanlar, Rabbin kudret ve azametini lâyıkıyla idrâk edemeyenlerdir.

Hakîkî Tevâzû: Âriflerin Niyâzı

Yine ârifler sultânı Hazret-i Mevlânâ’nın:

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben âciz kul, kulluğumu îfâ edemediğimden utandım ve başımı önüme eğdim. Her köle âzâd edilince sevinir. İlâhî! Ben ise, Sana kul-köle olduğum için sevindim.” niyâzında olduğu gibi, hakîkî tevâzû, kulu ilâhî azamet karşısında hiçlik ve yokluğunu îtiraf ile boyun eğmeye sevk eder.

Peygamber Torunu Hazret-i Hasan’dan Tevâzû Misali

Nitekim Peygamber Efendimiz’in torunu Hazret-i Hasan’ın Kâbe’yi tavâf edip Makâm-ı İbrâhim’de iki rekât namaz kıldıktan sonra içli içli tekrarladığı şu yakarışı, kulluk edebine dâir ne güzel bir misaldir:

“Yâ Rabbî! Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi. Allâh’ım! Âciz hizmetçin kapına geldi. Yâ Rabbî! Dilencin kapına geldi, Sen’in yoksulun kapına geldi!..”

Bu yanık ilticânın ardından oradan ayrılan Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- yolda bir ekmek parçasıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastlar. Selâm verir. Onlar da Hazret-i Hasan’ı mütevâzı yemeklerine dâvet ederler. Peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- o yoksullarla birlikte oturur ve:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurur. Ardından da:

“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” der. O yoksulların karnını bir güzel doyurduktan sonra onlara elbiseler giydirir, ceplerine de bir miktar para koyup uğurlar.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Tevâzû ve Edebin Hayata Yansıması

İşte gerçek bir tevâzû hâli, mü’mini Rabbine ve O’nun yarattıklarına karşı böyle bir duygu derinliği içinde yaşatan, yüksek bir kulluk edebidir. Bu edebi, şahsiyetlerine güzelce nakşedebilenler, her hâl ve hareketlerinde ölçülü ve dikkatli olurlar. Oturuşlarında, kalkışlarında, giyim-kuşamlarında, konuşmalarında, sükûtlarında, duruşlarında, yürüyüşlerinde, velhâsıl her hâllerinde bu edebin tezâhürü içinde bulunurlar.

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği has) kullar onlardır ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler...” (el-Furkan, 63)

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (el-İsrâ, 37)

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokmân, 18)

Âyet-i kerîmelerde, mağrur adımlarla ve çalım satarak yürümek, men edilmiştir. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yokuştan iner gibi hızlı ve vakur adımlarla önüne bakarak yürüyüşü de, O’nun mütevâzı hâlinden bir numûnedir. Nitekim bu ahlâk-ı hamîde, Hak dostlarının da şiârı olmuş, tasavvufta “nazar ber kadem” tâbiriyle mühim bir düstur hâline getirilmiştir.

Yürürken ayak uçlarına bakmakta; tevâzû, edep, haddini bilmek, gözü haramdan korumak, Allah ve Rasûlü’nün emirlerine bağlılık gibi fazîletler vardır.

Tevâzû ve İhlâs ile Yücelmek

Sadece yürürken değil, her hâlükârda mütevâzı olmak, Hakk’ın muhabbetine vesîle olur. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“...Kim Allah için tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır...” buyrulmuştur. (Heysemî, X, 325)

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de, tevâzû husûsunda toprağın insan idrâkine sunduğu hikmeti okuyarak, tevâzûda toprak gibi olmaya dâvet eder:

“Allah buyurdu ki: «Ey insan, dikkatle bak da gör, senin topraktan yaratılmış bedenine, rûhumdan bir tohum ektim, seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken, seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim, aşk verdim. Sen bir hamle daha yap da, topraklığı, yani tevâzûyu kendine sıfat, huy edin. Ben de, seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım.”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî ise, tevâzû fazîletinin mânen yükseliş sırrına dikkat çekmek üzere, suyu hikmet nazarıyla okuyup şöyle buyurur:

“Sel, heybetle aktığı için baş aşağı yuvarlanıp gider. Çiğ damlası ise, küçücük ve âciz olduğundan, güneş onu sevgiyle yükseklere çıkarır.”

İhlâs ve Tevâzû Kulluğun Temel Vazifesi

Hak Teâlâ’nın kullarında görmeyi murâd ettiği tevâzû hâli, ilâhî müjdelere nâiliyet vesîlesidir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“...(Rasûlüm!) O ihlâslı ve mütevâzı insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.” (el-Hac, 34-35)

Dolayısıyla ihlâs ve tevâzû, Hakk’a kulluk vazîfelerimizin îfâsında hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 1, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

MÜTEVAZI OLUP OLMADIĞINIZI NASIL ANLARSINIZ?

Mütevazı Olup Olmadığınızı Nasıl Anlarsınız?

TEVAZUNUN LÜTUFLARI

Tevazunun Lütufları

TEVAZU İLE İLGİLİ ÖRNEKLER

Tevazu ile İlgili Örnekler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.